Uluhiyet ve Uhrevi Alem İle İlgili Tarihsellik

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer:2017) adlı toplantı kitabındaki konuşmasından kısaltılarak alınmıştır.

Uluhiyette Tarihsellik

Tarihselliğin nereye kadar uzandığı ya da uzanacağı meselesi ciddi bir merak konusudur. Kur’an’ın tamamı mı yoksa bir kısmı mı tarihsel sayılmalıdır? Bilindiği gibi bugüne kadar tarihsellik tartışmalarında konu büyük ölçüde Kur’an ahkâmı ekseninde ele alındı, dolayısıyla bütün tartışma sürekli olarak ahkâmın geçerliliği ya da geçersizliği meselesine sıkışıp kaldı. Benim nazarımda Kur’an’ın tarihselliği ahkâmla sınırlı değildir. 

Ahkâm meselesi tarihselliğin sadece bir kısmından, hatta belki de ayrıntı denilebilecek bir cüz’ünden ibarettir. Kanımca, daha esaslı ve önemli olan konular ilâhiyyât ve nübüvvât bahisleridir. Kelam ve tefsir tarihine bakıldığında, özellikle ilahı sıfatlarla ilgili ayetler ekseninde üretilen farklı görüş ve yorumlar masaya yatırıldığında, Kur’an’ın belki de farklı tarihselliklerde farklı tarihselci yaklaşımlarla yorumlanan pek çok ayetinin ulûhiyet meselesiyle ilgili olduğu görülür.

Ulûhiyyet konusundan başlayalım. Kur’an’ın en temel konusu ulûhiyyet, yani tevhid inancıdır. Bu inanç bizim değişmezimiz, sabit ilkemizdir. Nitekim Kur’an’ın en tavizsiz biçimde anlattığı konu tevhid ve bunun karşıtı olan şirktir. Tevhid bizim temel sabitemiz olduğu halde, bırakın Mûtezile ile Ehli Sünnet gibi birbirine muhalif mezhep arasındaki anlayış farkını, başlangıçta Ehl-i Hadis diye bilinen, sonraki dönemlerde Eş'arîlik ve Mâtüridîlik diye iki ayrı kol olarak ekolleşen Ehl-i Sünnet bünyesinde dahi sahih Allah tasavvurunun nasıl olması gerektiği hususunda ciddi görüş ve anlayış farkları bulunduğu müsellemdir. Allah’ın sıfatları gibi en temel ve sabit bir inanç alanında nasıl oluyor da Ahmed b. Hanbel ve Ebû Saîd ed-Dârimî gibi Selefiyye âlimleri, bazı ayetlere atıfla, “Allah’ın gökte bulunduğuna inanmak yerine Onun her yerde hazır ve nazır olduğunu söyleyen ve böyle bir inancı dillendiren kimse zındıktır, tövbeye davet edilir, tövbe etmediği takdirde öldürülür. Üstelik Müslüman mezarlığına da defnedilmemelidir” diyebiliyor?

Hicrî 3. asrın Ehl-i Sünnet inancında her yerde hazır ve nazır olan Allah inancına reva görülen muamele bu! Peki, nasıl oluyor da o asırdaki zındık ya da kâfir inancı bugünkü Ehl-i Sünnet kelamında sahih Allah tasavvuru hâline gelebiliyor? Fahreddîn er-Râzî ve diğer Sünnî müfessirler gibi semâ, gök kelimesini yücelik, kudret, saltanattan kinaye olarak tevil etmek istiyorum. Allah’ın gökte mekân tuttuğuna inanmak, sorunlu geliyor bana. Ama bizim bu inancımızı Ahmed b. Hanbel’e arz etseniz, “Kardeşim, siz zındıksınız” derdi bize.

Peki, tevhid inancı sabit olduğu halde, Allah tasavvurunda bu denli radikal değişiklikler nasıl izah edilebilir? Bunun en makul izahı zarf ve mazruf ayırımı çerçevesinde yapılabilir. Mazruf sabit, zarf değişkendir. Bu bağlamda mazruf, Cenab-ı Hakk’ın tek gerçek mâbud olarak varlığı, bütün mevcudatın rabbi, efendisi, seyidi, maliki olması, bizim de Ona her daim hamd ve şükür borcumuzun bulunmasıdır. İşte hiçbir zaman değişmeyip sabit kalan mazruf budur. Ancak Allah bu mazrufu, Kur’an’da Arabi bir zarfla ortaya koymuştur. Arabi zarftan maksat, Kur’an vahyinin nazil olduğu zaman ve zemindeki Arap toplumunun algı ve idrak dünyasıdır.

Allah kendine ait sıfatları bu tarihsel algının sınırları ve kalıpları içinde anlattı. Burada söz konusu olan sınır ve sınırlılık Allah’la değil, Onun iletişim kurduğu insan ve dille ilgili bir sınırlılıktır. Allah insanı hitabına muhatap kılmak isteyince tenezzül buyurdu; yani meramını ve mesajını Arap diliyle ve Arapların idrak seviyesine indirgemek suretiyle ortaya koydu. Kur’an’daki nüzûl, inzal, tenzil gibi kelimelerin ifade ettiği anlam ilahı ve aşkın olan mesajın tarihsel düzlemle buluşması, beşeri idrak düzeyine indirgenerek içkinleşmesidir. Bu sebeple, Kur’an’daki dil mutlak, kadim bir dil değil, belli bir beşerî tecrübe ve geleneğin, belli bir tarihin, belli bir kültürün dilidir.

