Tavafın Yapılış Şekli

Şah Veliyullah Dihlevi‘nin Hüccetullahi'l Baliğa (İz:2001) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Tavafı şöyle yapar: Hacer-i Esved’e gelir, onu selamlar, sonra onun sağından itibaren yedi defa Kabe’nin etrafında döner, her defasında Hacer-i esved’i öper ya da uzaktan elinde baston gibi bir şeyle ona işarette bulunur, tekbir alır. Sonra Makam-ı İbrahim’e gelir ve iki rekat namaz kılar. 

Hacer-i esved’den başlaması şunun içindir: Tavafın başlangıç yerinin ve hangi tarafa doğru yürüneceğinin belirlenmesi gerekir. Hacer-i esved, Kâ’be’nin en mukaddes parçasıdır; çünkü cennetten inmiştir. 

Yapılan ilk tavaf esnasında remel ve ıztıbâ’ yapılır, yani seğirterek çalımlı çalımlı yürünür. Tavafın akabinde de Safa ile Merve arasında sa’y yapılır. 

Bunun çeşitli gerekçesi vardır: 

  1. İbn Abbâs’ın zikrettiği gibi müşriklerin kalplerine korku salmak, Müslümanların güç ve kuvvetlerini göstermek için böyle yapılır. Mekkeliler, “Yesrib humması Müslümanları zayıf düşürmüş,” demekteydiler. Bu durumda remel, bir tür cihâd olur. Bu gerekçe, Mekke’nin fethi ve müşriklerin Müslüman olmalarıyla sona ermiş ve bitmiştir.

  2. Allah’a tâat yolunda arzulu olunduğunu, uzun yolun ve aşırı yorgunluğun iştiyakını artırmaktan öte, azmini köreltmediğini, şevkini kırmadığını gösterir. 

 

Hz. Ömer (r.a.), gerekçesinin sona erdiği düşüncesiyle remel ve ıztıbâ’ yapmayı terk etmek istemişti. Sonra, bunların sona ermeyen daha başka gerekçeleri olabileceği mülahazasıyla düşüncesinden vazgeçti.

Hacerü’l Esved’i İstilam’ın Anlamı

Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın Hac ve Umre (Server İletişim: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

Hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; Hacerü’l-Esved’e istilâm etmek, selam vermek; “Allahu Teâlâ hazretleri ile musafaha yapıp ona bey’at etmek demektir.” buyuruyor. Hani nasıl sahabe-i kirâm Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in elini tutup; “Yâ Resûlallah! Sen Allah’ın elçisisin. Biz sana tâbiyiz, emret! Sevinçli ve üzüntülü zamanlarda, istediğimiz ve istemediğimiz hallerde biz tamamen sana tâbi olacağız. Bundan sonra senin emrine giriyoruz!” dedikleri zaman; “Allah’ın eli sizin o tuttuğunuz elin üzerindedir, Allah’a yapılmış bey’attir.” denildiği gibi Hacer-i Esved’e istilâm eden, selam veren, dokunan veya uzaktan işareten, remzen bu işi yapan insan, Allahu Teâlâ hazretlerine söz vermiş oluyor. 

Onun için millet orada birbirini kırıp geçiriyor. O uzaktan da olur. Halka ezâ vermemek daha güzel. 

Hacer-i Esved’e elini sürüyorsan sürüyorsun, öpebiliyorsan öpüyorsun. Öpemiyorsan uzaktan Bismillâhi Allâhu Ekber diyorsun. Buna istilâm etmek deniliyor. Uzaktan Peygamber Efendimiz de değneğini Bismillâhi Allâhu Ekber diye devesinin üzerinden işaret edip o da öyle yapmış. Caiz; Efendimiz de yapmış. Efendimiz devede iken değneğini işaret ederek istilâm etti. Selam uzaktan da olur. Ama şunu iyi bilelim ki biz Allahu Teâlâ hazretlerinin elini tutup musafaha yapmış insanlarız. Tüylerimizin diken diken olması lazım. 

Hadisin tam metni ve tercümesi şöyledir: “Haceru’l-Esved yeryüzünde Allah’ın yeminidir, yani sağ koludur. Allahu Teâlâ onun aracılığıyla insanlar ile musafaha eder.” 

"Secde Allahu Teâlâ hazretlerinin ayaklarına kapanmaktır.” diyor.

Hiçbir kimsenin ayaklarına kapandık mı biz?

