Din ve Bilim Çatışması

Tarihi Kökenler

Din ve bilim ilişkisi, bilim çabalarının en yoğun şekilde yer aldığı Hıristiyan Batı dünyasında son üç asır boyunca özellikle ele alınmıştır. Dolayısiyle, asıl konu, bilim ve Hıristiyanlık münasebeti çevresinde dönüp durmuştur. Bu alanda gösterilen çabaların her dini ilgilendiren ve ilgilendirmeyen tarafları vardır. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan problemlerin bir kısmı, sadece Hıristiyanlığı, bir kısmı sadece "Kitaplı Dinleri", bir kısmı da belki, bütün dinleri ilgilendirmekledir. Sözkonusu, gelişmelere her dini kültürün tepkisi farklı olabilmekledir. Memnuniyetle belirtelim ki, özellikle son yıllarda birçok batılı ilim ve fikir adamı, bu konuda hassasiyet göstermekle ve çok kere "burada 'din' derken 'Hıristiyanlığı' kastediyorum" şeklindeki ifadelerle meseleye açıklık getirmektedirler. Oysa daha önceleri durum farklıydı.[1]

Her şeyden önce, her dinin kendisine has bir takım özellikleri vardır. Sözgelişi, Hıristiyanlığın öyle özellikleri var ki, bunlar hemen daima bilimden yana çeşitli hücumların hedefi olmuştur. Oysa bir başka din, o türden özelliklere değil de başka özelliklere sahip olduğu İçin aynı hücumlara hedef olmayabilir. Birkaç örnek verelim: Hıristiyanlık, adından da anlaşılacağı gibi, kurucusunun, yani Hz. İsa'nın şahsiyeti etrafında örülmüştür. Yahudilere göre, Hz. Musa, Müslümanlara göre Hz. Muhammed, kendilerine vahiy gelen birer insandır. Oysa Hz. İsa'da ulûhiyet görmeyen bir insan, Kilise açısından asla Hıristiyan sayılmaz. Teslis, enkarnasyon, aslî günah v.s. gibi temel Hıristiyan mefhum ve doktrinleri hep Hz. İsa'nın "ulûhiyet" i İnancından neşet etmektedir... onun "esrarengiz", dolayısıyla "öylece inanılması gereken bir dinî akide" olduğu söylenmiş ve bu yolla o, bilimin ve felsefenin tenkid ve tahlilinden uzak tutulmak istenmiştir. Bu durum, din cenahında dar "imancı" (fideist) anlayışa kapı açmış, bilim cephesinde ise katı pozitivist görüşlerin güç kazanmasına sebep olmuştur. [2]

İkinci olarak. Hıristiyanlık, büyük ölçüde bir "mucizeler" dinidir. Kurucusunun dünyaya gelişi, çarmıh olayı, tekrar dirilmesi, sonunda "Semadaki Babasına Yükselişi"ve daha yüzlerce olay, hep "mucize" hâdiseler olarak görülmüştür. Bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlıkla bilim-din çatışması mucizeler konusunu daima ön planda tutmuş ve kavgaların önemli bir kısmı hep bu alanda olmuştur.[3]

Üçüncü olarak, Hıristiyanlık, Yahudiliğin kutsal metinlerinin ve orada yer alan eski kozmolojik doktrinlerin tamamını bünyesine dâhil etmiştir. Bu da Hıristiyan bilim ve fikir adamları için ilâve bir takım güçlüklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Jeoloji, biyoloji, arkeoloji ve antropoloji gibi bilim dallarının topladıkları veriler, bunları değerlendirebilecek olanların gözünde, Tevrat metinlerinin öne sürdüğü kozmolojik, biyolojik ve antropolojik görüşlerin tamamını reddetmektedir. [4]

