Kur'ancılık Akımının

Türkiye'de Tarihi Arkaplanı

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık (Ankara Okulu: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

Türkiye, XIX. yüzyıldan bu yana Osmanlı modernleşmesiyle bu modernleşmenin özellikle dinî ve fikri alanda kök sökücü bir karaktere büründüğü Cumhuriyet tecrübesine sahne olmuş bir coğrafyadır. Modernliğin ve modern zamanın ruhundan olsa gerek, Kur’an İslâmî ve Kur’ancılık söylemi İslam dünyasının diğer muhitlerinde olduğu gibi bu coğrafyada da farklı varyantlarıyla kendine taraftar bulmuştur.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün İslamiyat (2007, Sayı:1) dergisindeki makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Mealcilik, esasen iki yüz yıllık bir geçmişe ve hatırı sayılır bir birikime sahip İslamcılık ideolojisi içindeki neoselefî damarın ekstrem bir formu olarak değerlendirilebilir. Bu çalışmaya konu olan söylemi, Kur’ancı-Mealci şeklinde nitelendirmek belki daha doğrudur. Çünkü kendilerine Mealci diye işaret edilen insanlar, bidayette salt meal okumak gibi bir düşünceyle yola çıkmamışlardı. Mealci diye anılan insanların bidayetteki amacı, metin-merkezci bir anlayıştan hareketle Kur’an’ı bizzat Kur’an’dan anlamaktı. Ancak bu yola baş koyan birçok insanın Arapça bilmemesi, Kur’an’ı kendi dilinden anlamayı imkânsız kılıyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmek de pek mümkün gözükmüyordu. İşte bu nakisa, her nasılsa anlamın salt metinde içkinliğine inanmış olan Kur'ancı zevatın zorunlu olarak meallere yönelmesi sonucunu doğurdu. Bu evrede meallerin ne tür illetlerle malul olduğu da muhtemelen pek bilinmiyordu.

 

Derken, muhalif çevrelerden şöyle bir eleştiri geldi: Kur’ancılar her ne kadar Kur’an’a dönmek ve böylece İslam’ı asıl kaynağından anlamak gerektiği fikrini savunsalar da gerçekte okudukları Kur'an değil, onun Türkçe mealidir. Kaldı ki meal, terimsel olarak anlamın eksik aktarılması demektir. Dolayısıyla Kur'an’a dönüş adına esas ittihaz edilen şey, bizatihi Kur’an ya da Allah’ın muradı olmaktan öte insanların akli yetileri, İlmî birikimleri nispetinde ve aynı zamanda mezhebî ön kabulleri paralelinde Kur’an’dan istihraç ettikleri mânâlardan ibarettir. Hülasa, her meal aslında bir yorumdur.

Doğrusu, muhalif çevrelerin bu eleştirisi çok haklıydı. Gerçi her mealin bir yorum olduğu gerçeği Kur’ancı-Mealci zevat tarafından da muhtemelen fark edilmişti; fakat bizzat kendi sözleriyle de sabit olduğu üzere, Kur’an’ı mealler vasıtasıyla anlamaya çalışmak en azından başlangıçta Arapça bilmemekten kaynaklanan bir mecburiyetti.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık (Ankara Okulu: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

M.Akif Ersoy

XX. yüzyılın başlarında bu söylemin Türkiye'deki mutedil temsilcilerinden biri Mehmet Âkif Ersoy’dur. “Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı: asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı" şeklindeki manzum mottonun da sahibi olan Akif, “Süleymâniye Kürsüsü" şiirindeki şu mısralarıyla doğrudan doğruya Kur'an’dan ilham almanın ne anlama geldiğini şöyle tavzih etmiştir:

“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an'ın: / Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın. / Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına; / Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına. / İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin, / Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için."

Âkif sağlıksız bir Kur’an tasavvurundan müştekidir. Bu tasavvura sahip olan Müslümanlar Kur'an'ı teberrüken bir ölüler kitabı olarak okumakta, hâliyle onun ne dediğinden ve ne demek istediğinden bihaber olmak gibi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Oysa Kur’an, ölüme ve ölülere değil, hayata ve hayattakilere hitap eden bir kitaptır. Akif'in mezkûr mısralarına yansıyan dinî düşüncesinin teşekkülünde en büyük pay Muhammed Abduh’a aittir. Burada hatırlatmak gerekir ki Abduh Reşid Rıza’nın, Reşid Rıza da Tevfîk Sıdki’nin hocasıdır. Yani damar aynı damardır.

