Allah’ı (c.c) Zikir İle Tanımak

Hamza Kılıç’ın Allah’ı Tanımanın Yolu (İnsan: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Beden gözleriyle Allah’ı görmek veya bu kulaklarla Allah’ı duymak, akıl ve mantıkla O’nu tanımak imkânsızdır.  

Allah'ı tanımanın bir yolu olmalıdır. Öyleyse Allah’ı nasıl tanıyacağız? O’na yaklaşmak için nasıl bir yol arayacağız?

Şayet tanımak istediğiniz gözle görünüp elle tutulan somut bir nesne ise, beş duyunuz sizlere gereken kolaylığı sağlar. Ama tanımak istediğiniz soyut yani sadece zihninizde düşünüp tasarladığınız bir şeyse, işiniz daha zor olacaktır.

Allah’ı hakkıyla tanımak kimseye nasip değildir ama Allah’ı yeterince tanımak yine ve ancak O’nun istemesiyle ve O’nunla olur.

“Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler...” (Zümer 39/67)

“Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir. ” (Şuarâ, 42/13)

Allah’ı tanımanın temel öğretisi de zikirdir.

İnsanoğlunun kendisini yaratanı tanıması, O’nu anıp hatırlaması, O’nunla bir şekilde ilişki kurması, kısaca O’nun birlikteliğine sahip olması ile gerçekleştirir. Bu birlikteliği de ancak “zikir” yoluyla elde edebilir.

Zikir (Allah’ı Anma) Ne Demektir?

Zikir; Allah’ı anmak ve hatırlamak, onu unutmamak ve gaflet hâlinde olmamaktır.

Kur’ân okumak, namaz kılmak da dahil olmak üzere, Allah’ı her zaman ve her yerde sürekli anmaktır.

“Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin." (Ahzâb, 33/41)

Lisan ve kalb ile zikir yapılmasındaki maksat, alışkanlık ve yakınlık meydana gelsin ve kalp Allah’tan gaflete düşmesin. Zikreden yani Allah’ı anan, eğer birlikte yaşadığı Hakk’ı yanında görmezse, onun zikri zikir değildir.

Ebû Hayyân et-Tevhîdî, el-Mukâbesât adlı eserinde şöyle diyor:

“Benliğin hatırlama gücü, hatırlama gibi manalara gelen zikir kelimesi, iki türlü hatırlamaya işaret eder: Unutulan şeyi hatırlamak, unutmamak için hatırda tutmak. Zikirde ulaşılmak istenen birinci mânâ olup, ikincisi buna yardım eden bir unsurdur.”

Allah’ı anmak kalbe yerleşince, kul daima Allah’ı anar; dil bir şey söylemese de Allah’ı zikretmiş sayılır.

Ünsiyet yani alışkanlık, zikre devamsız olmaz; muhabbet de marifetsiz bulunmaz. Marifet, yani Allah hakikati akıl yoluyla değil, gönül duyguları yoluyla elde edilir.

Hz.İmâm-ı Ali (k.v.), zikri, Allah’ı anmayı şu anlamlı sözlerle açıklıyor:

“Allah’ı anmak ibadetlerin en şiddetlisidir. Bir kişinin kalbi Allah’ı zikrettiği müddetçe o kişi namazda sayılır; isterse çarşıda pazarda bulunsun. Şayet dudakları da zikir ile hareket ederse çok daha azametli olur.”

İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-din adlı eserinde;

Faydası olan zikir, devamlı ve kalb huzuruyla olan zikirdir. Bütün ibadetler kalbin huzuru ile değerlenir, ibadetin neticesi de huzurudur. Allah’ı anmaktan maksat şudur ki; gece-gündüz Allah'ın önünde ve huzurunda olduğumuzu, bizi ve işlerimizi gördüğünü bilmemiz ve müşâhade etmemizdir. Lafla yani sözle yapılan zikirden maksat da, bu zikri elde etmeğe vesile olmasıdır. Zikir ibadetlerin en şereflisidir.”

