Zayıf  İnsancı İlke

Natüralist-ateist anlayışı savunanlar, modern bilimin verileriyle tasarım lehine çıkan sonuçtan kaçınmak için, İnsancı İlke’yi tasarım delilinden farklı yorumlamaya gayret etmişlerdir. İnsancı İlke’nin bu tarzdaki yorumu, Zayıf İnsancı İlke’ye dayandırılarak savunulmaya çalışılmıştır. Zayıf İnsancı İlke şöyle ifade edilebilir: Evrendeki yerimizin zorunlu olarak ayrıcalıklı olduğunu, gözlemciler olarak varlığımızla uyumlu olacak şekilde hesaba katmak zorundayız. Tasarım deliline karşı bu ilke yorumlanmak istendiğinde; bizleri var eden koşullar dışında bir şeyi gözlemleyemeyeceğimiz, bu yüzden bizleri var eden bu koşullara şaşırmamız ve tasarım gibi anlamlar yüklememiz gerektiği söylenir. [1]

Bir başka ifadeyle, insanların var olması için söz konusu tüm şartların yerine gelmesi gerekmektedir. İnsanlar var olduğuna göre, bu şartlar gerçekleşmiş demektir ve bunda şaşılacak herhangi bir şey yoktur. Çünkü evrene baktığımızda ancak bizi oluşturacak şartların yerine gelmiş olduğunu görebiliriz. Bütün bunları gözlemleyebilmemizin sebebi ise açıktır: bizler olmasaydık böyle bir evreni gözlemleyemezdik ve böyle bir evren ortaya çıkmamış olsaydı bizler var olamazdık, dolayısıyla evreni bilinçli bir şekilde gözlemleyemezdik.[2]

Benzer bir ifadeyi Hawking’in de kullandığım görüyoruz:[3]

Her biri kendi ilk durumuna ve belki de kendi bilim yasaları takımına sahip çok sayıda değişik evrenler ya da tek bir evrenin çok sayıda değişik bölgeleri vardır. Bu evrenlerin çoğu da koşullar karmaşık organizmaların gelişimine uygun olmayacaktır. Yalnızca bizimki gibi bazı evrenlerde zeki yaratıklar gelişip şu soruyu sorabileceklerdir: ‘Evren niçin gördüğümüz gibi? O zaman yanıt basittir: Başka türlü olsaydı biz burada olamazdık!'[4]

Zayıf İnsancıl İlkenin Eleştirisi

Tüm bu ifadelerden anlaşılacağı üzere Zayıf  İnsancı İlke, bilinçli gözlemcinin niçin var olduğuna ve evrendeki hassas ayarın neden var olduğuna dair herhangi bir şey söylemez. Esas cevaplanması gereken soruyu görmezden gelir ve sadece “var olduğumuz için başka türlü bir evren gözlemleyemeyeceğimizi’’ söyler.[5]

Düzensiz, dengesiz, rastgele ve dağınık yapılar elbette tesadüfle açıklanabilir ve derin bir soruşturma ihtiyacı doğurmaz. Bir sahilde deniz ve rüzgârın etkisiyle anlamsız yığınlar meydana getiren kumlar fazla dikkatimizi çekmez, çünkü olağanüstü bir durum yoktur. Ancak kumlardan yapılmış büyük bir kale ve içinde bir şato görürsek bu dikkatimizi çeker ve “bunu maharetli birinin yaptığını” düşünürüz. Hiç kimse bizi “hayır, bunda şaşıracak ne var ki? Bu sadece gözlemcinin, yani sizin seçiciliğinizden kaynaklanıyor!” açıklamasıyla tatmin edemez. Çünkü gözlemcinin seçiciliğinin “üretici olma” gibi bir özelliği yoktur, yani kumdan yapılmış kaleyi sizin gözleminiz üretmemiştir. O halde kalenin nasıl ortaya çıktığının açıklanması gerekmektedir.[6]

İnsancı İlke’yi bu şekilde yorumlayanlara karşı John Leslie’nin kullandığı hoş bir örneği aktarayım:

Düşünün ki kurşuna dizilmenize karar veriyorlar ve sizi götürüyorlar ve çok keskin 100 nişancı çok yakın mesafeden birçok defa size ateş ediyor, fakat ölmüyorsunuz. Bunun sonucunda “Ben hayatta olduğuma göre şaşılacak bir şey yok, eğer hayatta olmasaydım şu anda bu durumu gözlemlememiş olurdum” mu dersiniz, yoksa “100 keskin nişancı, bu kadar çok ateş edip, beni bu kadar yakın mesafeden vuramadıklarına göre, bu durumun, silahlarında gerçek mermi olmaması gibi bir açıklaması olmalı” mı dersiniz? [7]