Evelallah!

O, rükû olmasa dünyada eğilmez başlar. Müslümanın başı, kimsenin önünde eğilmez. Kimseye eyvallahımız yoktur. Kimsenin ayağına kapanmamışız ama secde Rahman’ın ayaklarına kapanma; işte öyle bir mana taşıyor. Ne kadar güzel! Ne kadar insanın tüylerini diken diken eden bir hâl! 

Manasının büyüklüğüne bakın! Millet niçin orada “İlla onu öpeceğim, diye birbirini kırıp geçiriyor?

Ne demekmiş?

Allahu Teâlâ hazretlerine el tutup musafaha yapıp; “Yâ Rabbi! Ben sana söz veriyorum, bundan sonra iyi kulun olacağım, günahlardan uzak duracağım, hacılığa uygun bir ömür süreceğim.” demek. İstilâm bu manaya geliyor, bunu da unutmayın.

Kabe'nin Çağrısı

Mustafa İslamoğlu’nun Hac Risalesi (Düşün: 2014) ve Hac ve Umre Yazıları (Düşün:2013) adlı kitaplarından kısaltılarak alınmıştır.

"Lebbeyk Allahümme Lebbeyk..."

(Buyur Allah'ım buyur! Ortağın yok Senin; emrine âmâdeyim, buyur! Hamd Sana, nimet Senden ve mülk Senin! Eşin, benzerin, ortağın yoktur senin!")

Kâbe'nin çağrısı Allah'ın çağrısıdır. Zira Kâbe Beytullahtır: İnsanlığın ilk mabedi, yeryüzünün atan kalbi, arzın arş rahminden beslendiği manevi göbekbağı... 

Rivayet olunur ki, insanoğlunun atası Âdem ve eşi " cennet" teyken, arşın Kâbesi Beytu'l-Ma'mur'u tavaf eden meleklerin tesbihi ile mest olurlarmış. Ne zamanki iradenin dünyasına 'inmişler', o seslerden mahrum kalmışlar. Varlıklarını gözlerinden yaş diye akıtmışlar. En sonunda İlâhi affa mazhar olmuşlar. Fakat içleri hep burukmuş. Çünkü meleklerin tesbihatını çok özlemişler. En sonunda Allah, Âdem'e yeryüzünde bir Kabe inşa etmesini, Âdemoğlunun bu Kâbeyi tavaf etmesini emretmiş. 

Ezraki’nin naklettiği sözlü geleneğe ait meşhur bir rivayete göre, semada meleklerin tavaf ettiği el-Beytü’l-Mamur un yeryüzündeki izdüşümüdür. Buna göre el-Beytü’l-Ma’mûr, “metafizik Kâbe” olmaktadır. Ne zaman Kâbe ve Mekke söz konusu olsa, mutlaka sözlü ve yazılı geleneğimizin kendisine atıf yaptığı ve Kâbe’nin Arştaki aslı olarak düşündüğü el-Beytul-Mamûr tasavvuru, kavramsal olarak Kur’an’a dayanır. Tur suresinin 4. ayetinde el-Beytü’l-Mamur ‘a yemin edilir. 

Tarihçi Ezraki gibi el-Beytü’l-Mamur u yedinci semada olan ve her gün kendisini yetmiş bin meleğin tavaf ettiği Kâbe’nin anası olan meta-kozmik bir mabed olarak niteleyenlerin yanında, müfessir Kadı Beydavi gibi onu tamamen mecaza hami ederek “mu minin kalbidir” diyenler de vardır.

Hacerü’l Esved

Hacerülesved, evet, hammadde olarak sadece bir taştır, fakat sembolik değeri taştan çok çok ötedir. Onun sembolik değeri Hz. Peygamber'in dilinde şöyle kristalleşmiştir: "Hacerülesved, Allah'ın sağ elidir." 

Bu sözün bir mecaz olduğunu anlamak için dil dahisi olmaya gerek yok. Sağ el Arapça'da "sözleşme, ahitleşme" aracıdır. Dolayısıyla Hacerülesved'e el sürmek, Allah'a söz vermektir.

Kâbe deyince, hac deyince ilk akla gelen insanın Allah’la sözleşmesidir. Haccın sırrı da işte burada yatmaktadır. Hac ibadetinin gayesi budur. Hacerülesved, işte bu sözleşmeyi temsil etmektedir. 

