Olağanüstü Haller

 

 

 

 

 

 

 

 

Berâ b. Mâlik

Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:[1]

Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu­lar: “Giyeceği eski ve vücudu zayıf nice kimseler vardır ki, eğer Al­lah’a yemin etseler, Allah (c.c) yeminlerinin gereğini yerine getirir. Berâ b. Mâlikde bunlardandır".

 

Bir defasında Berâ (r.a) müşrik bir grupla karşılaştı. Müşrik­ler müslümanlara eziyet etmekteydi. Arkadaşları Berâ’ya: “Ey Berâ! Hz. Peygamber (s.a) senin için, Allah (c.c)’a yemin ettiğin takdirde yemininin gereğinin yerine getirileceğini söyledi. Öyleyse ne duruyorsun Allah (c.c)’a yemin ederek dilekte bulun!’ dediler.

Berâ şöyle niyaz etti: “Ey Rabbim! Şu kâfirlerin boyunlarını teslim almak için, adı­nı anarak sana niyazda bulunuyorum”.

Müslümanlar müşriklerin işini bitirdi. Fakat Berâ (r.a) şehit edildi.

 

İbn Abbas (r.a) anlatıyor:[2]

Resûlullah'ın (s.a) ashabından biri kabir olmadığını sandığı bir yere çadır kurdu. Bir de baktı ki; mezardaki bir insan Tebâreke sûresini okuyor. O kimse Tebâreke suresini sonuna kadar okudu. Bunun üzerine sahabi Peygamber Efendimiz’in yanına geldi ve bu durumu ona haber verdi. Resûlullah (s.a) dinledikten sonra şöyle buyurdu:"Tebâreke suresi men edicidir. Okuyanı cehennem azabından kurtarır."

 

Alâ b. Hadremi

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:[3]

Peygamber Efendimiz, Alâ b. Hadremi’yi (r.a.) Bahreyn’e gönderdiği zaman ben de yanında gitmiştim. Onun üç hâdisesini müşâhede ettim ki bunlardan hangi­sinin daha ilginç olduğunu kestiremiyorum! Şöyle ki,

Denizin kıyısına vardığımızda bize: «Bismillah deyin, de­nize dalın,» dedi. Biz de besmele çekip denize daldık ve karşıya geçtik. Su develerimizin tabanlarını (diğer bir rivâyette, atlarımı­zın çullarım) bile ıslatmamıştı.

Geri döndüğümüz sıra yanımızda su kalmamıştı. Bir çö­lü geçerken susuzluktan yakındık. Bunun üzerine iki rekât namaz kılıp duâ buyurdu. Tam o esnada kalkan gibi bir bulut beliriverdi ve kırbasının ağzını sarkıttı (kovadan boşanırcasına yağmur yağ­dı). Hem kendimiz içtik, hem de hayvanlarımızı suvardık.

Alâ (Ömer’in hilâfeti döneminde) ölünce kendisini bir kumluğa gömüp yolumuza devam ettik. Çok uzaklaşmadan: «Cana­varlar gelir, kendisini yerler,» diyerek geri döndük. Fakat onu kab­rinde bulamadık.

 

Enes (r.a.) anlatıyor:[4]

Ömer (r.a.) bir ordu hazırlayıp başına Alâ b. Hadremî’yi (r.a.) getirdi. Ben de ordudaydım. Savaşacağımız yerlere vardığımızda düşman kendilerine doğru ilerlediğimizi ha­ber alarak su kuyularını mahvetmişti. Hava çok sıcaktı, susuzluk ve sıcak bizi ve hayvanlarımızı kasıp kavurdu. Günlerden cuma idi. Güneş batıya yöneldiğinde bize iki rekât namaz kıldırıp elle­rini göğe doğru uzattı ve: "Ey Alim! Ey Halim! Ey Aliyy! Ey Azîm! Biz senin kullarınız, senin yolunda senin düşmanınla savaşıyoruz, bize yağmur gönder, içelim, abdest alalım. Biz ayrıldığımızda ise ondan başkalarını faydalandırma, bize düşmanına ulaşacağımız bir yol halk eyle" diye yalvardı.

Gökte en ufak bir leke göremiyorduk. Vallahi Alâ (r.a.), daha ellerini indirmeden Allah bir rüzgâr gönderdi, bulut yarattı, bu­lut yağmur boşalttı, çay ve sel yatakları doldu. Biz içtik, hay­vanlarımızı suvardık ve yanımıza da aldık.