Ateistler evrendeki ince ayarın ve mükemmelliğin tesadüfen ortaya çıkışındaki zorluğu açıkça gördükleri için  bizler gözlemleyebildiğimize göre demek ki imkânsız gibi görülen tesadüfler gerçekleşmiş, yoksa bu durumu gözlemleyemezdik!” şeklinde ifade edilen bir argümana sığınmaktadırlar. Elbette yine burada bir saptırma ve soruya cevap vermekten kaçarak gizleme söz konusudur. Çünkü cevabı aranan şey, “evrenin ya da herhangi bir eserin nasıl ve niçin ortaya çıktığı” sorusudur. Bizlerin evrenin var olmasını gözlemleyebiliyor olmamız onun nasıl ve neden ortaya çıktığım açıklamaz. Bizler gözlemleyemeseydik bile evren yine var olabilirdi. Evrenin varolun bizim gözlemimize bağlı olmadığı gibi, bizim gözlemimiz de onu var etmez.[8]

Her şeyden evvel, şahit olduğumuz düzen ve ince ayar zihnimizin uydurduğu sübjektif bir yargı değildir. Evrendeki düzeni açıklarken teistler kendi kişisel ve sübjektif gözlemlerine değil, bilimsel verilere dayanarak hareket etmektedirler. Eğer öyle olmasaydı, bilimsel kanunlar üzerinde bir anlaşma sağlanamazdı. Duvardaki lekeler örneğinde ise yapılan çıkarımlar objektif değil, sııbjektiftir. Mesela, aynı lekelere bakan birisi ağaç resmi görürken diğeri insan yüzü tasvirini görebilir. Elbette bu lekelerden hareketle yapılan çıkarımın ortak ve açık olması beklenemez. Fakat bir manzara resmi söz konusu olduğunda herkes tablonun içeriği bağlamında ortak şeyleri söyleyecektir. Dolayısıyla evrende zannedildiği türden bir düzen olmadığı ve tüm bunların insan zihninin/bilincinin bir ürünü olduğu iddiası ikna edici olmaktan son derece uzaktır. [9]

Diğer taraftan evrende görülen düzen, insan zihni tarafından uydurulan bir yapı değildir. İnsan zihni ve duyu algıları, dış dünyada zaten var olan düzeni anlamaya ve çözmeye çalışmaktadır. Eğer dış dünyada düzensizlik ve anlamsızlık söz konusu olsaydı, tüm insanlık birleşse bile bunu anlamlı hale getirecek bilgi bütününü (bilimsel bilgiyi) kuramazdı; sürekli olarak çelişki ve yanlışlama durumları ile karşılaşılırdı.[10]

Ayrıca diyelim ki böceklerin, evreni bizden farklı kavraması ve pek çok inceliğin farkında varamaması belirli bir düzenin var olmadığı anlamına gelmez. Düzenin farkına varmak bilinçli olmayı gerektirir, fakat bilincin yokluğu düzenin yokluğunu garanti etmez. Dolayısıyla ateistin, gözlemci olarak insanların tabiat düzeni konusunda yanılgı içinde olduğunu gösterebilmesi için, bilinci insan bilincinden çok daha ileri seviyede olan birtakım varlıkları getirerek bunların bizleri “evrende aslında düzen olmadığına ve eğer olsaydı daha zeki varlıklar olarak bunu zaten kendilerinin fark edeceği” hususunda ikna etmelerini sağlaması gerekir.[11]

Ateistin, gözlemcinin seçiciliğinden kaynaklandığını ileri sürdüğü yanılgıyı daha iyi analiz edebilmek için başka bir örnek üzerinde durmak gerekiyor. Şöyle ki: İçinde yüz binlerce harfin bulunduğu bir çuval geniş bir yüzeye rastgele olarak boşaltılsın. Yeteri kadar açıktır ki, dökülen harflerin anlamlı cümleler içeren bir kitap meydana getirme olasılığı sıfır mertebesindedir. Hiç kimse böyle, bir işlem neticesinde ortaya bir fizik ya da şiir kitabının çıkmasını beklemez. Belirli bir dilde okumayı bilen hiçbir gözlemci anlamsız kelime dizilişlerini sırf kendi bilinci sayesinde anlamlı hale getirerek ortaya çıkan şeyin aslında anlamlı bir kitap olduğunu gösteremez. Ateist, eğer iddiasında ciddi ve ısrarlı ise, yukarıda belirtilen türden bir deneme yaparak ileri sürdüğü fikrin ne derece tutarlı ve ikna edici olduğunu göstermelidir. Elbette ki, içinde bulunduğumuz evren kendi keyfimize göre, istediğimiz anlamları yükleyebileceğimiz istediğimiz kuralları koyabilirdik. Böyle yapıldığı zaman yanlış bilimsel teorilerin gerçeğe uygunluk göstermediği hemen anlaşılmaktadır. Doğrusu, evrene ait ve tesadüfe izin vermeyecek derecede düzenli yazıların (kanunların) aslında hiçbir özelliği olmadığını ve sadece gözlemci tarafından öyle yorumlandığı için anlam kazandığını söylemek tartışmayı akıl sahasının dışına taşımaktadır. [12]

 

Dipnotlar

[1]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[2]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[3]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[4]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[5]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[6]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[7]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[8]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[9]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[10]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[11]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[12]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010