Zühde Yönelimde

Dönemin Sosyal-Siyasal Durumunun Etkisi

(Kûfe Örneği)


Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. Dergisinde (Cilt: 16, Sayı: 1), Prof. Dr.  Hüseyin Kahraman tarafından yayınlanan 

"Sebepleri ve Sonuçları Açısından Hadis Râvîlerinin Zühd Hayatına Yönelik İlgileri -Kûfe Örneği- "

başlıklı makaleden kısaltılarak oluşturulmuştur.
 

Kûfeli Hadis Âlimlerinin Zühd Hayatına Yönelik İlgisi ve Sebepleri

Zühd kelimesi … Allah’a ve âhirete yönelmek amacıyla dünyayı ve ona ait şeyleri kıymetsiz addedip hepsinden yüz çevirmek anlamı ifade eder.

 

İslâm tasavvuf tarihinde bilinen ilk tekke ve medreseler bu bölgede teessüs etmiş, zühd hayatını benimsemiş insanlara delâlet eden “sûfî“ kelimesi de yine ilk kez Kûfeli Ebû Hâşim Osman b. Şüreyk (150/767) için kullanılmıştır. Bütün bunlar Kûfe’de manevî hayatın önemli bir yoğunluk kazandığına delâlet etmektedir.

 

Kûfe, Hz. Ömer döneminde Sa‘d b. Ebî Vakkas tarafından 17/638 yılında inşasına başlanan bir İslâm şehridir. Coğrafî konumu sebebiyle Kûfe başta Roma, Sâsânî, Deylem, Hint ve Arap olmak üzere çok çeşitli kültür, din, dil ve ırka mensup unsurlara ev sahipliği yapmıştır. Başta Araplar olmak üzere bu yapıyı oluşturan hemen her unsur, kendi içinde de düşünsel ve kültürel farklılıklara sahiptir. Dolayısıyla Kûfe daha kuruluş aşamasında bu kültürler tarafından üretilen değerlerle tanışmaya başlamış; bir taraftan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilâhî din mensuplarını diğer taraftan da Mazdeizm, Mecûsîlik, Maniheizm, Hinduizm, Budizm, Gnostisizm gibi düşünce sistemlerini benimsemiş insanları barındırmıştır.

 

Bu çok renkli ve çok sesli ortama başta siyâsî olmak üzere hemen her alanda Müslümanların da oldukça büyük katkıları olmuştur. Henüz inşâ aşamasında Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Arapları iki temel grupları olan Adnânî ve Kahtânî ayrımına dikkat ederek şehre yerleştirmiştir. Bununla birlikte, Irak bölgesine sevkedilen Araplar içinde Adnânîler, ikâmet için genelde 16/637’de inşâsına başlanan Basra’yı tercih ettiğinden Kûfe’de sayısal üstünlüğü elinde bulunduranlar Yemenîler olmuştur. Ayrıca Hz. Ömer, Medine'de birbiriyle çekişme halinde bulunan ve bu nedenle çeşitli problemlere sebep olan Hâşimoğullarını Kûfe'ye, başta Ümeyyeoğulları olmak üzere Hâşimî hasımlarını ise Basra'ya göndermiştir. Halifenin bu adımı, Kûfe ile Basra'nın, birbirlerini rakip olarak gören iki şehir haline gelmesine sebep olmuş, bu rekâbet ilerleyen dönemde yaşanacak iktidâr mücâdelelerinin sonuçlarına etki etmiştir.

 

Kûfeliler, 35/655’de Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra hilâfet makâmına gelen Hz. Ali ordusunda önce Hz. Aişe önderliğindeki Basralılara karşı Cemel Savaşına (36/656-657), sonra da Şam valisi Muâviye b. Ebî Süfyân’a karşı Sıffîn Savaşı’na (36/657) katıldılar. Tamamen siyâsî ihtilâflardan kaynaklanan bu iç mücâdelelerde yaşanan olaylara getirilen farklı yorumlar, konunun itikâdî alana intikâline sebep oldu ve böylece Kûfe, başta Hâricî düşünce olmak üzere, daha sonra isimleri Mutezile, Mürcie, Cebriyye ve Ehl-i Sünnet adını alacak fikir ayrılıklarına şâhit oldu.