“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl. Kuşkusuz namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyan Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (Ankebut, 45)

Bir kalp Allah’a bağlanıp o yüce Zât’ı anmadığı ve onunla ilişki kurmadığı müddetçe boş ve gafildir.

İmam-ı Rabbânî, Mektûbât adlı eserinin 142. mektubunda;

“Zikir demek, gafleti gidermek demektir. Başında da, yolun sonunda da insanın zahiri yani bedeni gafletten kurtulamaz; bunun için beden her zaman zikre muhtaçtır. Bazı zaman ism-i zât olan Allah kelimesiyle zikir daha faydalı olur, bazen de kelime-i tevhîd söylemek daha uygundur. Bâtına yani kalbe gelince, burada gaflet büsbütün gidinceye kadar zikir yapmak elbette lazımdır”.

Seyyid Abdulhakim Arvâsî, zikre şu güzel ve manalı beyanlarıyla ışık tutuyor;

Allah ile birlikte olmak, yalnızca O’nun isimlerinden birini, sesli ya da sessiz, sayılı ve sayısız tekrar etmek -belki bir yolu da budur ama yalnızca bu değildir- Allah’la birlikte olduğunun farkında ve şuurunda olan bir insan, hiçbir şey söylemese de olur. Ama aslolan bütün zamanlarında, bütün iş ve eylemlerinde Allah’la olan bu birlikteliğini devam ettirebilmesidir. Bu birlikteliğin tam karşıtı “gaflet”tir. Gaflet, Allah ile olan bağın, irtibatın kesilmesidir.

İmâm-ı Gazâlî, Kimyâ-i Saâdet adlı eserinde şunları söylüyor: “Zikrin üç çeşidi vardır.

  1. Dil ile zikir olup kalbin habersiz olmasıdır; bunun tesiri azdır, ama tesirsiz de değildir.

  2. Kalbin zikridir, fakat kalbe yerleşmemiştir; ancak uğraşarak kalbe yaptırılabilir.

  3. Zikrolunanın kalbi kaplamasıdır. Bu tam manasıyla bir zikirdir.”

 
Allah’ı Anmanın Çeşitleri

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, kalb ile yapılan zikrin önemini izah ederken şöyle diyor:

“Namaz oruç, dua ve hac ibadetleri de birer zikirdir. Bütün ibadetlerin özü, aslı Allah’ı anmaktır. İslâm’ın direği namazdır ve namazdan maksat Allah’ı zikir ile anmaktır.

Allah’ı anmanın çeşitlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Allah’ı isimleri ile anmak.

  2. Allah’ı namaz ile anmak.

  3. Allah’ı Kur’ân ile anmak.

  4. Allah’ı dua ile anmak.

  5. Allah’ı düşünce yolu ile anmak.

 

Allah’ı İsimleri İle Anmak

Zikir deyince, akla Allah'ı isimleriyle anmak gelir. Allah’ı isimleri ile anmak, “kelime-i tevhîd” denilen “Lâilahe illallah” kelimesinin, Allah ism-i şerifinin ya da Allah’ın diğer isimlerinden birinin sesli veya sessiz olarak tekrar edilmesidir.

Her uğraşın başında mutlaka bir ön hazırlık vardır. İşte Allah’ı isimleriyle anmak da, O’nu tanımak, O’nunla iletişim kurmak için yapılan bir nevi ön hazırlıktır.

Bu tip zikir, Allah ile kul arasında bir iletişim kablosudur. Allah’ı içtenlikle anan her kişi, bu olağanüstü yeteneği sezip fark eder. Böyle bir iletişim, ruh âleminin karanlık dehlizlerini aydınlatır; kalbi nefsanî düşüncelerden vesveselerden korur; onu kontrol altında tutarak gaflete düşmesini önleyip her an dikkatli ve uyanık olmasını sağlar.