Hacerülesved bir taştır. Hz. İbrahim bu taşı tavaf başlangıcına işaret olsun diye Kâbe’nin bir köşesine yerleştirmiştir.  

Rasulullah taşı veda haccında öpmüştü, ibn Huzeyme’nin ibn Ömer’den naklettiği bir rivayet şöyle: "Rasulullah veda haccında Hacer’i önce selamladı, ardından dudaklarını yapıştırdı, uzun uzun gözyaşı döktü. Hz. Ömer de Rasulullah’ın bu davranışını kastederek bir hac sırasında Hacerülesved’i öper ve şöyle der: “iyi bilirim ki sen yalnızca bir taşsın ne zarar verebilirsin ne fayda, eğer Rasulullah’m seni öptüğünü görmeseydim vallahi asla öpmezdim. ” 

Tavaf

Tavaf, zerreden kürreye kadar bütün bir âlemin zikrine insan olarak katılmaktır. Tıpkı her atomda çekirdeğin etrafında biteviye dönen elektron, milyonlarca yıldan beri dünyanın etrafını tavaf eden ay, güneşin etrafını tavaf eden dünya gibi... 

Ve tavaf, kozmik koroya katılıp, bütün bir varlıkla birlikte o evrensel ilâhiyi dillendirmenin öbür adıdır. Sahi, şu âlemde tavaf etmeyen bir tek zerre var mı? 

Bütün bir fiziki varlık evreni özünde bitimsiz bir tavaf halinde. Her bir atom bitimsiz bir haccın faili. Atomun çekirdeği Kâbe, o çekirdek etrafında biteviye dönen elektronlar tavaf halindeki birer hacı. Dünya Kâbe, ay nurdan ihramıyla onun etrafında bitimsiz bir tavafı sürdürüyor. Güneş Kâbe, dünya onun etrafında tavaf halinde. Galaksinin merkezi Kâbe, güneş bütün bir sistemiyle onun etrafında tavaf halinde. Galaksi bilinmeyen bir merkezin etrafında tavaf halinde... 

Kozmos, bütün bir evrenin tavaf halidir. Eğer bu tavaf durursa "kaos" olur.

Sevgili Peygamber'in ifadesiyle "anadan doğduğu günkü gibi" olmaktır tavaf. O dönenceye katılmak, kozmik koroda evrensel İlâhiyi söylemektir. 

Tavaf daire çizmek, daire çizmek zamanı sonsuz kılmaktır. Çünkü daire sonsuzu temsil eder. 

Fizik âlem tavaf halinde. Ya metafizik âlem? 

Hiç kuşkunuz olmasın ki, o âlemin sakinleri de tavaf halinde. 

Tavafta

Ali Şeriati’nin Hac (Şura: 1991) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

Kabe İle Karşılaşma

Mescid-i Haram'ın eşiğindesin. İşte Ka'be, karşında durmakta! Geniş bir alan ve ortada boş bir küpten başka hiçbir şey yok! Ansızın vücudunu bir titremedir kaplıyor! Hayret ve şaşkınlık içinde kala kalıyorsun! Şurada hiç kimse yok, burada... hiçbir şey yok... hatta seyredecek bir şey bile yok!

Boş bir oda! o kadar!

İmanımızın, aşkımızın, namazımızın, hayatımızın, ölümümüzün kıblesi gerçekten bu muydu?  

Birdenbire sükût-i hayale uğruyorsun! Burası da neresi? Nereye geldik acaba? Sarayı bilirim: saray, sanatkârâne bir mimari güzelliktir! Tapınağı bilirim: yüksek ve celalli tavanlar altında kutsal görkem ve ruhanî sükût, baştan başa güzellik ve sanat! Anıtı bilirim: büyük bir şahsın, dahî bir kahramanın defnedildiği yer...!

Bütün bunları bilirim ama peki burası ne...? Üstü açık bir meydanın ortasında boş bir oda! Ne mimarî, ne sanat, ne güzellik, ne hat, ne çini ve ne de alçıyla sıvama var burada!...

Ziyaret edeceğim, yad edeceğim, eşiğine varacağım bir Peygamber kabrinde, bir İmamın mezarında, bir pakın türbesinde, bir büyük insanın kabrinde dahi dikkatlerimi çekecek, hislerimi kendine bağlayacak bir nokta, bir çehre, bir gerçeklik, bir nesnellik ve nihayet bir kimse, bir şey veya bir yer bulunur.