 

Bu esnada devam etmekte olan siyâsî mücâdelelerde, Hz. Ali’nin şehâdetiyle iktidâr yolunda yalnız kalan Muâviye (41-60/661-680), Kûfe’ye en etkili vâlilerini atadı. Vefât etmeden kısa bir süre önce Muâviye’nin, oğlu Yezid’i veliaht ilân etmesi Hicâz bölgesi ile birlikte Kûfe’de de ciddi bir muhâlefetin ortaya çıkmasına neden oldu. Son yirmi yıllarını zalim vâlilerin yönetimi altında geçiren, daha önce sahip oldukları pek çok nimeti başkent Şam'a kaptıran, Hz. Ali'ye verdikleri destekten dolayı idâre tarafından oldukça dışlanan, akrabalarından pek çoğunu Ali-Muâviye mücâdelesinde ve Hâricî isyanlarında kaybeden, bu nedenlerle Emevî iktidârına nefret nazarıyla bakan Kûfeliler, özellikle Hz. Hüseyin'in gösterdiği tepkiyi oldukça önemsediler. Fakat Emevîlerin tehditleri sebebiyle Kûfeliler Hz. Hüseyin’i yarı yolda bıraktılar.

 

Onlara güvenerek harekete geçmiş olan Hz. Hüseyin Kûfe yakınlarındaki Kerbelâ mevkiinde Emevîler tarafından şehit edildi. Bu olay bütün İslâm ülkesi gibi Kûfe’de de büyük bir yıkım yarattı ve Emevî karşıtı pek çok muhâlefet hareketinin başlamasına neden oldu. Ancak bu hareketlerin en önemlileri Kûfe ve yakın çevresinde cereyân etti. Başta Hâricî isyanları olmak üzere bu karışıklıkları önlemek üzere Emevî idâresi bölgenin genel valiliğine Haccâc b. Yûsuf'u atadı. Haccâc, Irak'taki görevine Kûfe mescidinde besmelesiz olarak okuduğu tehditlerle dolu bir hutbenin arkasından başladı ve Emevî aleyhtarı her harekete çok sert ve acımasız tedbirlerle müdâhele etti. Bu dönemde ve sonrasında, bazıları Hz. Ali ve evladına karşı gösterdikleri ilgisizlik ve vefasızlığa duydukları pişmanlık hissinin göstergesi olarak, bir kısmı gerçekten Ehl-i beyt mensuplarının iktidârı için, bazıları ise bu tabloyu kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak amacıyla devlete isyân ettiler. Bu çerçevede Kûfe ve çevresi Tevvâbûn hareketine (65/685), Muhtâr es-Sekafî (67/686)36 ve İbnü’l-Eş‘as (82/701) isyânlarına, Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd b. Ali liderliğindeki ayaklanmaya (122/740), Hz. Ali’nin kardeşi Cafer’in torunu Abdul-lah b. Muâviye b. Cafer hareketine (129/746-747), Abbasoğullarının Emevîleri devirip iktidârı ele geçirmek için yaptığı propagandalara ve nihayetinde Abbasî lider Ebû’l-Abbas’ın Cuma günü Kûfe mescidinde okuduğu hutbeye ve ona yapılan biate (132/749) şâhit oldu. Ancak Ali taraftarları, Abbasî iktidârından da beklediği ilgi ve yakınlığı bulamadı. Bu nedenle isyânları devam etti.

 

Anahatlarıyla tavsife çalıştığımız bu ortamın, Kûfe ile ilişkisi olan her kesimde olduğu gibi hadis âlimlerinin de ruh dünyası üzerinde büyük tesirleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kûfeli râvîlerin biyografilerinde dikkat çeken önemli özelliklerden biri de zühd hayatı ve tasavvufa olan ilgileridir. Nitekim bu râvîlerden pek çoğu dikkat çekici ölçüde çok namaz kılmak, oruç tutmak ve Kur'ân okumakla meşhur olmuş, hatta bir kısmı “devamlı ağlaması ve hiç gülmemesi” ile tanınmıştır. Kur'ân ve Sünnet’in, her Müslümana kazandırdığı duygu yoğunluğu ve manevî zenginlik yanında, Kûfelilerin hayat tarzını etkileyen bu düşünce sistemine zemin hazırlayan âmillerin yakından incelenmesinde fayda vardır:

 

A. Zühd Hayatına Meyil Farkı Açısından Yemenîlik/Hadarîlik Vasfı

Kûfe’ye yerleşen Arapların çoğunluğu Yemen’den göçmüş kabilelere mensuptur. Yemenî/Kahtânî Arapların en temel özellikleri ise dinî bir nizâma olan meyil ve yatkınlıklarıdır.