Biz dil deyince genellikle insanlar arasında iletişim imkânını sağlayan bir araçtan söz ediyoruz veya dil olgusunu bu denli basitleştirerek kavrıyoruz. Oysa biz bugün merhum Mehmed Akif’in Çanakkale savaşıyla ilgili şiirini okuduğumuzda bu şiirde salt mısradan, kafiyeden, lafızdan, anlamdan çok daha derinlere inen, yüreğimize işleyen, hayalimizi süsleyen, acılarımızı depreştiren birçok şeyin varlığını hissediyoruz. “Bir hilal uğruna, ya rab, güneşler batıyor” mısraını okuduğumuzda, bu ifade bizi ecdadımıza, bu topraklar için dökülen onca şehit kanına ya da milli ve manevi duyguların mecmuuna götürür. İşte dil bâtını veçhesiyle de böyle sihirli, gizemli bir şeydir. Ama gelin görün ki biz Kur’an’daki Arabî dili ancak lafız-beyan ekseninde bir bilgi nesnesi olarak kavrıyoruz; bu dilin duygusal anlam boyutuna pek muttali olamıyoruz.

Allah kendini Kur’anda Arap dilinin hem tarihsel, hem kültürel, hem de duygusal çağrışımlarıyla birlikte anlatıyor. Mesela, kendisine sık sık “Rab” diyor; bizi de “abd” ve “ibâd” diye niteliyor. Rab derken, bir yandan seyyidlik ve malikliğini belirtiyor, bir yandan da Kureyşli müşriklerin deizmi anımsatan tanrı tasavvurlarını nefyediyor. Bilindiği gibi müşrik zihniyette, tarihe, topluma ve insanın ahlakî yaşantısına müdâhil olmayan bir tanrı tasavvuru mevcut. Müşriklerde Allah inancı var mı, var. Kâinatı Allah yarattı mı, evet, o yarattı. “Peki, Allah’ın insana hayatında yeri ve etkisi var mı, yok! Bizim mukadderatımızı tayin eden varlık, Allah değil, dehr, yani felektir. İşte böyle bir tanrı tasavvurunun insan ve toplum hayatında sahici bir karşılığı bulunmadığından, Allah, müşrik Arap toplumunun örfünde, geleneğinde ve gündelik hayatında çok önemli bir yer tutan kölelik kurumuna ait iki kelime seçiyor. Bunlardan ilki rab, yani efendi; diğeri abd, yani kul/köle.

Bu iki kelimeye metaforik bir anlam yükleyerek kendi kudretini, saltanatını, hakimiyetini ve dolayısıyla insanların hayatına müdâhil olduğunu ifade ediyor. Daha ziyade geç dönem tefsir kitaplarına ve Kur’an lügatlarına baktığınızda, rab kelimesinde terbiye, eğitme, yetiştirme anlamının ön plana çıktığı görülüyor. Oysa Fatiha suresinin tefsiri bağlamında Taberîhin tefsirine bakın, “terbiye” değil, seyyidlik ve maliklik vurgulanıyor. 

Görüldüğü gibi, Kur’an’da Allah'ı niteleyen kelimelerin özgün anlamlarında dahi çok belirgin bir tarihsellik, yerellik ve bağlamsallık söz konusudur. Bu kelimelerin ilk hitap çevresindeki muhatapların zihin ve duygu dünyalarında yoğun etki yarattığı kuşkusuzdur; dolayısıyla Kur’an’daki anlamın psikolojik boyutu da söz konusudur; ancak bu anlam boyutunun keşfi öncelikle nüzul vasatındaki tarihselliğin keşfedilmesine bağlıdır.

Kur’an, Hz. Peygamber ve ilk Müslüman neslin tarihî tecrübesiyle iç içelik arz eden hikâyesinden yalıtılmış tarzda, salt lafız-beyan ekseninde izaha muhtaç bir metin olarak algılandığında, her türlü ideolojik okumaya ve istismara açık olarak oracıkta duran bir metne dönüşüyor. Bu algıdan yola çıktığınızda, Kur’an’a ne kadar güzellik atfederseniz atfedin; ondan manevî bir lezzet almanız pek mümkün olmuyor. Emin olun, abdest alıp rahleyi önünüze çekip teberrüken okuduğunuzda Kur’an’dan alacağınız manevi lezzet, onu salt metin olarak anlama ve açıklama çabasından çok fazladır. Yoksa böyle tablet çözümler gibi tefsir faaliyetleriyle Kur’an’dan feyiz ve bereket hâsıl olmuyor. Manevî lezzet, feyiz ve bereket için Hz. Peygamber’in yaşadığı tecrübe ile Kur’an mesajının birbiriyle buluşturulması, bu ikisinin birbirinden asla ayrıştırılmaması gerekiyor.