Mehmet Âkif’in İslamcılığındaki ana fikirler de bu istikamettedir. Diğer bir ifadeyle, Âkif’in İslamcılığında hedef, inanç ve ahlakla ilgili temel referansı Kur’an merkezli İslam’a dayanan bir hayat tarzıyla modern medeniyetin İslam’a aykırı olmayan güzelliklerini telif etmektir. Bütün bunlara rağmen, günümüz Türkiye’sinde Abduh’tan menfi anlamda “modernist" diye söz edenlerin Âkif’i yere göğe sığdıramamaları, bu arada Âkif’in Abduh’a yönelik derin saygı ve sevgisini mümkün mertebe hasıraltı etmeye çalışmaları câlibi dikkattir. 

60’lı 70’li Yıllar

Bu ara sözden sonra asıl konuya dönersek, hiç kuşkusuz Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde Kur’ancılığın en fazla ses getiren temsilcisi Mealcilik akımıdır. Bu akımın kendini fark ettirmesi 1970'li yılların ortalarına rastlar. Ancak Mealciliğin bu tarihten önce bir teşekkül evresinden geçtiği söylenebilir. Şöyle ki 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de milliyetçi, mukaddesatçı ve aynı zamanda devletçi İslam anlayışından kendini ayrıştırmaya çalışan tenkitçi, reddiyeci ve hatta devrimci olma isteğine sahip bir Müslüman kimliğin inşasına yönelik çabalar zuhur etti. Yine aynı yıllardan itibaren Türkiye ve Ortadoğu'daki sosyalist hareketlerin gelişimine paralel olarak Seyyid Kutub, Mustafa Sibâı gibi çağdaş Müslüman düşünürlere ait kitapların Türkçeye çevrilmesi söz konusu çabalara hız ve heyecan kazandırdı.

Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Türkiye’deki İslâmî hareketler 60’lı yıllarda yoğun bir tercüme faaliyetiyle yeniden şekillendi. Modern dünyanın bilimsel, sosyal, ekonomik, siyasî taarruzları karşısında ilhamını İslam’dan alan bir direnç oluşturma çabası, dönemin Müslüman aydınlarını siyasal ve toplumsal ölçekte tatbik imkânı olduğu savlanan fikirlere yöneltti. Bu dönemin en temel özelliği, İslam’ın siyasî ve içtimai düzeyde hayat nizamı olarak da algılanmasıydı. Sadece Mısır, Suriye, İran, Pakistan gibi Müslüman dünyayı değil, Batılı yazarları da kapsayan çeviri faaliyetleri Türkiye’deki sol hareketlerin de etkisiyle sosyal adalet, eşitlik, sınıfsal yapı gibi kavramları nispeten demokratik ortamda söz konusu aydınların gündemine taşıdı. Mevcut İslâmî anlayışın millîlik ve muhafazakârlık üzerine kurulu söylemini aslî kaynaklara dönerek ümmet kavramı temelinde inşa etme çalışmaları, geleneksel medrese eğitimi almış ya da tasavvufi muhitlerde yetişmiş Müslüman tipi yerine, bireysel olarak kendini donanımlı kılabilen, dönemin düşünsel ve siyasal gelişmelerinden haberdar olan bir aydın tipine bırakmaya başladı. Kur'ancı-Mealci söylem, 70'li yılların Türkiye'sinde umumiyetle sosyal bilimlere yatkınlığıyla temayüz eden entelektüel bir genç kuşak tarafından dillendirilmeye başladı.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün İslamiyat (2007, Sayı:1) dergisindeki makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

 

Kur’ancı-Mealci söylemin kendini fark ettirmesi 1970’li yılların ortalarına rastlar. Ancak söylemin bu tarihten önce bir teşekkül ve/veya bir tür mayalanma evresinden geçtiği söylenebilir. Şöyle ki 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye'de milliyetçi, mukaddesatçı ve aynı zamanda devletçi İslam anlayışından kendini ayrıştırmaya çalışan tenkitçi, reddiyeci ve hatta devrimci olma isteğine sahip bir Müslüman kimliğin inşasına yönelik çabalar zuhur etti. Yine aynı yıllardan itibaren Türkiye ve Orta Doğu’daki sosyalist hareketlerin gelişimine paralel olarak Seyyid Kutub ve Mustafa Sıbai gibi çağdaş Müslüman düşünürlere ait muhtelif kitapların Türkçeye tercüme edilmesi, söz konusu çabalara hız ve heyecan kazandırdı.  Bu arada Türkiye’deki birçok Müslüman da gerek İslam noktai nazarından devlet, sosyal adalet, sosyalizm, kapitalizm gibi konulan gerekse İslam'ın bütün bu konulara dair söyleyecek sözü bulunduğunu anılan kitaplar sayesinde öğrendi.