 

Nitekim Hz. Peygamber de, Yemen’den bir heyetin İslâm’ı öğrenmek için kendisine gelmesi üzerine ashâbına dönmüş ve “Size Yemen heyeti geldi. Yemenliler kalpleri nârin ve gönülleri yumuşak insanlardır. İmân ve hikmet Yemenlidir. Deve sahiplerinde iftihâr ve kibir, koyun sahiplerinde ise sükûnet ve tevâzu vardır” buyurmuştur. Aynı hadisin bir başka rivâyetinde ise Hz. Peygamber’in, eliyle Yemen tarafını işâret ederek “imân işte şuradadır” dediği ve ayrıca “deve sahipleri” ile Rabîa ve Mudar kabilelerini yani Adnânîleri kastettiği vurgulanır. Yemenî Araplar hiç şüphesiz bu özelliklerini, daha sonra yerleştikleri Kûfe’ye de taşımışlardır.

 

B. Sosyal, Siyasal Ve Ekonomik Bunalımlar

Kûfe, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra müslümanların siyasal tarihi üzerinde yönlendirici rol oynayan olaylara sahne olmuştur. Ancak bu olaylar, siyâset alanıyla sınırlı kalmamış müslüman toplumun düşünce ve inanç yapısını da derinden etkilemiştir.

 

Hz. Osman’ın ikinci altı yıllık idâre döneminde (30-35/650-655) azalan fetih hareketleri, gelirlerinin büyük kısmını ganîmetlerden sağlayan Kûfelilerin çok ciddi bir ekonomik krize girmesine neden olmuştur. Hz. Osman’ın akrabalarını kayıran yönetim biçimi ve vâlilerinin bu bölgeyi “Kureyş’in bahçesi” ilân etmesi gibi çeşitli menfî amillerle de desteklenen bu kriz, bazı insanlarda halifenin öldürülmesine yol açacak isyân dürtülerini harekete geçirirken diğer bazılarında “dünyalıktan uzaklaşma ve az ile yetinme” duygularının gelişmesine neden olmuştur. Hz. Ali’nin iktidâra gelmesi, sükûneti sağlamaya yetmemiş, dahası sosyal yapıda ciddi bölünmeler yaşanmıştır. Sosyal bir varlık olan insanın bu olaylardan etkilenmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla sahip oldukları karakter farklılıklarına göre bazı insanlar, haklı gördükleri tarafa maddî/manevî yardımda bulunmak şeklinde tepki göstermişlerdir. Ancak öyle görünüyor ki, hangi taraf adına olursa olsun, olaylara müdâhil olanlar, bir başka açıdan bakınca, hep kayba uğramışlar; gözyaşı, pişmanlık ve suçluluk yaşamışlardır. Nitekim herşeyden önce bu insanlar “karşı” tarafta yer alan bir müslümanı hatta belki bir akrabasını öldürmenin ruhlarında açtığı derin yarayı ömürleri boyunca taşımak durumunda kalmışlardı. Bu da toplumun önemli kesiminde ciddî boyutlarda bir “günah psikolojisinin” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim Kerbelâ’nın toplumda yarattığı derin etki Kûfe’de Tevvâbûn hareketi adı altında tecessüm etmiş ve bu olay dökülen gözyaşları sebebiyle “bekkâûn” adıyla da anılmıştır.