Ulûhiyet meselesine tekrar dönersek, bu konuda sabit ve değişmez nitelikli olan husus nedir sorusuna, “Allah’ın varlığı ve birliği inancı sabit” diye cevap verilebilir. Lâkin gerek kelâmî kaygılar ve tartışmalar, gerek felsefi mülahazalar sebebiyle belli bir dönemdeki Allah tasavvuru başka bir dönemde problemli hâle gelebilir, bu durumda yeni bir tasavvur oluşturmak gerekir. Biz biliyoruz ki İmâmü’l-Haremeyn Cüveyniden (Ö.1085) itibaren haberi sıfatlar konusuyla ilgili ayetlerin tevilinde bir bakıma Mutezilenin yaklaşım ve yorum tarzı Ehl-i Sünnet geleneğinde de dikkate alınmış, hatta arş, istiva, yed gibi haberi sıfat ayetleri Mûtezilî perspektife uygun biçimde yorumlanmıştır. Ehl-i Hadis ve Selefiyye ekolünün dediği “istiva malum, keyfiyeti meçhul" demekle problem halledilmiyor. Aslında Selefiyye’nin arşa istiva konusundaki klişesi, tabir caizse topu taca atmak gibidir. Zira istivanın ne demek olduğunu biliyoruz, ama Allah nasıl istiva ediyor, onu bilmiyoruz; bu meseleyi sorup bidat çıkarmayın, demek en azından bana göre topu taca atmaktan farklı değil. Bu meseleyi sormayın, deseniz dahi insan sormadan, düşünüp tartışamadan edemiyor, sonuçta problem bir şekilde çözüm bekliyor ve az çok ikna edici bir şeyler söylemek gerekiyor.

İşte tam bu noktada tevil kaçınılmaz olarak devreye giriyor. Tevil, Kur’an vahyinin kendi tarihsel nüzul ortamındaki mesajlarını başka tarihselliklerde aktüelize etme, güncelleme ve aynı zamanda nüzul döneminde problem oluşturmayan bir hususun başka bir dönemde problem oluşturmasını bertaraf etme faaliyetidir.

Ahirete ilişkin Tasvirlerin Tarihselliği

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayıs:2 Güz 2006) yayınlanan makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an’daki tarihselliğin diğer bir şekli de ahiretle ilgili ayetlerde karşımıza çıkmaktadır. Ahiret, ilkel kavimler de dâhil olmak üzere tanrının varlığını kabul eden din ve düşünce sistemlerinin hemen hepsinde mevcut bir inanç konusu olması hasebiyle tarih-üstü bir özellik taşır. Kur’an’da çok önemli bir yer tutan ahiret, birçok ayetteki beyanlardan anlaşıldığı üzere Kur’an’ın değer terazisinde dünyadan çok daha ağır basar. İlgili ayetlere göre sırf dünyaya endekslenmiş bir hayatı oyun, eğlence, geçici bir güzellik ve hatta aldanış vesilesi iken ahiret ebedî hayat yurdudur. Uhrevî nimet-mükâfat dünyevi nimetten mutlak surette değerlidir. Bu yüzden, geçici ve süreksiz olan hayat sürekli olan ahirete tercih edilmemelidir. Dünyadaki hayat geçici ve değersiz, ahiret ise kalıcı ve değerlidir. İşte bütün bu sebeplerden ötürü Allah, dünya ve ahiret arasında tercih söz konusu olduğunda mutlaka ahiretin tercih edilmesini istemiş, aksi yöndeki tercih sahiplerini ise şiddetle tenkit etmiştir.

Bütün bunlar ahiret inancının tarih-üstü mesajlar hanesine kaydedilmesi gerektiğini gösterir.

Bununla birlikte Kur’an’ın cennet ve cehennemle ilgili tasvirleri yerel ve tarihseldir. Mesela Kur’an, müminlerin ölümden veya kıyametin kopmasından sonra daimî huzur ve mutluluk içinde yaşayacakları cenneti şöyle tasvir eder:

Allah’a yakın olan kullar cennette mücevherlerle işlemeli tahtlara karşılıklı olarak kurulup sohbet edecekler. Onların etrafında her daim hizmet veren genç uşaklar dolaşacak ve ellerinde şarap pınarından doldurulmuş ibrikler ve kadehler olacak.

İçtikleri şaraptan ne başları ağrıyacak ne de sarhoş olacaklar. Beğendikleri meyvelerden ve canlarının çektiği kuş etlerinden yiyecekler. Güzel gözlü, sütbeyaz tenli dilberler, kabuğunda saklı birer inci gibi dilberler de onların olacak. İşte bütün bu nimetler dünyada iken yaptıkları güzel işlere karşılık bir mükâfat olarak verilecek.

Onlar cennette boş, anlamsız ve günaha sokacak bir söz işitmeyecekler. Sadece, “Esenlik ve mutluluğunuz daim olsun!” sözünü duyacaklar!

Kur’an’daki tasvirler bir bütün olarak değerlendirildiğinde cenneti sonsuza dek yeme, içme ve cinsellik gibi hazların yaşanacağı bir mekân olarak telakki etmek yanlış olmaz. Zira konuyla ilgili hemen her ayette belirtildiğine göre cennet, içinde ırmakların çağıldadığı yemyeşil bir bahçedir. Bu hasbahçede müminler şarap içecekler, son derece güzel, işveli, cilveli dilberlerle birlikte olacaklar, kanepelere yaslanıp keyif çatacaklar, canlarının çektiği her meyveden yiyecekler, altın bilezikler takınıp ipek elbiseler giyecekler vs.