Oysa burada hiçbir şey yok, hiç kimse yok.

Tabii birdenbire anlıyorsun ki bu ne güzel bir şey! Gerçekten çok geçmeden bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu anlıyorsun. İyi ki hiç kimse yok, hiçbir şey yok, duygularımı kendine çeken hiçbir işaret yok. Aniden Kabe'nin bir dam olduğunu, bir uçuş çatısı olduğunu hissediyorsun. İhsasın hemen Ka'be'yi bırakıp fezada uçuyor.

İşte o anda "mutlak"ı hissediyorsun!

"Ebediyyet'i hissediyorsun.

Ne iyi burada hiç kimsenin olmaması. Ka'be'nin boş olması ne kadar güzel bir şey!

Ve sen artık yavaş yavaş anlıyorsun, "ziyaret"e gelmediğini. Anlıyorsun ki sen Hacca gelmişsin, burası, senin konak başın değildir. Ka'be, "yolun kaybedilmemesi için bir işaret taşıdır". Bu sadece bir alâmet idi. Sadece sana yön gösteren bir "ok işareti"ydi. Sen haccetmişsin, yöneltmişsin; ebediyyet'e mutlak yöneliş, hareket, O'na doğru ebedî hareket. Elbette Ka'be'ye kadar değil; zira Ka'be yolun sonu değil, tersine başlangıcıdır.

Ka'be yeryüzünde bir simge, Allah'ın evrendeki bir sembolü.

Mekke yakınındaki "Acun" dağından kopartılıp getirilmiş siyah taş parçalarını, sade; sanatsız, tekniksiz ve süssüz bir biçimde üst üste koymuşlar, hepsi o kadar!

Ya adı, vasıfları ve lakapları ne? "Kabe"!

Bir "küp"! Hepsi bu işte!

Peki niçin "küp"? Niçin böyle sade, gösterişsiz ve süslememiz? Ne için böyle?

Allah, "şekil"sizdir, "renk" sizdir, "benzer"sizdir. İnsanoğlunun tercih ettiği, gördüğü ve tasavvur ettiği her türlü model ve tarz, Allah değildir. Allah'a özgü de olamaz.

Allah "mutlak"tır, "yön"süzdür.

O'nun karşısında yön tutan "sen"sin.

Gerçekten sen Ka'be yönündesin, ancak Ka'be'nin yönü yoktur.

Remz, Allah değildir.

"Yönsüzlük" yeryüzünde nasıl gösterilebir?

Sadece "bütün birbirine zıt yönleri" bir araya getirmek suretiyle. Ta ki her yön, kendi zıt yönünü ortadan kaldırsın ve böylece zihin, ondan "yönsüzlüğü" anlasın, ona yönelebilsin.

Bütün yönler, toplam kaç tane?

Altı!

Bütün bu altı yönün hepsini kendinde toplayan tek şekil nedir?

Küp!

Küp, yani bütün yönler.

Ve tüm yönler, yani yönsüzlük! O'nun tıpkı simgesi!

Ka'be!

Ka'be'de hangi yöne dönerek namaz kılarsan, Allah'a doğru namaz kılmış olursun. Ve Ka'be'nin dışında da her ne yöne yönelirsen, O'na yönelmiş olursun.

Ka'benin dışında her şekil, ya kuzeye dönüktür, ya güneye. Ya doğuya doğru uzanmıştır. Ya da batıya. Ya yere yöneliktir ya da göğe.

Ka'be ise birine değil hepsine, bir yere değil her yere yönelik.

"Bütün yönlülük" veya "yönsüzlük", Allah! O'nun sembolü! Ka'be!  

Ne görüyoruz? "Aklımız" almıyor!

Haceru'l-Esved ve Bîat

"Hacerü'l-Esved rüknü"nden başlamalısın tavafa. Buradan girersin dünyanın sistemine; halkın girdabında insanların arasına. Bir damla gibi yok olur, kalırsın. Kendi yörüngeni bulur, kendi hareketini başlatırsın. "Merkeze" yerleşir, yörüngeye oturursun, Allah'ın yörüngesine, ama halkın arasında!

Öncelikle Hacer'ül-Esved'e "dokunmalı"sın. Sağ elinle Hacer'ül-Esved'i sıvazlamalı ve hiç vakit kaybetmeden kendini girdaba atmalısın.