 

Hz. Hüseyin’e yardım etmediklerinden dolayı büyük bir pişmanlık içinde olan bu grubun lideri Süleyman b. Surad'ın, olayın sorumlusu Ubeydullah b. Ziyâd'ı, Emevîlerin başkenti Şam'da cezâlandırmak istemesi bilinçli ve planlı bir hareketten ziyade “kendi kendini öldürerek suçluluğunu bastırma“ davranışı olarak değerlendirilebilir. Tevvâbûn’a önderlik yapanların yaşlarının altmışın üzerinde olduğu düşünüldüğünde, bu hareketin psikolojik sâiki daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim bu harekete katılanlar önce Kerbelâ'ya uğrayarak Hz. Hüseyin'in mezarını ziyâret edip ağlaşmışlar, bütün geceyi ibâdetle geçirip Hz. Hüseyin’e karşı işledikleri suçu itiraf etmişlerdir. Bu kusurlarından dolayı Allah'tan af dileyip bu uğurda öleceklerine ya da öldüreceklerine yemin etmişlerdir. İçinde bulundukları psikolojik şartlara binâen bu kararın garip karşılanmaması gerekir. Zira “tasavvufî davet, ekseriya ictimâî haksızlıklara, yalnız başkalarınınkine değil fakat önce ve bilhassa, her türlü fedâkarlık pahasına Allah’ı bulmak için aşırı derecede içten bir arzu ile, bizzat kendilerine ait hatıralara karşı bir isyândan doğar”.

 

Sosyal bunalımlar karşısında gösterilen bir diğer tepki türü ise, problemin kaynağı olarak görülen toplumdan uzaklaşıp inzivâya çekilme ve kendini ibâdete verme şeklinde tezâhür etmiştir. Nitekim Kûfeli büyük hadîs âlimi Süfyân es-Sevrî (161/778) bir dostuna yazdığı mektupta şöyle demektedir:

“Hz. Peygamber’in ashâbının müşâhede etmekten çekindikleri bir dönemi yaşıyoruz. Onlar bizim sahip olmadığımız ilme ve kıdeme sahip olmalarına rağmen bu döneme ulaşmaktan sakınmışlardır. İlmimizin, sabrımızın, bizi hayra sevkedecek kurtarıcıların oldukça az olduğu, insanlardan kaynaklanan fesât ve dünya kederi ile dolu bu dönemde uzlete çekil. Zira zaman, uzlet zamanıdır. Uzlete çekil ve insanlara karışma. Şüphesiz böyle dönemlerde insanların birbirine faydası olur. Ancak içinde bulunduğumuz şu dönemde bu söz konusu değildir. Kurtuluş onları terktedir. Nefsinle meşgul ol ve kendini ibâdete ver. Tûl-i emeli bırak ve daima ölümü düşün. Zira eğer ölümü çok düşünürsen, dünya dertleri sana basit gelmeye başlar…”.

 

C. Ehl-İ Beyt Sevgisi veya Şiî Psikolojinin Etkisi

Burada Şia’dan kastımız, siyasî mücâdelelerde Emevîler’e karşı Hz. Ali’yi destekleyen ve meşrû halîfe olarak onu kabul edenlerdir. Hatta, yine siyâset çerçevesiyle sınırlı kalmak üzere Hz. Ali’yi Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e takdim eden, ama asla ne bunlara ne de başka sahâbîlere buğzetmeyen kişiler de bu çerçeveye dâhil edilebilir. Yukarıda temas ettiğimiz sosyal bunalımlar bütün bir İslâm toplumunu etkilemiş olmakla beraber, Ali taraftarlığı ile şöhret bulan Kûfe’nin, siyasî rakip olan ve iktidârda bulunan Emevîler tarafından farklı boyutta bir zulme maruz bırakıldığı da vâkıadır. Muâviye zamanında başlayan ve hem maddî hem de manevî yönleri bulunan bu hareket Haccâc döneminde (75-95/694-713) had safhaya ulaşmıştır. Manevî eziyetlerin ilki ve en büyüğü şüphesiz Hz. Ali ve ehl-i beyti aşağılama kampanyasıdır. Muâviye, vâlilerinden hutbelerde Ali ve taraftarlarına ağır bir dille sövülmesini istemiş, Emevîlerin ilk Kûfe vâlisi el-Muğîre b. Şube de bu isteğe olumlu cevap vererek göreve başlamıştır. Ömer b. Abdilaziz zamanına (99-101/717-720) kadar yaklaşık 60 yıl devam ettirilen bu uygulamanın, Ali ve evlâdını sevenlerin gönlünde ağır bir yara açacağı muhakkaktır.