Sonra düşmanımızın üzerine yürüdük. Baktık düşman halici aşarak adaya geçmişler. Halicin ağzında durdu ve "Yâ Aliyy! Yâ Azîm! Yâ Halim! Yâ Kerim!"diye yalvardıktan sonra bize "Haydi, Allah’ın adıyla geçin!" dedi.Biz de geçtik. Su hayvanlarımızın tırnaklarını bile ıslatmamıştı. Az bir süre zarfında düşmanı kuşattık, karşı koyanları öl­dürdük, koymayanları esir aldık.

Sonra tekrar halicin önüne gel­dik. Alâ (r.a.), yine aynı şekilde duâ etti. Karşı yakaya geçtik. Yine su hayvanlarımızın tırnaklarını dahi ıslatmamıştı...

 

îbn Kesir’in «el-Bidâye»de yazdığı diğer bir tesbitinde,

Ebû Bekir’in (r.a.) mürtedlerle savaşmak üzere Alâ b. Hadremi’yi Bahreyn’e gönderdiği, bir devenin askerlerin yiyecekleri, içeçekleri ve çadırlarıyla birlikte kaçıp sonra döndüğü, Allah’ın ordu için büyük bir tatlı göl yarattığı kaydedildikten sonra Alâ’nın ma­iyetindeki orduya: «Haydi gelin, Dârin’deki düşmanlarla savaşma­ya gidelim,» dediği, bunun üzerine gemilere binmek üzere sür’atle yol alarak sahile vardıkları, mesafenin çok uzak olduğunu,' gemi­lerle gittikleri takdirde Allah düşmanlarım ellerinden kaçırabilecek­leri düşüncesiyle: "Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ey Hakim! Ey Kerimi Ey Ahad! Ey Samed! Ey ezeli diri! Ey hayat bahşeden! Ey zâtıy­la kaim! Ey Celâl ve kerem sahibi! Senden başka tanrı yoktur. Ey Rabbimiz!" diyerek atını denize sürdüğü, askerlerinin de aynı şekilde duâ ederek atlarını denize sürmelerini emrettiği ve böyle yaparak yumuşak bir toprakta yürürcesine Allah’ın izniyle körfezi geçtikleri, suyun develerin tabanlarına, atların dizlerine varmadığı, gemi ile bir gün bir gecede alınacak bir mesafeyi kısa sürede kat ederek karşı yakaya vardıkları, düşmanla çarpışıp yendikleri, ga­nimetleri toplayıp yine aynı şekilde geri döndükleri ve bütün bun­ları bir günde yaptıkları belirtilmiştir.

 

Temim ed- Dâri

Muâviye b. Harmel anlatıyor:[5]

Medine’ye gelmiştim, Temim ed- Dâri (r.a.) beni yemeğe götürdü. Üç gün mescidde kalmıştım, bir lokma verilmemişti. Bunun için çok yedim, fakat yine de doyma­dım. Bir gün Harre’de (yerden) bir ateş çıktı.

Ömer (r.a.), Temim ed-Dâ,ri’ye (r.a.), "Kalk, ateşi söndür" dedi.

"Ey Mü’minlerin Emiri! Ben kimim ki? Ben neyim ki?" dediyse de Hz. Ömer’in ısrarı üzerine kalktı. Ben de peşlerine takıldım. Ateşin yanına vardılar. Temim ed-Dârî ateşi şöyle eliyle bir ara­ya toplamaya başladı, derken ateş vadiye girdi. Temim de ateşin arkasından vadiye girdi.

Ömer, "Gören görmeyen gibi değildir" diyordu.

 

Kıssayla alâkalı diğer bir rivayette Muâviye b. Harmel anlatıyor:[6]

Medine’ye Ömer’in (r.a.) yanına geldim ve "Ey Mü’minlerin Emiri! Hakkımda kesin bir karar verilme­den tevbe ederek gelen biriyim" dedim.

"Kimsin?" dedi.

"Müseylime’nin damadı Muâviye b. Harmel’im" dedim.

"Peki, git, Medine halkının en hayırlısına konuk ol" dedi.

Ben de Temim ed-Dârî’ye misafir oldum...»

