İnce Ayar ve İnsancı İlke

Canlıların var olması için gerekli olan şartlar sıradan şartlar değildir. Ancak çok çok hassas değerlerin seçilmesi sonucunda bütün canlıların ve biz insanların varlığı mümkün olmuştur. 20. yüzyıldaki bilimsel gelişmeler sayesinde bahsedilen birçok hassas değer açığa çıktı. Canlıların ve insanın var olmasını mümkün kılan bu hassas ayarların varlığı, bilim insanlarının da dikkatini çekti ve bu durum İnsancı İlkeolarak isimlendirildi. İnsancı İlke yaklaşımı, ilk olarak Brandon Carter tarafından 1974’te kullanıldı ve o günden beri bilim, felsefe ve teoloji alanında birçok tartışmaya konu olmaktadır. [1]

İnsancı ilke evrenin belirli bir amaca yönelik olarak tasarlandığını ve planlı bir çerçevede insanı netice verecek şekilde dizayn edilmiş olduğunu belirtir. Bu ilke ile evrende gözlediğimiz hassas dengenin ve inanılmaz kompleks yapının tesadüfe veya şansa dayalı olarak açıklanamayacağı, olasılık hesaplarının buna imkân tanımadığı ve mümkün olan tek makul izahın bir “tasarımcının” varlığının kabul edilmesinin gerekliliği gösterilmek istenmektedir. Gerçeklen de evrenin hem fiziksel özellikleri itibarıyla çok özel değerler taşıması hem de canlıların meydana gelmesine imkân tanıyacak şekilde kritik ayarların söz konusu olması “evrenin ve dünyanın, hayatı oluşturmak gayesi ile mükemmel olarak düzenlendiği” düşüncesini kuvvetlendirmektedir. [2]

Astrofizikçi John Gribbin de bu noktaya şu şekilde dikkat çekmiştir:

İnsancı İlke’nin ortaya koyduğu gibi, evren insanlık için âdetâ ısmarlama bir elbise gibi ‘özel dikim’ şeklinde yaratılmış gibidir. Zira insanlar, sadece bunun gibi bir evrende var olabilirler. [3]

Fizikçi Freeman J. Dyson evren-insan uyumuna şu sözleri ile dikkat çekmektedir:

Evrenin derinliklerine bakıp, fizik ve astronomide bizim yararımıza çalışan birçok rastlantıyı fark edince, evren, bir anlamda, sanki önceden bizim geleceğimizi biliyormuş gibi görünüyor.[4]

Söz konusu hassas ayarların sıralanması belki kimileri için bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bunlar o denli hassas ayarlardır ki tek bir tanesindeki aksama dahi yeryüzündeki yaşamın ortaya çıkmasına engel olabilecek düzeyde öneme sahiptir. [5]

İnce Ayar Örnekleri

Büyük Patlama’nın Gücü ve Genişleme Hızı

Evrenin oluşması için yerçekimi kuvvetinin, Büyük Patlama’nın patlayıcı kuvvetine tam olarak uyması gerekiyordu. Şayet patlamanın gücü biraz daha fazla olsaydı, evren yıldızsız, galaksisiz, gezegensiz sadece gazdan ibaret olacaktı. Yıldız, galaksi ve gezegen olmadan da hayat var olamayacaktı. Evrenin genişlemesi, bir trilyonda bir parça kadar azaltılmış olsaydı, evrendeki bütün maddeler, birkaç milyon yıl sonra tek bir noktaya doğru çöküşe geçecekti. [6]

Fizikçi Bernard Lovell, hayat için gerekli bu hayati şartlardaki olağanüstü kesinlikten bahseder ve böyle bir kesinliğin önemini merak eder: [7]