 

Bu tepkiler çeşitli şekillerde tezâhür etmiştir. Samimi bir Ali taraftarı olan Hucr b. Adiyy ve arkadaşları bu durum karşısında sözlü bir eylem başlatmış fakat önce Suriye’ye sürülmüş, Muâviye’nin önünde ehl-i beyte küfretmedikleri için öldürülmüşlerdir (51/671). Hz. Ali ile birlikte Sıffîn Savaşı'na katılan ve onun bürokratları arasında yer alan, daha sonra Hz. Hüseyin'in şehâdetini yakinen müşahede eden Kûfeli meşhur hadisçilerden er-Rabî b.Huseym es-Sevrî (63/683) ise, silâhlı veya silâhsız mücâdele yerine kendini zühd ve ibâdete vermeyi tercih etmiştir. İsmi Kûfe'nin en âbid ve zâhidleri arasında geçen er-Rabî b. Huseym, gizlice yaptığı nâfile ibadetleri ile meşhur olmuştur. Hatta Şabî'ye göre “İbn Mes‘ûd'un öğrencileri içinde ibâdete en düşkün olanıdır”. Kûfe'nin imamı, fakîhi, hadis hâfızı olan ve Haccâc b. Yûsuf'un Irak valiliği döneminde kadılığa getirilen Abdurrahman b. Ebî Leylâ (82/701), sırf Hz. Ali taraftarı olduğu için azledilmiş, ona sebbetmeye zorlanmış ve dövülmüştür. İbn Ebî Leylâ bunun üzerine, Haccâc'a isyan eden İbnü’l-Eş‘as ordusuna katılmış ve öldürülmüştür. Ali taraftarları, Emevî karşıtı bütün gruplar tarafından desteklenen bu isyânının bastırılması üzerine yine büyük bir sıkıntı ile karşılaşmışlardır. Nitekim bu isyânı bastıran Haccâc Kûfe’ye girip insanlardan biat istemiş, fakat bu biatı kişinin bizzat “küfre girdiğine şâhitlik etmesi” şartına bağlamıştır. Yani kendisine isyân edenleri kâfir ilân etmiştir. Beyat etmek isteyen kişi eğer “evet ben kâfir oldum” derse ikrârını kabul etmiş, yoksa öldürülmüştür. Bütün bu olayları Fırat’ın karşı yakasında, insanlardan uzak bir yerde izlemeyi ve böylece inzivâya çekilip kendini ibâdete vermeyi uygun bulanlar bile, ölüm veya küfür arasında tercih yapmak zorunda bırakılmış ve neticede öldürülmüşlerdir. Bu sorguya muhâtap olanlardan biri de Kûfe'nin önde gelen âbid, zâhid ve hadisçileri arasında yer alan, yaptığı bazı dualar, Şia’nın dua mecmuaları içine girmiş bulunan Kümeyl b. Ziyâd en-Nehaî’dir (88/707). Hz. Ali'nin en yakın arkadaşlarından olup onunla birlikte Sıffîn savaşına katılan Kümeyl gerçekte Ali'ye duyduğu sevgi sebebiyle, ama görünürde “Hz. Osman’ı katledenler arasında yer almak” suçlamasıyla Haccâc b. Yusuf tarafından öldürülmüştür. Haccâc’ın bu sorgusundan ancak “ben yeryüzünün en kâfir adamıyım. Hatta Firavun’dan bile daha kâfirim” diyenler kurtulabilmiştir. Haccâc, kendisine karşı isyân eden ünlü muhaddis Said b. Cübeyr’i (95/714) öldürmeden önce yine “Hz. Ali ve Muâviye hakkındaki görüşlerini” sormuş, Ali’den berî olduğunu ikrâr etmesini istemiştir.

 

Uzun süren kanlı savaşlardan ve her defasında bastırılan isyânlardan sonra Ali taraftarları, maddî/fizikî gücünün iktidâra yetmeyeceğini anlamış; mücâdeleden ve inancını açığa vurmaktan vazgeçerek ve insanlardan uzaklaşarak evlerine çekilmiş, doğru bildiği şeyi gerçekleştirme konusundaki acziyeti sebebiyle içine kapanmıştır.