 

Diğerleri

Salih İbnü Mismâr (rh)'dan: [7]

Resulullah (sas), Haris İbni Mâlik (ra)’e: "Nasılsın Yâ Haris?" diye sordular. O da: "Mü’minim yâ Resulallah!" diye cevap verdi. Efendimiz (sas): "Hakkaten mi mü'min?" diye sordu. O da "Hakikaten mü'min," cevabını verdi. Efendimiz (sas) de: "Her doğru­nun bir hakikati vardır. Bunun hakikati nedir?" diye sordular. Haris İbnü Mâlik (ra): "Nefsim dünyadan uzaklaştı. Bunun üzerine gecelerimi uyku­suz, gündüzlerimi oruç tutarak, susuz geçirdim. Sanki Aziz ve Celîl olan Rabbımın Arşına bakıyorum. Sanki ben Cennet ehline, orada gezinirlerken bakıyorum! Sanki ateş ehlinin ulumalarını işitiyorum!" dedi. Bunun üzeri­ne Efendimiz (sas): "Allah'ın kalbini nurlandırdığı bir mü'min." buyurdu.

 

 

Ebû Kursâfe’nin kız torunu İzzet anlatıyor:[9]

Rumlar dedem Ebû Kursâfe’nin bir oğlunu esir aldılar. Namaz vakti geldiğinde dedem Askalan surlarına çıkar ve Rûm diyarında esir olan oğluna "Ey falan! Namaz! " diye seslenir, oğlu da sesini duyardı.

 

Câbir b. Abdillah'dan (r.a) rivâyet edilen uzun bir hadiste şöylegeçer:[10]

İki kişi bir vadinin çıkışına varınca muhacir olan kişi yattı. Ensarî olan da kalkıp namaza durdu.Bir adam yaklaştı. Onu görünce nöbetçi olduğunu anladı. Bir okalıp onu vurdu. Ensarî bunu eliyle vücudundan çıkardı. Bu şekilde ona üç ok attı o da bunları çıkardı. Ensarî sonra rükû’ ve secde yaptı. Daha sonra ensarînin arkadaşı irkilip uyandı. Oku atan kendisini farkettiklerini anlayınca kaçtı.

Muhacir kan akmasından dolayı ensarînin başına gelenleri görünce şöyle dedi (sitem etti):""Subhanellah! İlk oku attığında beni niçin uyandırmadın."

Ensarî ise:"O sırada bir sûre okuyordum. Onu kesmek istemedim" dedi.

 

Ebû Hureyre'nin (r.a) Rceî Gazvesi ile ilgili rivâyet ettiği uzun bir hadisde, Hâris'in kızlarından birisi şöyle diyor:[12]

"Hubeyb'dendaha hayırlı bir esir görmedim.Mekke'de hiçbir meyve olmadığı ve demirle bağlı olduğu halde onu üzüm salkımı yerken gördüm. Bunlar ancak Allah'ın Hubeyb'e ihsan ettiği rızıklardır...”

Bu hadisin bir yerinde şu anlatılmaktadır: [13]

Kureyşliler Âsim b. Sâbit’in cesedinden bir parça almak için bir adam gönderdiler. Çünkü Asım Bedir Savşında Kureyş müşriklerinden birisini (Ukbe b. Ebî Muayt) öldürmüştü. Fakat Allah Âsim üzerine gölge şeklinde eşek arılarını gönderdi vc onu müşriklerden korudu. Ondan bir şey almaya muktedir olamadılar.

 

 

 

 

Dipnotlar

[1]Allah Dostları.Ebu Nuaym El-İsfehani. Şule:1996

[2] Hadislerle Tasavvuf. Şeyh Eşref Ali Tanevi. Umran:1996

[3]Hayatü’s Sahabe. Muhammed Yusuf Kandehlevi. Divan Yayınları:1991

[4]Hayatü’s Sahabe. Muhammed Yusuf Kandehlevi. Divan Yayınları:1991

[5]Hayatü’s Sahabe. Muhammed Yusuf Kandehlevi. Divan Yayınları:1991

[6]Hayatü’s Sahabe. Muhammed Yusuf Kandehlevi. Divan Yayınları:1991

[7]Kitabü’z Zühd ve’r Rekaik. Abdullah İbnü’l Mübarek. Seha Neşriyat:1992

[8] Hadislerle Tasavvuf. Şeyh Eşref Ali Tanevi. Umran:1996

[9]Hayatü’s Sahabe. Muhammed Yusuf Kandehlevi. Divan Yayınları:1991

[10] Hadislerle Tasavvuf. Şeyh Eşref Ali Tanevi. Umran:1996

[11]Kitabü’z Zühd. Ahmed İbn-Hanbel. İz: 1993

[12] Hadislerle Tasavvuf. Şeyh Eşref Ali Tanevi. Umran:1996

[13] Hadislerle Tasavvuf. Şeyh Eşref Ali Tanevi. Umran:1996