Evrenin genişlemesinin ilk safhalannı tarif etmeye çalıştık; ama nükleer fizik ve izafiyet açısından tarif, bu şartların açıklaması değildir. Çetin so­rular ortaya çıktı ve bugün cevapların nerede aranması gerektiği çok da net değil: Aslında bu sorguların bilimsel tarifi bile, bilim dilinde çözümün olamayabileceği yönündeki dikkate değer düşünceyi doğurmaktadır. Evren niçin genişliyor? Dahası, neden çökmemek için kritik hıza bu ka­dar yakın bir hızda genişliyor? Bu soru en önemlisidir; çünkü sıfır zama­nının yakınındaki ufak farklılıklar insanoğlunun varlığını imkânsız kıla­caktı. Evrende, genişlemenin başlangıcından bir saniye geçtikten sonra, sıcaklık 1010 Kelvin dereceye, yoğunluk da santimetreküpte bir grama düşmüştü. Şayet o anda genişleme­nin hızı trilyonda bir daha az olsaydı, bu durumda evren birkaç milyon yıl sonra, yani radyasyon dönemi veya ilk ateş topu olarak bildiğimiz dönemin sonlarına doğru, madde ve radyasyon ayrışmadan çökecekti.[8]

 

Şayet evrenin genişleme hızı, mevcut olandan biraz daha yavaş olsaydı, Güneş-tipi yıldızlar durgun yanma safhasına geçmeden önce bütün evren ilk patlamadan sonra gerisin geri çökmüş olacaktı. Şayet evren, bundan daha hızlı şekilde genişlemiş olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. Birçok bilim adamı “Genişleme hızı ne kadar kritik?” sorusuna cevap aramıştır. Alan Guth’a göre bu hız 1055’te 1’lik doğrulukta bir hassas ayara sahiptir. Fizikçi Stephen Hawking ise evrenin genişleme hızının kritikliği hakkında şu şekilde bir açıklama yapar:

Evren, niçin çöken modellerle sonsuza dek genişleyen modelleri ayıran kritik hıza çok yakın bir hızla genişlemeye başladı, öyle ki şimdi, on milyar yıl sonra bile, hâlâ kritik hıza yakın bir hızla genişlemekte. Big Bang’ten bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu. [9]

İzotropi

İzotropi, tüm yönlerdeki düzenliliği ve tek biçimliliği ifade eder. Burada ise şaşırtıcı ve bilmecemsi olan evrendeki arka alan sıcaklığının, sadece yüz binde bir gibi, hafif şekilde bölgeden bölgeye değişmesi olgusunu ifade eder. Bilmece, bu olgunun nasıl yorumlanacağıdır. Çünkü farklı bölgeler birbirine nedensel etkide bulunamayacak kadar birbirinden çok fazla uzaktır. Hatta büyük patlamanın en erken durumlarında bile bölgeler nedensel etkiye sahip olmak için çok büyük oranda birbirinden ayrı bulunuyordu.[10]

Ek olarak, var olan madde şaşırtıcı biçimde evrendeki dağılımı bakımından izotropiktir. Büyük patlamanın etkisi olan ve tüm evreni kaplayan tek biçimli "arka alan radyasyonunun" kanıtıdır. Tek biçimlilik tam değildir, bölgeden bölgeye açık değişiklikler vardır, fakat biraz karşıt-izotropi galaksilerin şekillenmesi için de gereklidir.[11]

Ancak ana nokta, hem zemin sıcaklığındaki hem de maddenin dağılımındaki küçük değişikliklerin hayatı imkânsız kılabilir olmasıdır. Eğer ilk başta evren önemli derecede izotropik evrenin maddesi, kara deliklere doğru çökerdi. Eğer neredeyse tamamen izotropik olsaydı da evren karşıt-izotropik bölgelerin dışındaki düzenlilikten kaynaklanan ısı ile yok olurdu. Problem, bildiğimiz gibi, şekillenmesi için zorunlu olan evrenin kesinlikle yüksek derecede imkânsız incelikte dengeye sahip olması olgusunu nasıl açıklayacağımızdır.  [12]

Güçlü Nükleer Kuvvet

Güçlü nükleer kuvvet, atom altı yapıdaki çeşitli temel parçacıkları (örneğin: nötronları, protonları ve quarkları) birbirine bağlayan nedendir. [13]

