Tasavvufun Kökleri

Tasavvuf  İslam’ın içinde midir, dışında mıdır?

İslam’ın bir parçası mıdır, ya da İslam dışı kültürlerin İslam’a entegre olması ile mi ortaya çıkmıştır?

 

Zaman içinde “karmaşık” ve “anlaşılamaz” bir hale gelmiş olan kavramları anlaşılır hale getirmenin - zor olsada- en uygun yolu, onun tarih içindeki değişimini anlamaktan geçiyor. "Bilim", "felsefe", "din" gibi "tasavvuf" terimi de bu grup içinde yer alıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tasavvuf gerçekte nedir?

Hz. Peygamber'in yada sahabenin hayatında tasavvuftan söz edilebilir mi?  

 

Sorunun cevabı ne arandığına göre değişiyor. Tasavvuf diye bir terim ne Hz.Peygamber ne de Sahabe döneminde bilinmiyordu. Bu yüzden kavram yerine kavramı oluşturan unsurları tespit edip araştırmaya başlarsak herhalde daha doğru bir sonuca varmak mümkün olacaktır.

 

Eğer tasavvufun en azından bir kısım temel unsurları Hz. Peygamber'in ve onu takip edenlerin hayatlarında görülebiliyorsa, zaman içindeki değişmeleri doğru bir şekilde takip etmek ve karar vermek mümkün olabilir. Karar verirken, tasavvufu sadece dini bir müessese olarak ele almak yerine büyük bir bölümünü "ihtiyaçlarla" ve "deneyimlerle" şekillenen bir kültür olarak değerlendirmek de sanırım yanlış olmayacaktır. Bu bakış açısı ile sonradan geliştirilen herşeye olumsuz bakmatan da uzaklaşılabilir. Nasıl, fıkıh, tefsir, kelam gibi alanlarda "ihtiyaçlar" ve "deneyimler" doğrultusunda bir çok gelişme ortaya çıktıysa, tasavvuf alanında da benzer gelişmelerin olması anlaşılabilir hale gelecektir. Farklılıkları, kategorik olarak kabul ya da red etmek yerine, İslam’ın genel prensipleri çerçevesinde değerlendirmek herhalde daha faydalı olacaktır. Örneğin, tarikatlarde görülen kıyafetler, bir kısım kurallar, hatta tarikatlerin bizzat kendileri bizzat kültürel ihtiyaçlar sonucu ortaya çıkmış yapılar olarak görülebilir.

 

Tüm bunlara rağmen tasavvufun hiçbir unsuru ne Hz. Peygamber ne de Sahabe hayatında görülemüyorsa, kaynağını dışarıda aramaktan başka çare de kalmayacaktır.

 

Tasavvufun hangi unsurlarını temel unsurlardan kabul edip İslam’ın doğuş döneminde aramaya çalışacağız? Bu unsurlara ait bir kısım izler bulsak bile bu yeterli olacak mıdır? Yoksa ilk dönem İslam toplumunun genelinde rastlanan uygulamalar mı aramamız gerekir?

 

Sahabelerin hepsi –birçok çevrede kabul edildiği gibi- aynı zamanda en büyük mutasavvıf olarak kabul edilebilir mi? Ayrıca böyle olmaları gerekiyor muydu ve böyle mi oldu?

 

İnanç esasları, farzlar, helaller ve haramlar İslam’ın sınırlarını belirler. Bu sınırlar her müslüman için geçerlidir. Fazlası ise tavsiye edilmiş ama zorunlu tutulmamıştır.

 

Ebu Abdullah Cabir bin Abdullah el Esari (r.a)’den rivayet edildi ki: [1]

Bir adam rasululah (s.a.v)’e sordu ve dedi ki: “Farz namazları kılsam, ramazan orucunu tutsam, helalları helal, haramları haram kabul etsem, bundan daha fazla yapmasam cennete girer miyim?”

“Evet”, buyurdu.

Bunu Müslim rivayet etti.

 

Talha bin Ubeydullah’tan rivayet edildi:[2]

Saçı dağınık bir bedevi rasulullah (s.a.v)’a geldi ve dedi ki: “Ya rasulullah, Allah bana namazdan neyi farz kıldı? Bana haber ver.

Buyurdu ki: “Beş vakit namaz, ancak nafile yapman müstesna.”

Dedi ki: “Bana haber ver, Allah bana oruçtan neyi farz kıldı?”

Buyurduki: “Ramazan ayı, ancak nafile yapman müstesna”

Dedi ki: “Allah zekâtta bana neyi farz kıldı?”

Rasulullah (s.a.v) ona islamın şeriatlarını haber verdi.

Adam dedi ki: “Sana hak ile ikramda bulunana yemin ederim ki, hiçbir nafile yapmam, Allah’ın bana farz kıldığı şeylerden de hiç birini eksik yapmam.”

Rasululah (s.a.v) buyurdu ki: “Doğru söylediyse kurtuldu veya doğru söylediyse cennete girdi”

Bu lafız Buhari’nindir.