Bu taş, "el"in sembolüdür, sağ elin. Kimin eli bu el? Allah'ın sağ eli.

"Hacer-i Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir"!

Yalnız bir insan, yaşayabilmek için; yalnız bir kabile, çölde barınabilmek için, kabile reisiyle, kabilelerle andlaşma yapar, kabile reisi veya kabilelere müttefik olurdu. Dostluk anlaşması, himaye anlaşması. Fertler, bir iş bir ülkü adına bir rehberle anlaşma yaparlardı. Bu anlaşmanın adı, biat idi.

 

Biat nasıl mı yapılırdı? Şöyle:

Bir kabile reisi veya bir liderle biatleşmek istediğin zaman sağ elini uzatırdın. Reis veya rehber, sağ elini, senin sağ elinin üzerine koyardı. Böylece sen ona biat etmiş, onunla müttefik olmuş olurdun.

Geleneğe göre, sen elini biat için bir kimsenin eline koyduğunda, önceki biatlardan kurtulurdun.

Allah, sağ elini sana uzatmış; sen de sağ elini uzat, O'na biat et. O'nunla müttefik ol. Önceki bütün ittifak, anlaşma ve bağları at, iptal et. Elini, zer u zor ve hile ile biat için uzatmaktan, yeryüzü ilahları, kabile reisleri, Kureyş eşrafı, patronlar ve köşk sahipleriyle anlaşmaktan, evet bunların hepsinden uzak dur; bırak onları, özgür ol.

Allah'a el verdin. "Fıtrat mîsakı"nı yeniledin. "Sorumlu" hale geldin. Allah'la müttefik oldun. Harekete geç, halka katıl, yörüngeni bul... Tavaf zamanıdır, gir öyleyse tavafa!

Tavaf

İşte Ka'be! Bir girdabın ortasında. Haykırıp gürleyerek Ka'be'yi tavaf eden bir girdabın. Ortada sabit bir nokta. Ondan başka her şey çevresinde hareket halinde, daire çiziyor.

Sonsuz sabitlik ve sonsuz hareket!

Ortada bir güneş ve çevresinde her biri bir yıldız, kendi yörüngesinde, daire çizerek güneşin etrafında dönüyor.

Sebat, hareket ve düzen! = Tavaf!

Hareket içinde bir zerre; her dem, bir yerdesin, ebedî bir devinimsin. Yalnızca bir "tarz"sın ve her an "bir" tarz içindesin. Daima değişim halinde, oluş halindesin, değişmekte, olmadasın. Tavaftasın. Fakat her zaman ve her mekanda "O"nunla, Ka'be ile arandaki mesafe sabittir! Uzaklığın ve yakınlığın, bu dönen dairede hangi ışını seçeceğine bağlıdır. Uzak veya yakın, fakat Ka'be'ye asla yapışmıyorsun, asla Ka'be'nin yanıbaşında durmuyorsun. Çünkü durmak yok; senin için sabitlik yok, durağanlık yok.

İnsanların oluşturduğu girdap, Ka'be'nin çevresinde dönüyor. Açık olan, görünen sadece insandır.

Ne görüyorsun? Ka'be duruyor: çevresinde ne var? Beyaz bir sel, tek vücut, tek renk, tek tarz, gösterişsiz, kibirsiz, ferdîliği seçkin ve ayrıcalıklı kılan hiçbir işaret ve alâmet-i farikası yok. Hiç kimse tanınamaz burada. Burada sadece "küllî" olanı görebilirsin… Hasan ya da Hüseyin, kadın ya da erkek, doğulu ya da batılı her kim olursa olsun burada gerçekliklerin hepsi yok olmuştur. Şimdi Ka'be'nin etrafında, sadece insandır tavaf eden halktır! Gerisi hiç!

Niçin duruyorsun öyle, ey şebnem? Kendi düzeniyle yaratılış düzenini ifade eden bu boş sedalı dalgalı girdabın kenarında niçin beklersin? Gel, bu girdaba katıl, adım atarak ilerle!

Şimdi artık yaratılış düzeninin bir parçası oldun. Bu sistemin yörüngesine oturdun. Dünya güneşinin çekim alanına girdin. Soldan sağa dönen bir yıldız gibi tavaf yapıyorsun. Allah'ın çevresinde tavaf yapıyorsun. Dönüyor, dönüyor ve nihayet bir hiç olduğunu hissetmeye başlıyorsun. Artık kendim hatırlamıyorsun. Var olan, yalnızca aşktır: aşkın cazibesi. Sen ise bir "meczûb"!