Güçlü nükleer zayıf nükleer kuvvetten 10 bin kat daha güçlü olan elektromanyetik kuvvetten ortalama 100 kat daha güçlü olup, kuvvetlerin en güçlüsüdür. Zayıf nükleer kuvvet, yerçekimi kuvvetinden yaklaşık 10 trilyon kere milyar kere milyar daha güçlüdür. Güçler arasındaki bu muazzam farklılıklar düşünüldüğünde, bu kuvvetleri 1060’ta bir parça kadar dengelemek için gerekli olağanüstü kesinliği takdir edersiniz.[14]

John Polkinghome, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler arasındaki hassas dengeden şöyle bahseder:[15]

Kozmik tarihin ilk üç dakikasında evrenin tamamı nükleer tepkime arenası gibiydi. Bu dönem genişlemenin meydana getirdiği soğuma aracılığıyla sona erdiğinde dünya, tıpkı bugün geniş ölçekte olduğu gibi dörtte üç oranında hidrojen ve dörtte bir helyumun karışımıyla baş başa kalmıştı. Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler arasındaki dengedeki en ufak bir değişiklik bile hiç hidrojen kalmamasına ve bu da sonuç olarak hayat için hayati bir sıvı olan suyun olmayışına neden olabilirdi. Güçlü nükleer kuvvetteki yaklaşık % 2 gibi çok ufak bir artış, iki protonu birbine bağlayarak diprotonların oluşmasına sebep olacaktır. Sonrasında hidrojen yakan temel sıralı yıldızlar yerine, gelmekte olan gezegen hayatını sürdürebilme yeteneğine sahip enerji kaynağı olamayacak kadar kızgın ve hızlı olan sadece helyum yakıcıları var olacaktır.[16]

Proton Kütlesinin Elektron Kütlesine ve Nötron Kütlesinin Proton Kütlesine Oranındaki Kesinlik

Elektromanyetik kuvvet, atomlardaki proton ve elektronlan birbirine bağlar. Atom çekirdeğinin çevresinde bulunan elektron yörüngesi, moleküllerin oluşumunda atomun bir diğer atomla bağ kurabilmesini etkiler. Elektromanyetik kuvvetin gücü biraz artsa, bir atom diğer atomlarla elektron paylaşmaz ve moleküller de oluşmaz. Bu kuvvet biraz daha az olsa, elektronlar, atom çekirdeğinin etrafındaki yörüngelerinde durmaz. Elektromanyetik kuvvet, elektron kütlesinin proton kütlesine oranıyla hassas bir şekilde dengelenmelidir. Elektronun kütlesi protonun kütlesiyle hassas bir şekilde dengelenmeseydi, hayat için gerekli kimyasal bağ olmayacaktı.[17]

Proton elektrondan 1836 kat daha ağırdır. Bu sayı doğada moleküllerin oluşumuna imkân tanıyacak şekilde çok ince bir biçimde ayarlanmış temel bir sayıdır. Stephen Hawking, bu oranın hassasiyetine dair şuyorumu yapar:[18]

Bilimin kanunlan şu an hepimizin bildiği üzere, elektronun elektrik yükünün büyüklüğü ve proton ile elektronun kütlelerinin oranlan gibi birçok temel sayı içerir. Buradaki kaydadeğer gerçek ise, bu sayıların değerlerinin, hayatın gelişmesinin mümkün olması için oldukça ince bir şekilde ayarlanmış olmasıdır. Mesela elektronun elektrik yükü çok az daha farklı olsaydı, yıldızlar ya hidrojen veya helyum yakamayacaktı ya da patlamayacaktı.[19]

John Leslie evrende hayatın ortaya çıkmasına imkân tanıyan bu hassas denge hakkında şunlan söyler:[20]