 

Yukarıda verilen örneklerdeki kişilerin, Hz.Peygamber(sav) ile doğrudan görüşen kişiler olduğuna dikkat çekmek istiyoruz; yani sahabeydiler ama sahabe oldukları için, daha sonraki dönemde gelen ve Hz. Peygamber’i (sav) görme imkânına kavuşamayan en abid, zahid zatlardan daha fazlasını yapmaya talip olmamışlardı.  

 

O zaman olduğu gibi bu zaman gelinceye kadar da "fazlası" tercihe bırakılmıştır. Bu bakış açısıyla, tasavvufu “fazlasına talip olanların yolu” olarak tanımlamak herhalde yanlış olmayacaktır. Yine bu tanımdan yola çıkılarak tasavvuf her dönemde “gıpta edilen” ama “az tercih edilen” bir yol olmuştur. Fazlasına talip olanlar övülür ama talip olmayanlar kınanmaz.

 

Tasavvufun temel unsurları ele alındığında sahabelerden bazılarının ön planda olduğu hemen görülecektir. Sahabe döneminde de herkes bu yola talip olmamış ama talip olanlara gıpta ile bakılmıştır. Bu açıdan, tüm ilk dönem İslam toplumunu değil ama bu anlayışı temsil eden örnekleri ele almak herhalde yanlış olmayacaktır.

 

Biz de öncelikle Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendi hayatında ve sahabe arasında bu konuda örnek olarak ele alınabilecek kişilerin anlayışları içinde aşağıdaki unsurları aramaya çalıştık.

 

Zühd ve İbadet

Tasavvufun, bir zühd hareketi olarak başladığı çoğu otorite tarafından dile gertirilir. Aslında, zaman zaman farklı alanlara sapmalar olsa da zühd, bugüne kadar tasavvufun en belirleyici unsurlarından biri olmayı sürdürdü. “Dünyaya değer vermeyip ahiret hayatını ön planda tutarak yaşamak” olarak özetlenebilecek bu anlayış nasıl ortaya çıktı? Bunda Hz. Peygamber’in payı ne oldu? Sahabe, bunu nasıl anladı?

 

Ahlak

Tasavvufun en belirleyici unsurlarından biri deruni bir ahlak anlayışı olsa gerek. Böyle olmakla birlikte hem Hz. Peygamberin hem de sahabenin ahlak anlayışını ele almak bu çalışmanın alanını oldukça genişletecek ve asıl amaçtan uzaklaştıracaktı. Dolayısıyla ahlak konusuna nerdeyse hiç değinmemeyi daha uygun bulduk. Özel durumları dolayısıyla sadece, tasavvufi ahlakın önemli ögelerinden olan tevekkül, korku ve hüzün kavramlarını araştırmakla yetindik.

 

Tevekkül, Korku ve Hüzün

Daha sonraki yüzyıllarda daha arka planda kalsa da 10. yy’a kadar olan dönemde tevekkül korku ve hüzün unsurlarının tasavvuf açısından oldukça belirleyici olduğu görülür.  Acaba, bu unsurların sahabe döneminde izlerine rastlanabilir mi?

 

Zikir

Zikir, Kur’an’da da geçen bir kavram durumunda ama Kur'an'da çok farklı şekillerde kullanıldığı görülüyor. Bu durum, acaba kavramın gerçekten çok farklı anlamlara gelmesinden mi kaynaklanıyor, yoksa tüm kullanımlar aslında tek bir konuya mı işaret ediyor? Bu sorulara cevap aramak için zikir konusu ayrı bir çalışmayı hak ediyor.

 

Yine de bu detaya girmeden, zikir konusunu da belirleyici unsurlar arasında değerlendirdik. Özellikle tarikatler döneminden sonra zikrin tasavvufun en önemli unsurlarından birisi haline geldiği görülür. Bu açıdan Hz. Peygamber’in ve Sahabe’nin zikir konusundaki yaklaşımlarını bilmek önemli.

 

Olağanüstü Haller

Her ne kadar kerametin tasavvufun olmazsa olmaz unsurlarından biri olmadığı tüm temel kaynaklarda belirtilse de tasavvuf gündeme gelince ilk akla gelenlerden birisi yine de keramet oluveriyor.

 

Hz. Peygamber'in kerametleri var mıydı?

 

İslam inanç sistemi içinde peygamberlerden sadır olan olağan üstü haller keramet olarak isimlendirilmez. Mucize olarak değerlendirilir ve ayrı bir kategoride ele alınır. Dolayısıyla, Hz. Peygamber'in hayatında keramet aramak uygun bir yaklaşım olmayacaktır. Yine de Hz. Peygamber'den sadır olan olağan üstü durumlara örnekler görmek isteyenler,

Kültür Sayfası>İslama Giriş > İman> Peygamberler>Hz.Peygamberin Mucizelerinden Örnekler

bölümüne bakabilirler.

 

"Sahabe arasında olağansütü durumlara rastlanılıyor muydu" sorusu ise yine cevap aramaya değer bir alan gibi görünüyor.

 

 

Dipnotlar

[1]http://www.kuranvehadis.com/node/1881

[2]http://www.kuranvehadis.com/node/1881