Bize göre cennetteki yaşam bedensel zevkleri tatminden ibaret değildir. Dolayısıyla Kur’an’da bu konuyla ilgili tasvirler yerel ve tarihsel karakterlidir. Hz. Peygamber’in ve sahabenin Mekke dönemindeki mağduriyetleri, sıkıntıları, yoksulluk ve yorgunlukları göz önüne alındığında cennetin niçin bu şekilde tasvir edildiğine ilişkin olgusal arka-plan kendini gösterecektir. Dolayısıyla, Mekke’de doğan her yeni gün müşriklerin yeni bir eziyetine maruz kalan, imanda sebat uğruna örselenip son derece bitkin ve yorgun düşen ilk nesil Müslümanların motivasyon ihtiyaçları dikkate alındığında da öte dünyadaki cennet yaşamının niçin istirahat ve keyif çatmaktan ibaret bir yaşam olarak tasvir edildiğini anlamak mümkün olacaktır.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer:2017) adlı toplantı kitabındaki konuşmasından kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an’daki beyanların tarihsel ve tarihüstü şeklindeki kategorik ayrımı uhrevî âlem meselesinde de söz konusudur. Örneğin, Kur’an’ın cennetle ilgili tasvirlerini ele alalım ve fakat bu konuyla ilgili ifadelerimi, lütfen, karikatürize etmek şeklinde algılamayın. Bilindiği gibi özellikle Mekkî sureler cennetle ilgili detaylı tasvirler içerir. Bu tasvirlerin hemen tamamı, dinlenme, istirahat, yeme içme ile ilgilidir. Buna mukabil, Medenî sureler bu tür tasvirler içermemekte, çok kere cennet, “derelerin çağıldadığı yemyeşil bahçeler/cennetler” mealindeki klişeyle özetlenmektedir. Nüzûl döneminin son safhalarında nazil olduğu bilinen Tevbe suresinin 72. ayetinde ise Adn cennetlerindeki güzel meskenlerden bahsedildikten sonra, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın bütün her şeyin fevkinde, her şeyden değerli olduğu belirtiliyor.

Mekkî ve Medenî surelerdeki cennet tasvirlerinin kemiyet ve keyfiyet açısından farklılık arz etmesi, bir gelişmeye işaret ediyor. Bu gelişmenin bir yönü Müslümanların içinde bulundukları maddi şartlarla, diğer bir yönü de manevî şartlar ya da hamlıktan olgunluğa doğru mesafe alınmasıyla ilgilidir. Kur’an kendi nüzûl süreci içerisinde okunduğunda, bu durumu tespit etmemek mümkün değildir. Ama gelin görün ki gelenekte ve günümüzde Kur an aynı anda gökten zembille inmiş ve her bir ayeti birbiriyle eşdeğermiş gibi okunuyor. Bu tarz bir okuma çok kere zihin ve idrak körlüğüne sebebiyet veriyor.

Kavramlar semitik geleneğe ait olmakla birlikte, darî, zakkum, ğıslîn, ruûsü’s-şeyâtîn gibi cehennemdeki azap unsurların çoğu hususen Hicaz coğrafyasından seçilmiştir. Daha açıkçası, zakkum ağacının veyahut zürkâ'nın bizde semiyotik/sembolik bir karşılığı var mıdır? Yok. Peki, neden yok? Çünkü bütün bunlar Arap kültürüne aittir. Ben “şeytan başı” dediğinizde ürken biri değilim. Çünkü şeytanın başına dair bir algım yok. Dolayısıyla korkum da yok. Ben darî' denen bitkiden de ürkmem; çünkü bunun ne tür bitki olduğunu bilmem; şayet çölde deve gütseydim ve devenin bu dikenli bitkiye hiç yanaşmadığını görseydim, o zaman cehennemde neyle karşılaşacağımız hususunda fikir sahibi olurdum.

Sonuç olarak, Kur’an’ın Arap toplumunun zihniyet ve pratik hayat kodlarına atıfla tasvir ettiği cennet ve cehennem gerçekten bu tasvirlerle özdeşmiş midir yoksa söz konusu tasvirler ve temsiller üzerinden bir fikir vermeye mi yöneliktir? İşte zarf ve mazruf ayrımı tam bu noktada tebarüz etmektedir. Tarihsel zarf, söz konusu tasvirlerdir. Tarihüstü mazruf ise, “tahayyül gücünüzle mutlu olmanın azami sınırlarını düşünün ve uhrevî âlemde bu sınırların çok ötesinde bir mutluluğa mazhar olacağınızı bilin.

Aynı şekilde, acı çekmenin, azap içinde inlemenin azami sınırlarını tahayyül edin ve uhrevî âlemde kâfirlerin hafsalaya sığmayacak düzeyde ağır bir azaba mahkûm olacaklarını bilin” şeklinde formüle edilebilir. Buna göre Kur’an Ra d suresinin 35. ayetindeki ifadeden de anlaşılacağı gibi cennet ve cehennemi bütün boyutlarıyla tarihüstü bir şekilde anlatıp tüketmiyor; sadece uhrevî âlemdeki mükafat ve azap hakkında bir fikir veriyor. Sözün özü, ahiret tarihüstü bir gerçeklik, bunun tasvir şekli ise tarihseldir.

Bu yüzdendir ki imam Matüridi Fâtır suresinin 33. ayetindeki ifadeyle ilgili olarak mealen şöyle diyor:

Bu ayette ziynet, süs, süslenme altın, inci ve ipek elbise gibi şeylerle ifade edilmiştir. Hâlbuki bu dünyevî hayatta altın, inci gibi süslerle süslenip ipek elbise giymek biz Türk erkekler için pek arzu edilen şeyler değildir. Fakat Arapların bu tür ziynetleri çok sevdiği bilinmektedir. Haliyle, cennet vaadi ve özendirme onlar için bu şekilde formüle edilmiştir. Kur’an’daki cennet vaatleri arasında yer alan çadır, oda gibi şeyler de aynı kabildendir. Çünkü çadır bizim yaşam kültümüzde ancak yolculuk sırasında, zaruret halinde veya evin bulunmaması ya da kalacak yer sıkıntısının olması gibi durumlarda kullanılan bir eşyadır. Evde kalma imkânı olduğunda yahut mesken bulunduğunda çadır gibi şeyler kullanılmaz. Ne var ki Araplar çadırda kalmayı sever ve hatta eve tercih eder. İşte bu yüzden çadır da cennet vaatleri arasında zikredilmiştir.