...Büyük Patlama, nötronların, atomların içindeki protonlara bağlı kalmasını sağlayacak kadar hızla soğumuştur. Buradaki elektronların varlığı ve Pauli ilkesi, bunların bozulmasını önledi; ama bu bile kütle farkının biraz daha fazla olmasını engellemedi. Şayet nötronlar mevcut hallerinin üçte biri kadar daha küçük olsaydı, atomların dışındaki nötronlar bozunmayacaktı. Bu nedenle bütün protonlar Büyük Patlama sırasında, tersinmez bir şekilde şiddeti sık olan protondan nötrona dönüşecektir. Bu durumda hiçbir atom olamayabilir. Evren, nötron yıldızlanndan ve kara deliklerden başka bir şey olmayacaktı. Elektronun kütlesi ortaya çıkan tabloya böyle girer. Şayet nötronun kütlesi, protonun kütlesini bir elektronun kütlesinden biraz daha fazla miktarda geçemeyecek olsa, atomlar çökecek, atomların, protonlarla birleşen elektronları da nötronlara netice verecektir. Hal böyleyken, nötron, Patlama'nın her yedi protona sadece bir nötron sonuç vermesini sağlayacak kadar ağırlıktadır (yani protondan biraz daha ağırdır). Fazlalık protonlar, uzun ömürlü kararlı yıldızların, suyun ve karbonhidratların hidrojenini oluşturmak için mevcuttur.[21]

Yerçekimi Kuvveti ve Elektromanyetik Kuvveti Dengelemek

Yerçekimi kuvvetinin gücü, güneş gibi bir yıldızın oluşumuna imkân tanımak için elektromanyetik kuvvetin gücüne tam olarakuyar. Yerçekimi kuvveti yıldızı bir arada tutar ve yıldızın içindeki basınç miktarına katkıda bulunur. Elektromanyetizma, yıldızdan enerji akışı olan radyasyonu meydana getirir.[22]

Yerçekimi kuvveti 1040’ta bir kadar değişecek olsa, bütün yıldızlar ya mavi dev ya da kırmızı cüce olacaktır. Güneş gibi yıldızlar var olmayacağı gibi, hiçbir hayat da böyle bir yıldıza bağımlı olmayacaktır. Elektromanyetik kuvvet çok az daha güçlü olsaydı, bütün yıldızlar kırmızı olacak ve hayatın ortaya çıkmasına müsaade etmeyecek kadar soğuk olacaktı. Elektromanyetizma kuvveti biraz daha az olsaydı, bütün yıldızlar, hayat bir yıldızın yörüngesinde dönen herhangi bir gezegende hayat ortaya çıkmadan önce yanıp kül olan son derece sıcak mavi dev haline gelecekti. [23]

Dünyanın Yapısı

Dünyamız bir yandan kendi ekseni çevresinde saniyede yaklaşık 500 metre hızla dönerken diğer taraftan saniyede 30 km kadar bir hızla Güneş’in etrafında dolaşmakta ve bunun sonucunda oluşan merkezkaç kuvvetin etkisiyle Dünya, Güneş’ten yaşam için en uygun mesafe olan 149.500.000 km uzaklıkta tutulmaktadır. Şayet Dünya’nın dönüş hızı daha az olsaydı, Güneş’e yaklaşır ve aşırı derecede ısınırdı. Gündüzler de uzayacağından bu etki daha da artardı. Aksi durumda yani dönüş hızının daha fazla olması durumunda Dünya buz kitleleriyle tamamen kapanacak kadar soğuyabilirdi. [24]

Yeryüzünün derinliklerinde sıvı demirin hareketi kompleks yaşamın oluşması için zorunlu olan koruyucu manyetik alanı üretmektedir. Eğer dünyamız daha küçük olsaydı bunun sonucunda manyetik alanı da küçük olacaktı, böylece yıldızımız rüzgârları atmosferimizi yok edecekti. [25]