Dönüyor, dönüyor, "hiç" diye bir şey olmadığını, ancak "O"nun var olduğunu, kendinin yokluk olduğunu, "kendi varlığım hisseden bir yokluk" veya Kendi yokluğunu hisseden bir varlık" olduğunu hissediyorsun.

Dönüyor... dönüyor, bir "nokta" olduğunu hissediyorsun.

Özgürlükten daha üstün, daha öte bir şey: bizzat kendi kendine seçtiğin cebir!

Aşk zirvesine ermiştir. Aşk mutlaka ermiştir. Ve sen kendini kendinden tecrit ettin. Soyutladın, soyut oldun. Anlıyorsun ki zerre zerre onda eriyor, zerre zerre onda yok oluyorsun; baştan başa aşk oluyor, kendini feda ediyorsun!

Aşkı, hareketle izah etmek isteseler, nasıl izah ederler? Acaba bu hareket, nasıl bir şey?

Kelebek, öteden beri bize öğretmedi mi!

Ka'be aşk merkezidir. Sen ise bir pergel merkezisin ve bu dairede sersem olmuşsun!

Yedinci turun sonunda tavaftan çıkarsın. Yedi mi dedin?

Evet!

Burada yedi, altı+bir değildir. Burada yedi sonsuzdur; daima halkın geçiş yerinde O'nun evinin çevresinde dönüyorum. Bu haccdır, ziyaret değil.

Mâkâm-ı İbrahim

Şimdi sıra Makam-ı İbrahim'de iki rekat namaz kılmaya geldi.

Burası neresi? Makam-ı İbrahim: üzerinde İbarihim'in ayak izlerinin bulunduğu bir kaya parçası. İbrahim, bu taşın üzerine çıkarak Hacer'ül-Esved'i yerine koymuştur.

Evet, İbrahim, bu taşın üzerinde durmuş ve Ka'be'yi inşa etmiştir.

Ne kadar sarsıcı değil mi?  

Yani ayak, İbrahim'in ayağını koyduğu yerde durmaktadır. Kimin ayağı senin ayağın!

Vay be! Bu Tevhid insanın başını neler getiriyor, insana neler yapıyor! Ne kadar zor ve çetin! Bazen seni bir hiç yapıyor, bazen her şey. Bazen senin "sen olmaklığına" tahammül edemiyor, seni çamura batırıyor, bazen melekûtun zirvesine çıkartıyor ve Allah'la diz dize oturtuyor, Allah'ın özel Haremine götürüyor, Allah'ın çok yakını yapıyor, Allah'ın benzeri olarak görüyor. Sana vuruyor, çarpıyor, eziyor, yok ediyor, eritiyor, tahkir ediyor, boynuna kölelik boyunduruğu geçiriyor, alnını toprağa secde ettiriyor ve sonra da seni çağırıyor: Ey dost! Ey arkadaş! Benim yalnızlık dostum, haremimin mahremi, sırdaşım, emanetçim, muhatabım, yaratış gayem, özel dostum...!

Bir saat önce, tavaf girdabının kenarında durmuş, azar yağmuruna tutulmuştun. "Senlik" içinde durmuş, kendi ferdiyetinin ayağı üzerinde karar kılmış, halkın dışında, halkı seyretmiş olan seni değersiz bir zerre olarak görüyor, "pis kokulu bir çamur", "kuru kil", "çanak çömlek yapımında kullanılmanın dışında bir işe yaramayan toprak parçası" ve "sel artığı çamur" olarak...

Sonra ne olur?

Ve şimdi bir saat sonra, yani Tavaftan sonra…Şimdi bir İbrahim oldun!

Mâkâm-ı İbrahim'de duruyorsun. İbrahim'in ayak bastığı yere ayağını koyuyor, karşısına geçiyor, O'na kulluk ediyorsun.

Sen İbrahimsin artık!  

Ve sen, şimdi işte "Makam-ı İbrahim"desin. İbrahim'in ayaklarını koyduğu yere basıyorsun. İbrahim'in yükseliş merdiveninin en son basamağındasın. İbrahim'in Mirac'a çıkışının en yüksek noktasındasın, Takarrübde İbrahim'e en yakın mesafedesin: "Makam-ı İbrahim"de!