İmam Mâtûridî bunları söylerken, cenneti hafife almıyor; “Bu Arabın cennetidir, beni alakadar etmiyor” tarzında bir şey de söylemiyor. Bilakis, “Cennetle ilgili örneklerde ilk hitap çevresindeki Arap kültür kodları, dolayısıyla ilk muhatapların istekleri, özlemleri ve ihtiyaçları dikkate alınmış ve asıl mesele bu örnekler üzerinden anlatılmaya çalışılmış” demek istiyor. Bu düşünce Ra'd suresinin 35. ayetindeki ifade bağlamında Zeccâc ve Zemahşerî tarafından formüle ediliyor. Buna göre Kur’an, insanoğlunun bilgi ve idrak sınırlarının ötesindeki gaybî bir alanı, nesneler dünyasında bilinen, görünen şeylere benzetme yoluyla anlatıyor. Ne var ki biz Kur’anı baştan sona bir hukuk kodu gibi okuyup anlamaya alışkın olduğumuzdan, örnek filan bilmeyiz. Haliyle, cennete ilişkin beyanlar tasvir, temsil, örnek filan değil, bizatihi cennetin ta kendisidir. 

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an ve Tefsir Üzerine Usül (Ankara Okulu: 2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Sahih Bir Evrensellik Algısının İmkânı

Kur'an mesajındaki en temel evrensellik inanç ilkeleriyle ilgilidir. Çünkü başta Allah'ın birliği olmak üzere diğer bütün inanç ilkeleri değişken değil, sabittir. Daha açıkçası, ilâhı vahiy geleneğinin ilk dönemlerinde, sözgelimi Hz. Nuh zamanında Allah'ın teslisi, Hz. Peygamber zamanında ise tevhid akidesini vaz ettiğini söylemek imkân dâhilinde değildir. Bununla birlikte inanç ilkelerinin öz olarak sabit ve evrensel, suret (biçim, şekil, form) olarak değişken ve tarihsel olduğu söylenebilir. Çünkü söz konusu ilkelerin insanoğluna anlatım ve ifade şekli zaman ve mekâna göre değişkenlik göstermiştir. Ancak bu değişkenlik öze değil, surete taalluk etmiştir. Daha açık bir şekilde ifade edersek, mesela tevhid inancı hiçbir zaman değişmemiş, fakat bu inancın en temel umdesi olan tek ilah, tarih içerisinde Elohim, Yahve, Rab gibi farklı isimlerle anılmış, Kur'an'da ise İslam öncesi Arap toplumunun da kullandığı Allah ismi yer almıştır.

Yine tevhid inancı sabit ve evrensel olmakla birlikte, Kur'an'da Allah'a atfedilen sıfatlar, sözgelimi, ayn, yed gibi haberi sıfatlar ile Allah'ın arş ve kürsi sahibi olması, ordularının bulunması, kendini melik olarak tanıtması ve hatta gökte bulunduğuna işaret etmesi, ilk hitap çevresindeki insanların algı düzeylerine göre formüle edilmiştir.

Ahiret inancı özdür, sabittir, evrenseldir; ancak ahiretle ilgili tasvirler bu nitelikte değildir. Daha özelde söylersek, cennet özdür; sabittir, evrenseldir; fakat cennete ilişkin tasvirler yerel ve tarihseldir.

Kur'an'ın cennetle ilgili beyanlarındaki evrensel öz, Fussilet 41/31 ve Zuhruf 43/71. ayetlerde de çok veciz biçimde ifade edildiği gibi, ahirette müminlerin arzu edilen her şeye sahip olma imkânı bulunan bir hayat yurduyla ödüllendirilecek olmasıdır. Hasılı, sonsuz ve sınırsız mutluluk yurdu anlamında cennet öz ve evrensel, ipek elbise ve altın bilezik imgesi ise yerel ve tarihseldir, demekte beis olmasa gerektir. Kaldı ki Allah gerçek manada “evrensel"in cennetten öte Allah'ın rızasına ermek olduğunu bildirmektedir (Tevbe 9/72). 

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Kendi Tarihinden Okumak (Ankara Okulu: 2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Cennet ve Cehennem Tasvirlerinde Yerel ve Tarihsel Motifler

Tarihin belli bir döneminde inen ve yine ilk olarak belli bir ilk muhatap kitlesine hitap eden Arapça Kur’an’ın daha iyi anlaşılabilmesi için, genelde o döneme özgü sosyo-kültürel yapının, özelde de vahyin inişine tanıklık eden Arapların pratik yaşam tecrübelerinin ve kendilerine özgü düşünce tarzlarının bilinmesi son derece önemlidir.  Çünkü Kur’an, bütün yönleriyle yedinci yüzyılın Arabistan coğrafyasındaki bir kabileye, yani Kureyş’e ait kültürü yansıtan bir dili kullanmakta ve gerek şehadet gerekse gayb alemine dair anlatmak istediklerinin tümünü bu dilin sınırlı imkânlan ile ifadelendirmeye çalışmaktadır.    