 

Hz. Osman’ın şehâdetini takip eden dönem içinde ortaya çıkan iç savaşlarda, büyük çoğunluğu Hz. Ali’nin meşrû halîfe olduğunu savunan ve onun tarafını tutan Kûfeli hadisçilerin ve onların öğrencilerinin, ehl-i beyt mensuplarının karşılaştıkları sıkıntılardan ve böyle bir ortamda şekillenen Şiî psikolojisinden az veya çok etkilenmiş olduklarını söylemek yanlış olmasa gerektir. Meselâ her Kûfeli gibi hadis ilmi ile uğraşanların da, İslâm tarihinde kırılma noktalarından birine şâhitlik eden Kerbelâ’nın acısını gönüllerinde duymamış olmaları mümkün değildir. Bunu insan fıtratındaki “mazlûma meyil, onun haline üzülme ve yapılanlara engel olamama” psikolojisi ile ilişkilendirmek gerekir. Buradaki mazlûmlar, Hz. Peygamber’e kan bağı ile bağlananlar olunca, hadisçinin duygu yoğunluğu daha da artmıştır. Dolayısıyla Kûfe’de oldukça yaygın olan zühd hayatı ve tasavvufî meyli tanımlarken dile getirilen “ehl-i beyt taraftarlığı belirgin” ve “nerede ise Şiî denilebilecek bir mezhep” şeklindeki tavsiflerin, çok genel bir çerçeveye delâlet ettiğini ve sınırlarının iyi tespit edilmesi gerektiğini söylememiz gerekir.

 

D. Kültürel Çevre Faktörü Ve Dış Etkiler

Kûfe, Bizans’ın baskıları neticesinde doğuya göç etmek durumunda kalan Nastûrî Hıristiyanların en çok tercih ettiği yerleşim yeri olan Hîre ile, bir zamanlar Yahudi ilim dünyasının merkezi konumunda bulunan Bâbil’in hemen yanı başına ve onların kültürel mirasları üzerine inşâ edilmiştir. Bâbil’de yazılan Talmud geleneğinde vazgeçilmez bir yere sahip olan sıdk, velî, velâyet gibi öğretiler aynı zamanda İslâmî zühd ve tasavvufun da önemli terimleri arasındadır. Bazı zâhidler bu dinlere mensup kişilerle marifet, uzlet, tefekkür, tevekkül, geçmiş milletlerin durumuna yönelik sohbetlerde bulunmuşlardır.

 

Diğer taraftan Müslümanlarla aynı sosyal çevreyi paylaşan bu insanlardan bazılarının zaman içinde İslâm’ı tercih ettiği görülmektedir. İnsanların din değiştirirken, önceki inançlarından ve dine dayalı kültürlerinden tamamen sıyrılmalarını beklemek şüphesiz boşunadır. Dolayısıyla kişinin sahip olduğu duygu dünyası, her iki inanç sisteminin değerleri doğrultusunda şekillenmeye devam edecektir. Belki bu noktada yapılması gereken, dikkatli bir seçicilik olacaktır. Yeni benimsenen dinin temel prensiplerine aykırı bir şekillenme elbette söz konusu olmayacaktır. Ama bunlara uygun veya en azından tezad teşkil etmeyen değerler de yaşatılmaya devam edecektir. İslâmî zühd hayatının dış kültürlerden etkilenmesi söz konusu edildiğinde, örnek gösterilen kişilerin daha ziyâde İslâmiyet’i sonradan benimsemiş olması da bunu göstermektedir. Dolayısıyla, etkilenmenin ötesinde bir “kaynaklanma”dan bahsetmek, her şeyden önce zihinsel ve düşünsel inkişâfın espirisine aykırıdır. Kaldı ki, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra Kûfe'de ortaya çıkan sosyal bunalımlar ile Kûfelilerin yöneldiği hayat tarzı arasında bir bağlantı kurulabileceğini hatta bunun gerekli olduğunu da unutmamak gerekir.