Hıristiyanlık -dolayısıyla onun etkisiyle gelişen Batı kültürü- için söz konusu olan bu özelliklere dikkat etmeden, Batıda görülen din-bilim mücadelesini başka bir kültür bölgesine taşımak, her şeyden önce, bilim anlayışına ters düşer. Ve bu ters anlayış, ne yazık ki, İslâm dünyasında, oldukça sathî seviyede de olsa, savunucu bulmuştur. İnsanların, çok kere, bütün dinlere değil, kendilerinin mensup oldukları dinlere, hatta bu dinlerin de belli bazı görüşlerine karşı çıktıkları gerçeğini unutan bazı kişiler Hıristiyan Batının XIX. yüzyıldaki kavgasının, bazen "bilimcilik" bazen "müsbet düşünce", bazen "batılılaşma" adı altında İslâm dünyasına taşımışlardır. Batıdaki fikrî ve ilmî değişmeler, günü gününe takip edilemediği için de geçen asrın bu "başağrısı" İslâm dünyasında hâlâ etkisini devam ettirmektedir. Oysa Hıristiyanlığın problemleri ile İslâm'ın problemleri aynı değildir. Bu görüşümüzü destekleyebilecek binlerce örnek verilebilir. Meselâ, yerin değil de güneşin bildiğimiz sistemin merkezi olduğu fikri ortaya atıldıktan sonra, Kalvin, kıyameti kopardı; çünkü Kutsal Kitapla "Arz öyle tespit edilmiştir ki asla yerinden oynatılamaz" denmektedir. Yine Darwin'in ortaya attığı tabii seleksiyona bağlı evrim fikrini, bazı Hıristiyan ilâhiyatçılar, sırf "Hz. İsa'nın zuhuru" hadisesine, -dolayısıyla dinin temel bir akidesine- zarar getirdiği için reddetme yoluna gitmişlerdir. Determinizm fikrine, mucizeleri açıklamak güçleştiği için karşı çıkılmıştır. Oysa bir Müslüman veya Budist'in bu görüşler karşısında farklı tepkiler göstereceği, farklı tutumlar takınacağı apaçık ortadadır.[5]

Öte yandan, birçok bilim adamı da, "kendilerine göre anlayıp yorumladıkları dinî anlayış" a değil, Kilise'ye, onun "İman İlkesi" diye öne sürdüğü görüşlere karşı çıkmıştır. Kilisenin mücadele ettiği bilim adamları arasında dindar olanların sayısı, küçümsenemeyecek bir rakama ulaşmaktadır. [6]

Bu söylediklerimiz, günümüzde dinlerarası bazı ortak problemlerin bulunduğu fikrine gölge düşürmemelidir. Şu veya bu tarafları değil de, genelde ele alındıklarında Materyalizmin her çeşidi- katı pozitivizm, Freudizm v.s., üç büyük "Kitaplı Din" için ortak ciddî problemler doğurmaktadır. [7]

Denebilir ki, din-bilim ilişkisi bugün çok daha rahat bir çerçeve içinde yer almaktadır. Her şeyden önce, XIX. yüzyılın "burnu havada" bilimciliği ve pozitivizmi tarihe karışmıştır. Arlık Batı dünyasında da o yüzyıla has bir din-bilim gerginliği bugün yoktur. Batı bu gerginliği, ilmî ve dinî anlayışta ortaya koyduğu köklü değişiklikler sayesinde, kısmen de olsa, giderebilmiştir. Günümüzün bilim adamlarının çoğu, geçen yüzyılın bilim adamlarına nazaran daha az iddialı, daha alçak gönüllüdür. Bu arada Kilise'nin gücünün zayıflaması ve Kilise mensuplarının fikir dünyasında ortaya çıkan yeni değişiklikler, Kilisenin bir baskı unsuru olma durumuna son vermiş; bu da kendi sırasında, bilim adamlarının gereksiz bir polemiğe girmelerine ihtiyaç bırakmamıştır.[8]

Gerginliğin giderilmesinde din adamlarının ortaya koydukları tutum değişikliklerinin çok önemli olanlarını şu şekilde sıralayabiliriz: İlk olarak, din adamları, hücum edilmeye müsait konulan ciddî olarak gözden geçirdiler. Kutsal metinleri ilmî ve tarihî açıdan derin tahlillere tabi tutarak onları yeniden yorumlamaya çalıştılar. Bu çalışmalar, bazen ılımlı, bazen de oldukça aşırı olan birçok görüşlerin ortaya atılmasına sebep oldu. Çarpıcı sonuçlardan biri de şuydu: Hıristiyanlığın kutsal metinlerine insan eli karışmış olup onların tamamının vahiy eseri olduğu söylenemez. (Müslümanların Kur'an'a dayanarak bu iddiayı ta başından beri öne sürdüklerini burada hatırlatmak isteriz.) Dolayısıyla, o metinlerde yer alan ve bilimin hücumuna hedef olan görüşlerin çoğu, İncillerin kaleme alındığı dönemdeki ilmi olmayan düşünceleri yansıtmaktadır.[9]