Esasen, insan-gayb ilişkisi bağlamında düşünüldüğünde, sonlu bir alandan örnekler sunmak veya benzetmeler yapmak suretiyle sonsuzun anlatılmaya çalışılması, zorunlu bir keyfiyettir. Çünkü, insanın aşkın boyutu ya da sonsuzluk alanını kavraması mümkün değildir. İşte bu imkânsızlıktan da söz konusu alanın ona bildiği şeylere benzetmeler ve örneklemeler yapılarak anlatılması zorunluluğu doğmaktadır. Nitekim, Kur’an da -bu zorunlu keyfiyetten ötürü-bizim açımızdan gayb kategorisinde yer alan gerçekleri, algı alanımıza giren nesnelerle somutlaştırmak suretiyle anlatmaya çalışmaktadır. Ünlü müfessir Zemahşeri (ö. 538/ 1143) Kur’an’ın bu anlatım tarzını, “Muttakilere söz verilen cennetin misali...” cümlesiyle başlayan Ra‘d suresi 35. ayetin tefsiri münasebetiyle, temsilen “ algılarımıza kapalı olan şeylerle tecrübe ettiklerimiz arasında benzerlik kurmak/nesneler dünyasından örnekler sunmak suretiyle anlatmak” şeklinde formüle etmiştir.

Gaybi alana ait gerçeklikleri, nesneler dünyasına ait örneklemelerle somutlaştırmayı, dolayısıyla tarihselleştirmeyi hedefleyen bu anlatım tarzında, ilk hitap çevresi sakinlerinin lügatçesini kullanmaktan, ilahi hitaba konu olan her şeyin o toplumun özellerinden ya da onların tecrübe dünyasına ait nesnelerden seçilmesinden daha doğal bir şey olmasa gerektir.

İşte bu doğallığın gereği olarak, Kur’an'ın cennet tasvirlerine ilişkin dil kurgusunu da büyük ölçüde ilk hitap çevresine özgü kültürel ve coğrafi yapıya özgü unsurlar domine etmiştir. O kadar ki, özellikle Rahman ve Vakı’a gibi, Mekke döneminde nazil olan bazı surelerde yer alan detaylı cennet tasvirlerinde bütünüyle tarihsel ve yerel unsurlar kullanılmış; cennetin dizaynında da öncelikle nüzul döneminde yaşayan bedevi ve şehirli Arapların beğeni, istek ve arzuları öncelenmiştir.

 

Derveze, bu öncelemenin gerekçesini, “Kuran’da, cennet ile ilgili ayetlerde anlatılan nimetler, lüks vasıtalar ve kişisel zevkleri anlatan pek çok niteleme, muhatap alınan kimseler, yani Hz. Peygamber’in çevresindekiler tarafından biliniyor olmayı gerektirmektedir" şeklinde izah etmiştir.

Kuranın “Cennet" Tasvirleri

Hûriler ve Cennette Cinsel Yaşam

Kur’an’ın, cennetteki huri temasını özellikle güzellik, çekicilik ve cinsellik gibi tamamen erkeklerin zevklerini okşayacak şekilde işlemesinin neden ve niçinlerini, öncelikle vahiy tarihini çevreleyen sosyo-kültürel yapının bünyesinde aramak gerektiği kanısındayız. 

Müteşabih alana ait ebedi mutluluk yaşantısına özendirmenin muhkem dilin verileriyle formüle edildiği bu takdimde, muhatabın hayatında çok önemli bir yer tutan kadın teması yine onları cezbedecek bir kadın portresi çizilmek suretiyle işlenmiştir.

Kur’an’ın tamamen yerel ve tarihsel şartlarla, daha doğrusu nüzul dönemindeki kültürel yapıya özgü kadın ve cinsellik telafisiyle örtüşür şekilde sunduğu cezbedici cinsel özellikleri ön plandaki bu yerel huri tiplemesi, doğal olarak ilk dönem Arap Müslümanların muhayyilesinde cennetin çok zengin cinsel hazların yaşanacağı bir mekân olarak algılanmasına yol açmıştır.

Cennetteki Bitkiler ve Yiyecekler

Cennetteki ağaçlar ve cennetliklerin beslenme rejiminde önemli bir yer tuttuğu anlaşılan meyveler de hemen bütünüyle mahalli nitelikli olup evrensel bir mahiyete sahip değildir. Sözgelimi, Vakı’a suresi 28. ayette yer alan ve meallerde “düzgün-dikensiz kiraz ağacı” şeklinde çevrilen sidr, Arabistan kirazı da denilen meşhur nabk ağacının diğer ismidir. 

Klasik tefsirlerdeki bilgilerden anlaşıldığına göre, aynı surenin 29. ayetinde geçen talhin mendüd (meyveleri salkım saçak muz ağacı) ifadesindeki talh ağacı da yine nüzul dönemindeki Arapların beğenileri göz önüne alınarak cennet ağaçlan arasına dahil edilmiştir. 

Bu bağlamda müfessir Kurtubi de ‘sidr’ ve ‘talh' ağacının isminin özellikle anılmasının nedenini, “Kureyş talh ve sidr ağacının gerek gölgesini ve gerekse yeşilliğini çok seviyorlardı. Bu yüzden ilahı hitapta kendilerine beğendikleri şeylerin sözü verilmiştir” şeklinde izah etmiştir.      