Dünya, yüzeyi üzerindeki sıcaklığın yaşam için uygun olacağı kadar güneşten uzaktır. Michael Hart bazı kabul edilen eksik bilgisayar uyarlamaları (ilgili tüm etkenler henüz bilinmiyor) kurguladı ve yine de şu sonucu ortaya çıkardır: Eğer dünya güneşten yüzde 5 derece daha yakın ya da yüzde 1 derece daha yakın olsaydı hayat mümkün olmazdı.[26]

Suyun varlığı, karbon temelli yaşam için iyi ayarlanmışlığın diğer bir örneğidir. Suyun eşsiz nitelikleri onu özel kılar. Buz yüzer, çünkü (çok alışıldık olarak diğer cevherlerle karşılaştırıldığında) su, kendi katı durumunda sıvı durumunda olduğundan daha hafiftir. Bu durum, buzun suyun yüzeyinde koruyucu bir örtü olarak hizmet görmesine neden olur. Eğer buz, sudan daha ağır olsaydı göllerin ve denizlerin dibine batar ve devamında onları dondurabilirdi. Su, etkili biçimde sıcaklığı korur, çünkü çok yüksek bir ısınma derecesine sahiptir ve bu sıcaklıkları dengeli kılmaya hizmet eder.[27]

Dünyanın yüzeyine ulaşan elektromanyetik radyasyon karbon temelli yaşam için tam mânasıyla uygundur. Mükemmel bir şekilde atmosferdeki gazlar görülebilir aralık dışındaki hemen hemen bütün zararlı radyasyonu emip sadece biyolojik açıdan faydalı radyasyonu geçirir. [28]

Atmosferde çok az miktarda bulunan ve fakat etkisi son derecede yaygın ve dikkatle izlenmesi gerekli olan bir gaz vardır. Bu gaza Ozon diyoruz. Yere yakın seviyelerde çok az miktarda görülen bu gaz, şimşek çakışı sırasında fotokimyasal reaksiyonlar sonucunda oluşur. Ozonun küremiz üstünde, yaklaşık 25 kilometre yukarılarda, olağanüstü incelikte bir tabakası vardır ki, uzmanları şaşkına çeviren işte bu kuşaktır. Dünyanın etrafını çepe çevre çeviren bu incecik ozon kuşağı, güneşten gelen tehlikeli mor ötesi ışınları burada tutar. Bizler mor ötesi (ultraviyole) ışınları gözümüzle göremeyiz. Mor ötesi ışınlar, canlılar için o kadar zararlıdır ki, eğer bu ışınlar olduğu gibi yeryüzüne ulaşmış olsaydı, tüm canlı hayat bir anda yok olurdu.[29]

Atmosfer; ortalama % 78 nitrojen, % 21 oksijen ve % 1 nispetinde karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluştuğu ve insanlar ve canlıların büyük çoğunluğunun enerji elde edebilmek için oksijene ihtiyaç duyacak bir metabolizmaya sahip oldukları bilinmektedir. Canlılık için hayatî bir madde olan oksijene bu denli ihtiyaç duyduğumuz için atmosferde mevcut halinden daha yüksek oranda oksijen bulunmasının daha faydalı olacağı düşünülebilir. Oysaki oksijenin sahip olduğu oldukça kolay tutuşma özelliği sebebiyle % 21’in üzerindeki her yüzde birlik oksijen artışının, bir yıldırımın orman yangını başlatma ihtimalini % 70 oranında artıracağı tahmin edilmektedir. Oksijen oranının % 25’ten yüksek olması halindeyse şu an kullandığımız bitkisel gıdaların büyük bir çoğunluğunun yanıp kül olması kaçınılmaz olacaktı. Oksijen ve karbondioksitin sürekli kullanılmasına rağmen, havadaki oranının sürekli bir şekilde korunması ise hayvanların devamlı olarak oksijen tüketirken, kendileri için zehirli olan karbondioksiti havaya salmaları, bitkilerin ise, bu işlemin tersini gerçekleştirerek yani karbondioksiti oksijene çevirerek mükemmel bir devir daim mekanizmasının işlemesini sağlamalarıdır. Her gün milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınmaktadır. Bitkiler gibi hayvanların da aynı reaksiyonu gerçekleştirmeleri yani oksijen tüketip havaya karbondioksit vermeleri halinde kendimizi kısa sürede yaşanılmaz bir gezegenin içinde bulmamız kaçınılmaz olurdu. Zira bu gibi bir durumda atmosferdeki oksijen hızla tükenecek ve bir süre sonra canlılar ölüme mahkûm olacaklardı.[30]