1960’tan sonra Türkiye’de bütün siyasi yönelimleri az çok besleyen göreli özgürlük ortamında muhtelif eserleri Türkçeye tercüme edilen çağdaş Müslüman düşünürler arasında özellikle Seyyid Kutub’un Fi Zilâli'l Kur’ân tefsiri ile Yoldaki İşaretler eseri, başlangıçta milliyetçi-muhafazakâr-mukaddesatçı gelenekten beslenmiş olmakla birlikte zaman içerisinde daha saf, daha rafine bir İslam arayışına koyulan ve bu arayışın sonunda İslam’ın ana kaynağına dönüş fikrine vasıl olan Kur’ancı-Mealci zihniyetin o günkü taleplerini büyük ölçüde karşılamıştır. Bu dönemdeki tecrübeler Kur’ancılığın meşhur aksiyonerlerinden biri olan Kemal Kelleci tarafından şöyle özetlenmiştir:

O zamanlar Elmalılı’yı anlayabilecek birikimde kimse yoktu. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin tefsiri de oldukça ağırdı. Biz baktık Türkçe tefsirlerden olan Elmalılı’yı, Vehbi Efendi’yi anlayamıyoruz, bunun üzerine Kur’an’ı anlamak için bir arayışa girdik. İsmail Hakkı Şengüler ve Bekir Karlığa ile tanıştım o zamanlar. Onlar Seyyid Kutub’un Fi Zilâlini tercüme ettiler. Baktık ki bu tefsir diğerleri gibi değil; anlaşılıyor. Bayram ettik. Kutub’u okuyunca Kur’an beni çarptı. Artık Kur'an’ı anlamada çok önemli bir kaynak daha vardı elimizde. Bu dönemde, Fİ Zilâl'ı okurken mealleri beni çarpıyordu. Mealleri çok net anlaşılıyordu. Ben mealleri defterlere yazıyordum ve bu mealler üzerinde çalışmalar yapıyordum.

Bu sözler, hem Kur’ancılığın erken döneminde Seyyid Kutub’un müstesna bir yere sahip olduğunu işaretlemekte hem de o dönemde Kur’an’ı mealler vasıtasıyla anlamaya çalışmanın Arapça bilmemekten, dolayısıyla İslami ıstılahata vukufiyetsizlikten mütevellit bir mecburiyet olduğuna tanıklık etmektedir.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık (Ankara Okulu: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

80’li Yıllar

12 Eylül 1980’de “ayarı bozulmuş” topluma çekilen esas duruş komutunun ardından, ulusal ölçekteki örgütlenmelerin ortadan kalkması İslamcı gençleri küçük ve yerel gruplar hâlinde hareket etmeye yöneltti. Bu durum, genç kuşak İslamcıların kendilerini kurumsal kimliğin bir üyesi olarak değil, kişisel olarak yapılandırmalarına, sonrasında platform çatıları altında, bu küçük gruplan organize etme girişimlerine vesile oldu.

Aynı yıllarda, zamanın ruhu gereği illegal örgütlenme fikrine karşı çıkan ve düşüncelerini açıkça dile getirmeyi ilke edinen Mealci gençler, herhangi bir lidere bağlanmak yahut bir cemaat bünyesinde yer almak yerine bireyselliği, kişiye referans vermek yerine metne atıfta bulunmayı yeğlediler ve hepsinden önemlisi salt Kur’an’a dönüş fikrini benimsediler. Bu yüzden Kur’an dışındaki dinî kaynakların otoritesini reddettiler. Hemen her İslamcının diline pelesenk olan “öze dönüş" söylemine kayda değer bir sistematik kazandırma çabasının öznesi olan bu gençler, geleneğin moderniteye yenik düşmesinin acısıyla yeni bir iktidarı gelenekle savaşarak arıyorlardı. Bu anlamda politiktiler ve İslam dünyasındaki radikal çıkışlara da sempatiyle yaklaşıyorlardı. Ancak, her türlü hiyerarşiyi, örgütsel ilişkiyi reddeden, kişiye değil metne referans veren tutumları, onları politik değil kültürel, cemaatçi değil bireyci bir İslam anlayışına sevk etti.