Kur'an'ın cennet tasvirlerinde sık sık meyvelerden söz edilmekle birlikte, özellikle hurma ve nara atıfta bulunulmuştur. Bazı müfessirler, bu iki meyvenin adının özellikle zikredilmesini, diğer meyvelerden üstün oluşlarına bağlamışlardır. Bu, tamamıyla ön kabule mebni bir yorumdur. Zira, “hangi meyve daha güzeldir” sorusuna verilecek cevabın göreceli olduğunu söylemeye hacet yoktur. Kanaatimizce burada da yerel unsur ön plana çıkarılmıştır. Nitekim bu durum, Kurtubi tarafından şöyle dile getirilmiştir:

“Allah bu iki meyveyi özellikle andı; zira o dönemin Arapları nezdinde hurma ve narın ifade ettiği önem, buğdayın bugün bizim için arz ettiği öneme eşdeğerdi. Çünkü, onların yiyecek maddeleri genellikle hurma, meyveleri de nar idi."

Cennetteki Nehirler ve İçecekler

Kanaatimizce, cennetin yeşil bir bitki örtüsü ve sık ağaçlarla kaplı bir mekân anlamına gelmesi ve bu mekânın otuzu aşkın ayette “zeminlerinden ırmaklar akan cennetler” şeklinde tasvir edilmesi de büyük ölçüde nüzul ortamındaki iklim ve coğrafi şartlarla ilgilidir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, cennetle ilgili bu tasvirin de esas itibariyle tarihsel ve yerel karakterli olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Kurtubi şöyle demektedir:

Araplar sıcak çöl ikliminde yaşayan bir toplum oldukları için, ülkelerinde nehirler hemen hemen yok gibidir. Suya ancak (kuyuya salınan) kovalarla ulaşma imkânları vardır. İşte bu yüzden, dünyadaki durumlarının aksine cennette kendilerine son derece bol su sözü verilmiş ve yine onlara ağaçlar, gölgeler, sular ve nehirler gibi, dünyadaki bildik mesire yerlerine özgü motiflerin tasviri yapılmıştır. Keza, “bol meyveler” ifadesiyle de memleketlerindeki meyve kıtlığının aksine “cennette çok meyveler var" denilmek istenmiştir. 

Bu noktada, Razi'nin, “yüksekten akan sular/şelaleler” ifadesine yönelik izahı da anılmaya değer niteliktedir:

“Ma-i mesküb, ‘çok (su)’ anlamındadır. Çünkü su, Araplar nezdinde çok değerli bir şey olup gereksiz yere sarf edilmez. Aksine muhafaza edilir ve içilir. Binaenaleyh, onlar nimetlerden söz ederlerken, suyun bol oluşunu da zikrederler ve bu bolluğu suyun yukarıdan aşağıya dökülmesi ile dile getirirler.” 

Kuşkusuz, Kur’an’ın cennetteki içeceklere atfetmiş olduğu temiz, baş ağrıtmayan ve akla halel getirmeyen gibi vasıflar, bilahare yasaklanacak olan alkollü içkinin mü’minin pratik yaşantısında yer almaması gereken bir şey olduğuna dair ilk göndermelerdir. Bunun en somut örneği, “Onlara cennette bir kâseden içirilir ki bu şarabın kanşımında zencefil vardır"61 mealindeki ayette geçen ‘zencebil’ (zencefil) kelimesidir. Klasik tefsirlerde zencefilin içkiye katılan bir madde olduğu belirtilmiştir. Mesela Razi bu konuda şöyle demiştir: “Araplar, içecekleri şeylere zencefil katmayı severlerdi. Çünkü bu madde, içeceğe bir tür acılık verirdi. Hal böyle olunca Allah da cennet içeceğini bu şekilde niteledi."

Bu bağlamda Kurtubi’nin ifadesi de oldukça manidardır:

“Araplar içkiye kanştınlan zencefili severlerdi. Arlah da onlann bildikleri ve beğendikleri bir şeyle kendilerine hitap ederek adeta şöyle demek istedi: Eğer iman ederseniz dünyada sevdiğiniz bu şeyin aynısı size ahirette de verilecektir."

Kur’an’ın Her Döneme Hitap Eden Cennet Tasvirleri

Kur’an’da, yerel ve tarihsel karakterli cennet tasvirlerinin yanında her çağa hitap eden tasvirler de mevcuttur. Nitekim bir ayette cennet, “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde ebedi kalacakları, zeminlerinden ırmaklar akan cennetler, adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah rızası ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saadet de budur" şeklinde anlatılmıştır. Buna göre, en büyük mutluluk Allah’ın rızasıdır. 

Cennet, Zuhruf suresi 71. ayette de “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada mevcuttur...” şeklinde tarif edilmiştir. Cevzi’nin ifadesiyle Allah cennetteki nimetleri bu iki vasıf altında hülasa etmiştir: Birincisi, canların çektiği; ikincisi de gözün görmekten hoşlandığı her şey...

 

Bu nitelemenin bir başka varyantı, Fussilet suresi 30-2. ayetlerde meleklerin dilinden şöyle aktarılmıştır: “Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, bağışlayıcı ve esirgeyici Allah’ın bir ikramıdır."

Secde suresinde ise, “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını bilemezler” şeklinde bir beyanda bulunulmuştur.

Kutsi hadis olarak değerlendirilen bir rivayette de şöyle denilmiştir:

“Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insan zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım."     