 

Diğer taraftan aynı veya yakın coğrafyayı paylaşan kültür ve medeniyetlerin birbirlerinden etkilenmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bu açıdan bakıldığında İslâm kültürünün, zaman zaman ve çeşitli hususlarda komşu düşünce sistemlerinden etkilendiği inkâr edilemez. Ancak kültürler arasındaki benzerliklerin mutlaka “öncekilerin sonrakilere etkisi“şeklinde yorumlanması da zorunlu değildir. Zira her toplum sosyal, kültürel, ekonomik vb. değerler açısından asgarî de olsa benzer özellikler gösterebilir. Çünkü toplumu meydana getiren “insan” unsurunun düşünce yapısında asgarî benzerlikler vardır. Dolayısıyla farklı toplumlarda yaşanan benzer olayların benzer sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. Ayrıca bir konudaki hakîkatin tek olduğu da dikkate alınması gereken bir başka husustur. Dolayısıyla, Massignon'un da ifade ettiği gibi, “bütün ülkelerde ve ırklarda görülen tasavvufî hayata temâyüller ilk iki asrın müslüman Araplarında da olmalıdır”. Zira bir “insan” olma noktasında hepsi eşittir. İç içe yaşayan farklı kültürlere mensup insanlardan bir kısmının diğerlerini tek yönlü olarak etkilemiş olması sosyolojik açıdan mümkün değildir. Bu etkileşimin çift yönlü meydana geldiğini düşünmemize neden olan pek çok veri mevcuttur. Şüphesiz İslâm’ın, kendisine diğer dinler karşısında ayırt edici özellikler sağlayan prensipleri konusundaki benzerliklerden söz etmiyoruz. Zira İslâm’ın gönderilmesine neden olan husus, bu temel prensiplerdir. Yani onun kendine has, ayırtedici özellikleri vardır. Kastedilen benzerlikler ve etkileşimin, bu temel prensiplerin ayrıntılarında ortaya çıkacağı düşünülebilir.

 

Dolayısıyla mezkûr görüşlerin ortaya çıkmasında Müslümanların yabancı kültürlerle kurduğu temasın bir dereceye kadar etkisinden bahsedilebilirse de bu konuda birinci dereceden rol oynayan sâikler, âyetler ve hadislere ilâveten Müslüman toplumun siyasî, sosyal, dinî, fikrî vb. kendi iç dinamikleridir. Bu açıdan bakıldığında, İslâm coğrafyası içinde mezkûr âmillerin insan hayatını en çok etkilediği yerlerin başında gelen Kûfe’de zühd ve tasavvufa yönelik aşırı bir meylin mevcudiyeti de oldukça doğal karşılanmalıdır.

 

E. Diğer İlimlerin Dinî Duyguları Tatmin Etmemesi

Başta fıkıhçılarla kelâmcılar olmak üzere diğer ulemânın dini anlayış tarzını eksik veya yanlış bulan düşünce yapısı, zühd ve tasavvufun gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. İslâm’ın ilk dönemlerinde şeriatın emir ve yasaklarına büyük bir titizlikle uymak, bütün müslümanlar için temel hedef idi. Fakat zamanın ilerlemesine ve İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak toplumda yeni yeni amelî ve itikâdî meseleler zuhûr edince bazı âlimler bu alanlarla ilgili hükümlere, bunların çeşitli delillerden istinbâtına ve bu delillerin yorumlanmasına özel bir gayret göstermeye başladılar. Nitekim fakîhler araştırmalarını amelî hükümler üzerinde yoğunlaştırırken kelâmcılar da Allah-kâinat ve Allah-insan ilişkisi konularında akla büyük bir rol yükleyen, kendilerine has bir takım metodlar geliştirdiler. Bu esnada bir başka grup, yani bu araştırmaları “aklî” ve “zâhirle yetinen” kuru çabalar şeklinde değerlendiren zâhidler ise ilmin bu seyrinden oldukça şikâyetçi idi. Zira bunlara göre “bir aklî delilin karşıt bir başka aklî delil ile yıkılması pekala mümkün idi”. Bu nedenle hakîkatin, nassların zâhirinde değil bunların gerisinde yani bâtınında aranması gerekmekteydi. Çok çeşitli kelâmî düşünce sistemlerine ilâveten, altyapısında kıyâs, rey ve ictihâd gibi aklî çabaların önemli hatta belirleyici yer tuttuğu bir fıkıh anlayışının hâkim olduğu Kûfe’de, bu arayışın had safhada olduğu düşünülebilir.