Kendisini isimleriyle çok anmamız için bizi çeşitli âyetlerle uyarır:

“Namazı bitirince de, ayakta, otururken ve yanınız üzerine yatarken Allah'ı anın...’’ (Nîsâ, 4/103)

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar...” (Âl-i İmrân: 3/191)

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma." (Araf, 7/205)

“...Unuttuğun takdirde Allah’ı an...” (Kehf, 18/24)

“Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.” (Vâkıa, 56/96)

“Rabbinin adını an, bütün varlığınla O'na yönel.” (Müzzemmil,2/8)

Allah’ı Namaz ile Anmak

Namaz; kişinin dil, kalb, akıl ve diğer organ ve azâlarıyla yaptığı sözlü ve fiilî bir ibadettir. Namaz, Allah’ı anmanın bir görünümüdür. O kulun Allah’la olan en içten diyalogudur.

Namaz, Kur’ân-ı Kerîm’in yüzden fazla yerinde dua etmek manasına gelen “salât” olarak geçer.

“...Muhakkak ki salât mü’müminlere vakitli olarak farz kılınmıştır.” (Nîsâ, 4/103)

Ama bazen, “namaz kılınız” emrinin yerine “Allah’ı zikrediniz, Allah ı teşbih ediniz veya Rabbinin adını zikret” gibi salât kelimesinin yerine kullanıldığını görüyoruz.

“...Bana kulluk et. Beni anmak için namaz kıl.” (Tâ Hâ, 20/14)

 

“Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasibi, yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir. Kendilerini fenalıktan men etmeyen, alıkoymayan namazın, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaktan başka bir kârı olmaz. Gafillerin namazı kendilerini fenalıktan alıkoymaz.” (Ebû Dâvûd, Neseî, Ebû Hureyre’den)

“Çok kimseler vardır ki, kıldığı namazın altıda biri, hatta onda biri kendisi için yazılmaz. Ancak bilerek huzur ile kıldığı kısım yazılır.” (Ebû Dâvûd, Neseî ve Ammâr bin Yâsir’den)

 

Allah’ı Kur’an İle Anmak

Kur’ân’la zikrin bağlantısı nedir?

Bağlantısı, zikrin ta kendisi olmasıdır. Aşağıdaki ayetler bize, Kur’ân’ın diğer bir adının zikir olduğunu belirtiyor:

“İşte bu sana âyetlerinden ve hikmet dolu bir Zikir’den okuduğumuzdur.” (Âl-i İmrân, 3/58)

“...İçinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla, size bir Zikir gelmesine şaştınız mı?” (A’râf, 7/63)

“Hiç şüphesiz o Zikr’i biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr, 14/9)

“...İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana bu Zikr'i indirdik.” (Nahl, 16/44)

“...Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir Zikir verdik.” (Tâ Hâ, 20/99)

“Biz ona şiir öğretmedik. Zaten ona yakışmazdı da. Onun söyledikleri ancak Allah'tan gelmiş bir Zikir ve apaçık bir Kur'ân'dır. ” (Ya¬Sin, 36/69)

“Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Zikir’le uyarmaktan vaz mı geçelim?” (Zuhruf, 43/5)

“Oysa o Zikir, alemler için bir öğüttür.” (Kalem, 68/52)

“O, alemlere bir zikirden başka bir şey değildir." (Tekvîr, 81/27)

Allah’ı Dua ile Anmak

Dua, Allah la bir konuşma, içten bir yalvarış ve dertleşmedir. Hepsi bir istek ve arzuya dayanır; ama yine de başlı başına Allah’ı bir anış ve hatırlamadır. Her an, Allah’ın varlığını ve yakınlığını hissederek duâ etmek, Allah’ı etkin bir anıştır. Çünkü duânın özelliği, Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantının kurulmasıdır.