Mealci söyleme göre İslam pratikteki onca çeşnisine rağmen tek hakikatlidir ve bu hakikatin yegâne kaynağı Kur’an’dır. Bu temel kabul iki önemli sonuç vermektedir. İlki, İslam’da Kur’an’dan başka bir kaynak kabul etmemek; İkincisi de ilkinin muktezası olarak İslam’ın on beş asırlık ilmi ve kültürel birikimini ya da kısaca geleneği reddedip salt Kur’an metniyle yetinmek.

Mealci söylemin bir diğer iddiasına göre Müslümanların tarih boyunca sayısız ihtilafa düşmüş olmaları Kur’an’ın yeterli görülmemesidir. Kur’an’ın getirdikleriyle iktifa edilmemesi, dinde ikinci, üçüncü, dördüncü kaynakların da gerekli olduğuna ilişkin bir yanlış anlayışın doğmasına yol açmış ve tarihsel süreçte genel kabul gören bu anlayış insanları Kur’an’ın tek başına anlaşılamayacağı, anlaşılabilmesi için diğer kaynaklara da başvurulması gerektiği şeklinde ikinci bir yanlış anlayışa sevk etmiştir. Kalem dergisindeki muhtelif yazılarda farklı ifade biçimleriyle tekrarlanan bu görüşler gerek bireysel gerek toplumsal düzeyde sahih bir İslâmî düşüncenin teşekkülü için vahyin nüzul dönemiyle çağdaş Müslümanlar arasındaki on beş asırlık geleneğin tasfiye edilmesi gerektiğini salık vermektedir. Çünkü Mealci söyleme göre on beş asırlık tarihsel tecrübe, aslında Kur’an dan uzaklaşma tecrübesidir.

Söylemin bu tür iddiaları tazammun eden gelenek eleştirisinden tefsir, kelam, fıkıh, tasavvuf ve dolayısıyla bütün müesses yapılar nasibini almakla birlikte en ağır fatura hadis ve Sünnet’e kesilmiştir. Bu bağlamda, hadislerin Kur'an’dan bağımsız bir teşri kaynağı olarak görülmesi, Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahiy geldiğine inanılması kıyasıya eleştirilmiştir. Bununla birlikte, Hz. Peygamber in uygulamalarının bizim için en iyi örnek olduğuna da işaret edilmiş ve fakat bu örnekliğin nasıl ya da hangi yolla hayata aktarılacağı hakkında yöntem önerilmemiştir.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün İslamiyat (2007, Sayı:1) dergisindeki makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Kur’ancı-Mealci söylem, 1970’li yıllarda umumiyetle sosyal bilimlere yatkınlığıyla temayüz eden entelektüel bir genç kuşak tarafından gündeme taşındı. İllegal örgütlenme fikrine karşı çıkan ve söylemlerini açıkça dile getirmeyi ilke edinen bu gençler, herhangi bir lidere bağlanmak yahut bir cemaat bünyesinde yer almak yerine bireyselliği, kişiye referans vermek yerine metne atıfta bulunmayı yeğlediler. Yeri geldiğinde etraflıca ele alınacağı üzere, salt Kur’an’a dönüş fikrini savundular. Bu bağlamda Kur'an dışındaki dinî kaynakların otoritesi reddedildi.  

1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi katı Sünni mezhepçiliği kısmen gözden düşürmek suretiyle Kur’ancı-Mealci söylemin etki alanını genişletti. Kur’ancılar İran’dan esen devrim rüzgârını da arkalarına alarak geleneksel Sünni-İslami anlayıştan tasfiye edici görüş ve düşüncelerini daha kolay anlatma imkânına kavuştular.  

Kur’ancı-Mealci söylem, 1988 Ocak ayında yayım hayatına başlayan Kalem Dergisiyle birlikte yeniden gündeme geldi. M. Ali Baltaşı, Mehmet Y. Soyalan, Mehmet A. Ersin, Süleyman Kalkan gibi ünlü mealcilere ait yazılan ihtiva eden bu dergi, gerçek anlamda ilk Kur’ancı-Mealci dergi olarak nitelendirilebilir.  