   

Sonuç ve Değerlendirme

Bütün bu Kur’ani ve nebevi beyanlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Cennet, aklın kuşatması mümkün olmayan bir sonsuz mutluluk yurdudur. Ancak bundan, gnostik öğretilerdeki, insan nefsinin şu an içinde bulunduğu süfli alemden asli mekânı olan ulvi aleme yükselişinde ifadesini bulan salt soyut manevi hazlardan ibaret bir yaşantı formunu sembolize eden bir cennetten söz ettiğimiz şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Bilakis, Kur’an’ın tasvirlerinden de açıkça anlaşıldığı gibi, cennette cismani hazlardan ve maddi nimetlerden istifadeye mebni bir yaşamın olacağı aşikâr gözükmektedir. Mamafih, bu hazlar ve nimetler, Kur'an’ın örneklerdekileriyle sınırlı değildir. Zira, başından beri tekrar tekrar vurgulandığı üzere, Kur’an’ın özellikle Mekki surelerde betimlediği cennet, tamamen nüzul sürecindeki ilk muhatapların zevklerine göre dizayn edilmiştir. Buna karşın, cenneti, arzulanan her şeye sahip olunan bir yer şeklinde betimleyen ayetler çerçevesinde düşündüğümüzde, bunun zirvesinde Allah’ın rıza ve hoşnutluğunun yer aldığı sonsuz nimetlere mahal teşkil eden bir ebedi mutluluk yurdu olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür.

Mamafih, Müslümanların zihinlerindeki egemen tasavvurun, Kur’an’daki her lafzın her çağa hitap ettiği şeklindeki bir ön kabul üzerine bina edilmiş olmasından dolayı, söz konusu tikel cennet tasvirlerinin aslında yerel ve tarihsel tasvirler olduğunu söylemenin, geleneksel anlayış nezdinde hiçbir şekilde hüsn-i kabul görmeyeceği aşikardır. 

Kur'an'ın Cehennem ve Azap Terminolojisi

Kur’an’ın yetmiş yedi ayetinde geçen cehennem kelimesi, bu ayetlerin tümünde herhangi bir sözlük anlamı taşımaktan ziyade azabı hak edenlerin iskân mahalli olarak tasvir edilmiştir.

Cehennemle ilgili ayetlerde geçen isim ve sıfatların kahir ekseriyeti, ateş ve bu ateşin yakıcılığını ifade etmektedir. 

Azaba gelince; bu kelimenin semantik örgüsünde ‘şiddetli acı verme, işkence ve eziyet gibi anlamlar mevcuttur. Genellikle ilahi emirlere karşı gelenlere verilen cezanın adını ifade eder. 

Kur’an’daki tasvirlerden anlaşıldığına göre uhrevi azap salt ateşten ibaret olmayacak; azap görenler ise ateşe bağışıklık kazanmanın neticesinde sükûn bulup rutinleşen bir yaşantı sürmeyeceklerdir.   

Hiç şüphesiz, ateşe atılıp yakılmak istisnasız tüm insanlar için çok korkunç bir azaptır. Tabiatıyla bu tür bir azap Kur’an’ın ilk muhatapları için ne kadar ürkütücü ise, dünyanın bugünkü sakinleri için de aynı oranda ürkütücüdür. 

İbn Kuteybe (ö.889), Kur'an’da cehennemliklerin yiyecekleri arasında sayılan dari' (Gaşiye 6) kelimesine yönelik izahlarını şu cümleyle noktalamıştır:

“Allah bize kendi katındaki gaybiyatı, bu dünyada algıladığımız nesneler üzerinden anlatmaktadır. [Ancak) isimler aynı, manalar farklıdır.”

Evet, mana ve mahiyet farklıdır; ancak cehennemdeki azap hakkında bir fikir edinmek de mümkündür. Zira, cehennem ve azap tasvirlerinde kullanılan bazı motifler, nesneler dünyasından seçilmiştir. Bunların öz nitelikleri bizce meçhul olmakla birlikte, görüngüleri vahyin nazil olduğu coğrafyada mevcuttur. Örneğin, zakkum, Saffat suresi 64-68 ve Duhan suresi 43-46. ayetlerdeki tasvirlere göre cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaç olup tomurcuklan adeta şeytanın başlan gibidir. Arap dilinde yemek, yutmak ve bir şeyi nahoş şekilde yemek gibi anlamlar içeren zakkumun bir ağaç türü olarak Araplar nezdinde bilinip bilinmediği konusu tartışmalı olmakla birlikte, klasik tefsirlerdeki kayıtlar bu ağacın Arap Yarımadası’nda veya en azından Ortadoğu muhitinde bilindiğini ifade eden görüşün daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. Basra dil ekolüne mensup Kutrub (ö. 821)’a göre zakkum, Sina Yarımadası’ndan Arabistan’ın batı ve güney kesimine uzanan dar bir kıyı ovası konumundaki Tihame bölgesinde yetişen, meyvesi acı bir ağaç türüdür. Zakkumun sert, pis kokulu ve meyveleri ‘şeytanların başları’ diye anılan bir çöl ağacı olduğu veya öldürücü zehiri olan tüm ağaçların müştereken zakkum diye isimlendirildiği de ifade edilmiştir.   

   

Dari de gerçekte bir çöl bitkisidir. Gaşiye suresi 6. ayette geçen ve “ne açlığı giderir ve ne de besin değeri vardır” şeklinde tavsif edilen dari, Hicaz bölgesinde yetişen dikenli bir bitki türüdür. Son derece pis bir kokusu ve öldürücü zehiri olduğu belirtilen bu bitki yiyeceklerin en kötüsü ve en berbatı olarak nitelenmiştir.