"Duâ, ibadetin ta kendisidir" (Ebû Dâvûd, Neseî, Ebû Hureyre’den)

“...korkarak ve umarak O’na dua edin...” (A’râf, 7/56)

 “Kullarım sana Beni sorduklarında (söyle onlara), Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğini kabul ederim. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” (Bakara, 2/186)

Allah’ı Düşünce İle Anmak

Tefekkür, kulu olgunlaştırarak arif seviyesine yükseltir. Ârif; irfan ve marifet sahibi, anlayışı mükemmel insan demektir.  

Düşünmenin bir zikir olabilmesi için de, düşünme anlarında Allah ile olan bağlantının/birlikteliğin kesilmemesi bu işin anahtarıdır. Aksi halde düşünce, boş bir hayal ve oyalanmadan ileri geçemez.

“Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, onlar ayakta, otururken ve yanlan üzerine yatarken (bütün vakitlerinde) Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler...” (Al-i İmran, 3/190-191)

Allah’ı Anmanın Karşılığı

Allah’ın Zikreden Kulu Anması

“Öyleyse, siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bir de bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 2/152)

Allah’ın bir kulunu anması nasıl olur?

Allah’ın bir kulunu anması, onunla özel olarak ilgilenmesiyle olur.

Birazcık geri dönerek ömür yolculuğunuzu gözden geçirin. Bir yerlerde Allah’ın sizleri nasıl andığını, sizlere nasıl lütuf ve ihsânda bulunduğunu, sizleri nasıl koruyup, gözettiğini mutlaka göreceksiniz. Ya bir felâketten kıl payı kurtuldunuz, ya bir kazayı çok ucuz atlattınız ya da hiç beklemediğiniz bir yerden nasiplendiniz. Hele bir de başınız sıkıştı ve “yetiş” diye seslendiyseniz.

“...darda kalana, kendisine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başları sıkıştığında) sıkıntıları gideren...” (Neml, 27/62)

 

Allah, yarattığı her kul ile özel olarak ilgilenmez. Çünkü O’nun genel yasaları vardır. O doğma yaşama, çoğalma ve beslenme için gereken her şeyi yaratmış ve yasaları koymuştur. Ve insana, bu ortamda yaşayabilmesi için gereken bütün imkân ve olanakları sağlamıştır. Bu O’nun “Rahman” sıfatının gereğidir ve zaten genel olarak herkesi rahmetiyle anar.

Allah’ın özel ilgisini çekmek nasıl olur diye sorarsanız?

Allah’ın özel ilgisini çekebilmek için, öncelikle âyetin başındaki “Öyleyse siz beni anın ki...” emrini yerine getirmek gerekir.

Basiret

Basiretin kelime manası, kalb gözüdür. Öngörü, sağgörü, duygular üstü bakış, seziş ve görüş kudreti, idrâk, zekâ, ilim, tecrübe olarak anlaşılır. Başımızdaki gözlere basar, kalb gözlerine de basîret denir.

Zikir, üstün bir yetenek sağlar. Bu yetenek, gerçekleri gören, yanlış yapmamamızı sağlayan gözler “basîret gözleri” yani “kalb gözleri”dir.

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman Allah’ı zikrederler hemen gerçeği görürler. (A'raf, 7/201)

Basîret, Allah’tan kaynaklanan ve kafa gözlerinin görüp idrâk edemeyeceği gerçekleri görüp algılayabilen bir kudrettir. Başta, Allah’ın bilinmesi, tanınmasıyla ilgili bilgiler olmak üzere; ruhun ve insanın iç dünyasının bütün inceliklerini araştırıp bulabilen İlâhî bir görüştür. Kudsî aydınlık, kalb gözü ve gönül gözü olarak da adlandırılır.

Basiret, ifadelerle anlatılmayacak kadar esrarlı bir görünüme sahiptir. Apaçık ortada olup, buna karşın herkesten gizleneni, gizli olanı görmek ancak basiret sahiplerinin işidir.