Aktüel tartışmaların çok uzağında kalmasından dolayı Kalem, yazarları tarafından da ifade edildiği üzere marjinal bir dergi olarak kalmıştır. Hemen her satırında ‘Kur’ani’ kelimesinin geçtiği yazıların kahir ekseriyetinde hep aynı şeylerin söylenmesinden dolayı da uzun soluklu olamamıştır. İlk sayısı Ocak 88’de yayımlanan derginin yayın hayatı, Ağustos-Aralık 89 tarihinde son bulmuş ve muhtemelen söyleyecek sözü olmadığı/kalmadığı için tarihe mal olmuştur.

Daha önce de işaret edildiği gibi, Kalem, kendine biçtiği rol gereği sürekli olarak dindeki asıl ve tek kaynağın Kur’an’dan ibaret olduğu, bu yüzden mutlaka Kur’an’a dönülmesi ve dinî alanla ilgili her şeyin Kur’an’la sağlamasının yapılması gerektiği gibi konular üzerinde durulmuştur. Dergide Müslümanların güncel sorunlarına niçin değinilmediği meselesine gelince, bu konudaki en temel sebep, başörtüsü sorununa atfen şöyle izah edilmiştir:

İslami gerekliliklerin anlaşılabilmesi ve yaşanabilmesi yolunda bugüne değin oldukça yaya kalmış bir toplumda, lâ ilâhe illallah’ın Kur’ani anlamının anlaşılmadığı, Kur’an’ın temel öğretisinin, sunduğu yaşam tarzının ve mücadele metodunun anlaşılmadığı bir toplumda, Kur’an'da resullerin örnekliğinde bir temel olarak görülmemiş bir konunun bir mücadele odağı haline gelmesinin yanlış olduğu kanaatindeydik.

Bu gerekçelendirmenin şerhi şudur: Kur'an merkezli tevhid inancının sağlam bir şekilde inşa edilmediği bir toplumsal vasatta Müslümanların güncel sorunları üzerine konuşmak nafile bir uğraştır. Çünkü tevhid için verilmemiş bir mücadelenin onun gereklerinden biri için verilmesi anlamsız ve faydasızdır. Kaldı ki günübirlik problemlerin bir araya getirdiği kalabalıkların sağlıklı bir yapı ortaya çıkardıkları görülmemiştir. Bu nedenle, insanlarımızın öncelikle Kur’an’ın istediği şekilde düşünüp Kur’an’ın istediği bir hayata talip olmaları gerekir. Tepkilerden oluşmuş bir din ve dolayısıyla tepkiler üzerine kurulmuş bir hayat, Müslümanlarla birlikte olup Kur’an/İslam adına kalıcı işler (salihat) yapma yolunda bize gerçek anlamda bir yarar sağlamaz.

Ayaklan yere basmadığından dolayıdır ki geçen zaman içerisinde hiçbir gelecek vaat etmediği anlaşılan bu fikriyatın esin kaynağı muhtemelen Seyyid Kutub’tur. Zira Kutub’un Kur’an ve İslam anlayışına göre de çağdaş toplumsal düzen, düpedüz cahiliye düzeni olduğu için, Müslüman araştırmacıların faiz, sigorta, nüfus planlaması gibi güncel sorunlarla uğraşmaları ve bütün bu sorunlara ilişkin fetva taleplerini karşılamaya çalışmaları abesle iştigaldir. Bugün yapılması gereken iş, toplumun güncel sorunlarına nasslardan çözümler üretmek değil, nasslardaki hükümlerin tam anlamıyla uygulanabileceği bir toplum inşa etmektir.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Çağdaş İslam Düşüncesi ve Kur'ancılık (Ankara Okulu: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. Başlıklar bize ait...

Yaşar Nuri Öztürk Vakası

Kur’ancılık söyleminin Türkiye varyantlarından biri de ki bu söylemin en popüler ve aynı zamanda en vülger varyantıdır. Yaşar Nuri Öztürk’e aittir. Modernist İlahiyat birikimini popüler "Kur'an'a dönüş” çağrısıyla Cumhuriyet ideolojisinin en önemli projelerinden olan “Türk ulusunun Kur’an’la kendi dilinde tanıştırılması” konsepti arasındaki paralellik zeminine hapsedici mahiyetteki “Kur’an İslâmî” söylemiyle maruf olan Y. Nuri Öztürk, Kur'an'daki İslam adlı kitabının önsözünde şöyle demektedir:

Dinin içeriğini, çerçevesini Kur'an çizer. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir. Kur'an’ın tebliğcisi olan Hz. Peygamber bu ana kaynağın dışında hiçbir şey söylemez ve söylememiştir. Onun yaptığı, ana kaynağın zamanüstü buyruklarına açıklama getirmek ve o buyrukları canlı örneklerle insan hayatına kazandırmaktır. O hâlde, Hz. Peygamber’e maledilen bir söz veya fiil, Kur'an'daki buyruklarla çelişir yahut Kur'an'da olmayan bir hüküm koyma durumunda görülürse, o söz veya fiilin Hz. Peygamber'e nispeti kabul edilemez. Bunun aksini söylemek, Allah dışında din sahibi ve koyucusu icat etmek olur ki bunun Kur’an'dan onay alması mümkün değildir.