Evrendeki Tasarımın Mükemmelliği Karşısında Değişen Görüşleri

Son zamanlarda tasarım düşüncesini destekleyen delillerden dolayı daha önce inançsız ya da agnostik olan pek çok bilim adamı, Tanrı’ya inanmaya başlamıştır.[31]

Evrendeki hassas ayarların ortaya çıkmasından önce bir ateist olan astronom Fred Hoyle evrendeki mükemmel düzenin sadece Tanrı’nın yaratışı ile açıklanabileceğini şu sözleri ile ifade etmiştir:

Evren, süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkânsız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi. [32]

Alan Sandage (Astronomi Alanında Crawford Ödülü Sahibi):

Ben böyle bir düzenin bir kaostan çıktığını oldukça ihtimalsiz buluyorum. Düzenleyici bir prensip olmalı. Tanrı bana göre, esrarengiz fakat varlık mucizesinin neden hiçbir şey yerine bir şeyler var olduğunun açıklamasıdır. [33]

Arno Penzias (Fizikçi/Nobel Fizik Ödülü Sahibi):

Bugünün dogması ise maddenin ebedi ve ezeli olduğu yönündedir. Bu dogma, evrenin yaratılmış olduğuna işaret eden gözleme dayalı kanıtlar ve astronominin bugüne kadar ürettiği gözlemlenebilir verilerin hepsinin evrenin yaratıldığı iddiasını desteklediği gerçeğine rağmen bunu kabul etmek istemeyen insanların (bun-lara fizikçilerin çoğunluğu da dâhildir) içgüdüsel inançlarına da-yanmaktadır. Sonuç olarak, verileri reddeden insanlar maddenin ebedi ve ezeli olması gerektiğine dair “dinî” bir inanç taşıyan insanlar olarak tanımlanabilirler… Eğer evren her zaman var olmadıysa bilim, evrenin mevcudiyetine dair bir izahat yapılması ihtiyacı ile yüz yüze kalacaktır. [34]

Stephen Hawking (Astrofizikçi):

Bilim yasaları, şimdi bildiğimiz biçimiyle, elektronun elektrik yükünün niceliği ve proton ve elektronun kütlelerinin oranı gibi pek çok temel sayı içerir…Şaşılası gerçek ise bu sayıların değerlerinin yaşamın gelişimini olanaklı kılmak için çok ince ayar edilmiş gibi gözükmesidir. [35]

Frank Tipler (Fizik Profesörü):

20 yıl önce kozmolojist olarak kariyerime başladığımda bir ateisttim. Bir gün Yahudi-Hıristiyan teolojisinin temel iddiasının doğru olduğunu ve bunun bizim anladığımız fizik kanunlarının bir sonucu olduğunu gösteren bir kitap yazacağımı en vahşi rüyalarımda bile hayal edemezdim. Ben bu sonuçlara benim özel fizik branşımın merhametsiz mantığını kullanarak ulaştım. [36]

 

Dipnotlar

[1]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[2]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[3]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[4]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[5]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[6]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[7]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[8]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[9]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[10]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[11]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[12]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[13]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[14]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[15]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[16]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[17]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[18]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[19]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[20]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[21]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[22]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[23]Düzen. Dean L. Overman. Gelenek:2004

[24]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[25]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[26]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[27]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[28]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[29]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[30]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[31]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[32]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[33]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[34]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[35]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011

[36]Modern Bilim:”Tanrı Var”. Emre Dorman. İstanbul Yayınevi: 2011