İşte, ısrarla ve her haliyle Allah’ı anan bir kul, kalb gözlerine ve can kulaklarına sahip olur.

Çoğu insanın beden gözleri gördüğü hâlde, kalb gözleri kördür. Bakınız bu olguyu Kur’ân-ı Kerîm bize nasıl açıklıyor?

‘‘...Ama gerçek şu ki; kafadaki gözler kör olmaz, lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur. ” (Hac, 22/46)

“...Onların kalbleri vardır, ama onlarla gerçeği kavrayamazlar; gözleri vardır, onlarla göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitemezler. ” (A’râf, 7/179)

Allah'ı  (c.c) Anmayanların Durumu

Allah Tarafından Unutulmak

Allah’ı anmamak, O’nu unutmanın cezası aynı şekilde Allah tarafından unutulmaktır.  

“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar hep birdirler. Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyar ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar, fâsıkların ta kendileridir. ” (Tevbe, 9/67)

Hz. Ali; “Dünya, seni Allah’tan alıkoyan şeydir.” der.

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise Allah’tan korkanlar için muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz” (En’âm, 6/32)

Dünya, insanın kötü sıfatlarının sembolü olan nefsidir. Allah’tan gâfil, sorumsuz, niçin ve neden yaratıldıklarını bilmeyen azgın nefislerin, bitip tükenmek bilmeyen istek ve arzularıdır. Öyle ki, bu kötü duygularını, istek ve arzularını, hevâ ve heveslerini tanrı edinecek kadar çirkinleşirler; hiçbir kural, hiçbir yasa onları sınırlayamaz.

“Kötü duygularım kendisine tanrı edineni gördün mü?.” (Furkân, 25/43)

“Hevâ ve hevesini tanrı edineni... gördün mü?” (Câsiye, 45/23)

İşte bu nedenle Allah bizleri uyarıyor:

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr, 59/19)

Allah’ın kulunu unutması nasıl olur?

Şu bir gerçek ki, insanoğlu başı sıkıştığı zaman kendisinden çok üstün bir varlığa ihtiyaç duyar; bu onun doğasında vardır. İster inanmış, ister inanmamış olsun, bu değişmez. İnsandaki bu duygu, nedense hep sıkıştığı hep güç durumda kaldığı zaman harekete geçer. Peki ya Allah’ı dünyada unutan ve Allah’ın da kendisini unuttuğu insan nasıldır?

Kendilerine yapılan uyarılan unuttuklarında (daha evvel indirmiş olduğumuz sıkıntı ve darlıkları kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık (bol nimet verdik). Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle şımarıp zevke dalınca ansızın (ölümle) yakaladık. Birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm, 6/42-44)

Allah, bu dünyada unuttuğu insanları bol nimetle baş başa bırakır. Bu Allah’ın, dünya işlerine dalarak kendisini unutmuş kuluna, günahını ve azgınlığını artırması için vermiş olduğu bir fırsattır. O da bu fırsatın tuzağından habersiz, sanki bir ganimetmiş gibi dünyasından başka bir şey düşünemez, şımardıkça şımarır; şehvetine, hırs ve tutkularına daldıkça dalar. Artık o, bütün bunları tanrı edinecek kadar önemsemiş, sapıtıp gitmiştir.

“Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?... ” (Câsiye, 45/23)

İşte bu durumdaki bir insanın, bu ölçüyü aşan istek ve tutkuları onun gerçek varlığını, ruhunu mahveder. Kalbi katılaşır, zalimleşir ve sevgiden, şükürden, ibadetten yoksun Allah’ı unutup gider. Buna karşılık Allah da o bedbaht kulun kulağını ve kalbini mühürleyip, gözünün üstüne de perde çekerek onu unutur.

Gaflet Halinde Olmak

Allah’ı anamayanların ortak özelliği, gaflet halinde olmalarıdır. Gaflet halinde olanların Allah’la olan bağlantıları kopmuş demektir.