Hüseyin Atay

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Türkiye’de Kur’an merkezli İslam tasavvurun mimarı ve dolayısıyla gerek Mealci ekolün gerekse Y. Nuri Öztürk’ün bu konudaki fikir babalarından biri ve belki de birincisi Hüseyin Atay’dır. “Kur’an’da her hükmün şartı ve nedeni vardır.” fikrini savunan Atay, dini akıl ve Kur’an’dan ibaret sayar. Kur’an dışında kalan bütün söz, fîkir ve içtihadlar din sahasının dışına, yani dinin kültür sahasına aittir. Buna göre Hz. Peygamber’in sözleri, içtihadları, sünnetleri ve kendi dönemlerinde sahabenin ve bilhassa ilk dört halifenin içtihadları, mezhep imamlarının, müçtehidlerin ve diğer bütün âlimlerin görüş ve içtihadları dinin değil din kültünün bir parçasıdır.

Edip Yüksel Vakası

Türkiye özelinde Kur’ancılık söyleminin bir diğer temsilcisi Edip Yüksel’dir. Gençlik yıllarında geleneksel İslam anlayışına sahip bir İslamcı aktivist kimliğe sahip olan, ancak sözde "19 Mucizesi”nin mucidi olarak bilinen ve Sünnet’i şeytani öğreti olarak gören Reşad Halife ile tanıştıktan sonra dinî düşüncesinde çok radikal değişimler gerçekleşen E. Yüksel’e göre “İslam dininin biricik kaynağı olan Kur'an’ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren din adamları yalnız Allah’a özgülenmesi gereken dini Allah + Peygamber + sahabe + tabiin + mezhep imamları + mezhepte müçtehidler + eski âlimler ve şeyhler + daha sonra gelen âlimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası hâline dönüştürmüşlerdir." Hâlbuki Kur’an dinin tek kaynağıdır ve bu kaynak her bakımdan yeterlidir.

 

Daha açıkçası, Kuran bütün ayrıntıları içerir. Kur’an'ı anlamak için hadis, tefsir, fıkıh bilgisine ihtiyaç yoktur; çünkü o gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır. Başta ibadetler olmak üzere bir Müslüman için gerekli olan bilgilerin tamamı onda mevcuttur. Sözgelimi, namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse çırılçıplak namaz kılabilir. Tanrı bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz.

 

Öte yandan, Kur’an namaz için belli bir rekât sayısı bildirmez. Namazın kaç rekât kılınacağı kişinin durumuna ve koşullara bağlıdır. Toplu namazlarda namazı iki rekâtla sınırlandırmak daha uygundur. Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı ve özel durumlar hariç, durulan yerden hareket edilmemeli. Namazda eğilerek yere kapanmalı (rükû ve secde), böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmeli. Otururken “tahiyyat” denilen duayı okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki her şeye nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla bir şey okunmak dilenirse. Allah’ın birliğine şehadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir. Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken Sabah ve Akşam namazlarıyla güneşin göğün ortasından sarkmaya başlamasından akşama kadar kılınması gereken Orta namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.

 

Dinî ahkâmın kaynaklarını Kur’an metnine indirgeme noktasında ilk dönem Haricîlerin (Ezârikâ) çağdaş versiyonu gibi gözüken bu zihniyete göre “namazları birleştirmek, kaçırılmış namazları kaza etmek, namazları yolculuk anında kısaltmak, sünnet ve naille namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icad etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken ettahiyyatu duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şehadette Muhammed peygamberin ismini Allah'ın yanma eklemek, Fâtiha’dan sonra zaınmusure okumak, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, abdest alırken ağzı ve burnu yıkamayı abdestin bir şartı bilmek, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar Hadis-Sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed Peygamberden daha sonra sokulan bidatlerdir.”