Osmanlı'dan Cumhuriyete Ramazanın Değişimi

François Georgeon'un "İstanbul'da Ramazan" (İş Bankası:2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Cumhuriyet devrinde çok farklı bir durumla karşılaşırız: 30’lu yıllarda Direklerarası önemini kaybetse de yerini başka hiçbir mahalleye bırakmaz; kentin merkezi artık İstanbul’da değil Avrupalılaşmış Beyoğlu’ndadır, başka deyişle Ramazan etkinliklerinin sığınmasına imkân vermeyecek kadar Batılı, kozmopolit bir yerdedir. Bundan böyle oruç tutulan bu aya özgü bir mekân yoktur, Ramazan “işin merkezinde” değildir artık. Sözcüğün düz ve mecazi anlamlarıyla çevre alanlara doğru gittiğimizde, Ramazan’ın kutlanmaya devam edildiğini ama artık bölük pörçük bir mekânda, evlerin, ailelerin kendi mekânında yaşandığını görürüz. Başka deyişle 18. yüzyılın sonunda Ramazan meydanlar, caddeler, gezinti yerleri gibi kamusal alanları büyük ölçüde kullanıyordu, 19. yüzyılda bu eğilim daha da hızlandı ama cumhuriyet devriyle birlikte kamusal alanlardan çekilmeye başladı. Ramazan merkezden çevreye, umumiden hususiye doğru geri çekildi.

Ancak “merkezi” terimi sosyolojik bir anlam da taşıyabilir: Osmanlı devrinde müslüman toplumun merkezi değerleri; hakkaniyet, cömertlik, misafirperverlik, hayırseverlik vb. gibi değerler Ramazan’da olanca gücüyle kendini gösteriyordu. Modern Türkiye’nin yöneticileri bu değerleri değil ama bireycilik, akıl, ilerleme değerlerini öne çıkardılar. Eski Ramazanların hediye ekonomisi, yeniden dağıtım işlevi, yerini piyasa ekonomisine yönelen bir sistem ve anlayışa bıraktı.

Ramazan İstanbul’daki toplumsal zamanı yapılandırıyordu, mevsimler boyunca yer değiştirdiği için yaşanılan zamanın bölümlenmesinde de merkezi yere sahipti, öncesi ve sonrasıyla zamanda bir nirengi noktasıydı. Cumhuriyet Türkiye’sinde zaman kavrayışı da değişir, dönüşü beklemek değildir artık, geleceğe atılmaktır, ilerleme umududur. Kemalist devrimin şiarlarından biri olan inkılâpçılığın anlamı da budur. “Yinelenen bir devrimi” taşıyan Ramazan zamanının karşısına, artık modernliğin ve “kesintisiz devrimin” zamanı dikilir.

Cumhuriyet tarafından gerçekleştirilen radikal reformların İstanbul’da Ramazan’ın yaşanmasını dolaylı olarak etkilediğini görürüz. Ülkenin başkentinin Ankara’ya aktarılmasıyla beraber, İstanbul imparatorluk zamanında yerine getirilen (Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetlerin ziyaret edilmesi, bayram tebriği merasimi gibi yüzyıllardır uygulanan) siyasal amaçlı bütün âdetlerin ortadan kalktığını gördü. Cumhuriyetle birlikte oruç tutmayı engelleyecek tedbirler alınmadığı gibi, bayram kutlaması aleyhinde propaganda da yapılmadı; tam tersine Şeker Bayramı resmi bir tatil günü, resmi bir bayram olarak kabul edildi. Ramazanların kamusal alandan neredeyse yok olup gitmesi Kemalizmin din işlerini, özellikle de “gösteriş yapmadan”, aile içinde kutlanması gereken bayramı hususi yaşamın alanında, “kendi köşesinde” bırakma iradesiydi. Kemalist yönetim aleni oruç ihlalini cezalandırmadı, milli bayramlar, özel günler, partileri temel alarak toplumu hareketlendirmek gibi, siyasal yaşamın modernleşmesine bağlı olup geleneksel âdetlere rakip olabilecek yeni kolektif âdetler uygulamaya koydu.

Âdetlere duyulan ilgi azaldıysa, bunda peş peşe yaşanan savaşların da payı vardı. Sadece Osmanlı seçkinlerinin Batılılaşmasını işaret etmek, fazla basite kaçmak olacaktır. Pozitivizmin ve maddeciliğin inkâr edilmez etkisi, büyük ölçüde iç kaynaklı bir talebe cevap veriyordu.

Ramazan kendini uyarlama ve direnme becerisiyle nitelenebilecek bir ritüeldir. Bunda birçok etkenin hesaba katılması gerekir. En başta aileyi ilgilendiren bir merasimdir; küçük ya da geniş aile hiç değilse oruç bozmak üzere sofrada bir araya gelir. İftara eşlik eden şenlik şu ya da bu nedenle kamusal alanı kapsayamazsa, elinde en azından bu özel yaşam ve ev alanına ilişkin boyut kalır; en basit anlatımına indirgendiğinde dahi ritüelin daha fazla küçülemeyecek bir çekirdeği var gibidir.