Sıkça veya sürekli olarak gaflet halinde olmak, kişi için en büyük tehlikedir. İşte bu nedenledir ki Allah insanları bu tehlikeye karşı uyarmış, gaflete kapılanlardan olmamalarını hatırlatmıştır.

“Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” (A’râf, 7/205)

“...Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” (Kehf, 18/28)

Kalp Katılığı, Kalp Hastalığı ve Kalbin Mühürlenmesi

“Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! (Zümer, 39/22)

“Onun için sen, (ey peygamberim!) Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme.” (Necm, 53/29)

Allah’ı anmayan bir kulun kalbi, şu aşamalardan geçerek kilitlenip mühürlenir.

Birinci aşama, kalbin katılaşmasıdır. Allah’ı anmayan bir insan anlayışsız, tutarsız, merhametsiz, sert ve zalim bir mizaca sahip olur. Git gide kalbi katılaşmağa başlar. Kalbi o kadar katıdır ki taş bile ondan daha yumuşaktır.

“Bundan sonra yine kalbleri katılaştı. Artık kalbleri taş gibi yahut daha katıdır. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki, içinden ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da, Allah korkusundan yukarıdan aşağıya yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 2/74)

İkinci aşama, Allah’ı anmamasından, O’nunla irtibat kuramamasından dolayı kalbin hastalanmasıdır. Bu hastalık elbette ki gönül hastalığıdır. Allah’ı anıp O’nunla ilişki kuramayan kalb manen hastadır. Bu durum Kur’ân’da “Kalblerinde hastalık vardır...” (Bakara, 2/10) diye belirtilmektedir.

Allah zikrinden mahrum olan kalbler, git gide daha da ağırlaşan bir hastalıkla baş başa kalırlar. Âdeta, Allah’a giden yolu kendi taş kalbleriyle tıkamışlardır.

"Onların kalperinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır..." (Bakara, 2/10)

"Allah, kalblerinde hastalık bulunanlar ve kalbleri katılaşanlar için, şeytanın katmak istediği şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten uzak bir ayrılık içindedirler." (Hac, 22/53)

 

Üçüncü ve son aşama ise, bu durumdaki bir insan için tam bir hüsrandır. Çünkü Allah, böyle bir kimsenin kalbini kilitleyip mühürlemiştir. Bu durumdaki bir insan manen ölüdür.

"Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap vardır. ” (Bakara, 2/7)

Bu konuda diğer âyetler: Bkz. Enfâl, 8/49; Mâide, 5/52; Tevbe, 9/87-125; Nûr, 24/50; Ahzâb, 33/12; Muhammed, 47/24-29; A'râf, 7/101; Câsiye, 45/23; Münâfikun, 63/3; Mutaffifîn, 83/14.

Nefis ve Şeytan

Yüce Yaratıcı, insanın içine iki etkin güç koymuştur. Bunlardan biri, “daima ve her zaman” kötülüğü emreden nefis; diğeri de, her zaman Allah’ın emri doğrultusunda hareket eden ve kişiyi sürekli doğru olana davet eden İlâhî bir sestir. Şaşmaz nitelikte bir terazidir sanki. İşte bu İlâhî yetenek “vicdan”dır.

Vicdan, insana, içinde bulunduğu şartlarda, hangisinin gerçekte de en doğru ve en akılcı karar, en uygun davranış şekli olduğunu ilham ederek, gerçeği bulmasını sağlayan İlâhî bir güçtür.

Bu iki güç ya da bu iki ses Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir:

“Nefse ve ona, birtakım yetenek ve kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki...” (Şems, 91/7-8)

“Şeytan onları etkisi altına aldı da, kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu." (Mücâdele, 58/19)

Kim Rabbıni zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da, onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf, 43/36-37)

Hamza Kılıç’ın Allah’ı Tanımanın Yolu (İnsan: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.