Metodolojik Sebepler

“Materyalizm” sadece maddenin var olduğunu, madde dışında hiçbir varlığın bulunmadığını savunur; “ateizm” ise Tanrı’nın var olmadığını savunan bir görüştür. Günümüz ateistlerinin büyük çoğunluğunun materyalist olduğu ve bu iki ifadenin adeta birbirine özdeş anlamda kullanıldıkları söylenebilir. “Natüralizm” ifadesi ise genelde bu iki görüşle özdeş anlamda kullanılsa da bu ifadenin kimi kullanımlarında farklılıklar olabileceğini belirtmekte fayda vardır. Felsefî natüralizm, doğa dışında hiçbir varlık yoktur, bu görüşün tamamen materyalizme ve ateizme özdeş olduğu söylenebilir. Diğer yandan metodolojik natüralizm ve bilimsel natüralizm ile bilimin metodunun ne olması gerektiğine dair bir iddiada bulunulur. Buna göre, doğanın içindeki sebepler dışındaki sebeplerle doğa açıklanamaz; örneğin evreni tasarlayan bir Tasarımcının varlığına gönderme yapmak yasaktır. Metodolojik natüralizm, doğaüstü bir gücün varlığına dair bir iddiada bulunmaz; Allah’ın varlığı veya yokluğu üzerine bir bildirimde bulunmaz ama Allah yokmuşçasına doğayı ele alır.[10]

Metodolojik natüralizm, felsefî natüralizmi kesin olarak doğru kabul ederek doğa-dışının var olmadığı iddiasında bulunmasa da metot olarak felsefî natüralizmi doğruymuş gibi kabul eder. Günümüzde bilime hâkim olan paradigmanın metodunun bu olduğu söylenebilir; bu metodolojinin etkisiyle fizik ve biyoloji kitaplarında Allah’a atıf yapılmaz. Newton’un yazdığı bir kitabı, günümüzde, bir fizik öğretmeni ders kitabı olarak yazmış olsaydı; bu kitabın ders kitabı olması herhalde yasaklanırdı. Hatta Darwin’in en meşhur eseri olan Türlerin Kökeni’ni, bugün bir biyoloji öğret-meni yazmış olsaydı; herhalde bu kitaptaki Yaratıcıya atıflar çıkartılmadan, bu kitap ders kitabı olarak okutulamazdı.[11]

Metodolojik natüralizmin neden mevcut paradigmanın yöntemi olduğunu anlamamız için, siyasetin bilim ve eğitim sistemiyle olan ilişkisini de irdelemek gerekir. Bu ilişki, Kilise ile siyasal sisteminin önemli etkileşimlerinin olduğu Batı’ya ait bir tarihsel sürecin ürünüdür; bu tarihsel süreçten yalıtılarak anlaşılamaz. [12]

Bütün dünyada oynanan futbolun ortak kurallarının olmasının sebebi, her ülkenin birbirlerinden bağımsız olarak aynı kuralları bulmuş olmaları olmadığı gibi; günümüz dünyasında birçok ülkenin eğitim sisteminde metodolojik natüralizmin hâkim olmasının sebebi de her bir ülkenin birbirlerinden bağımsız olarak, bu yöntemin uygulanmasının en doğrusu olduğuna dair vardıkları sonuç değildir. Batı’dan transfer edilen bilim ve eğitim sisteminin paradigması bir paket halinde dünyanın her yerine ulaşmış, bu paket, teknolojik geriliklerinin yıkım ve komplekslerini yaşayan ülkelerce, analitik bir değerlendirmeye tabi tutulmadan benimsenmiştir.[13]

Aslında metodolojik natüralizmin teizm için çıkardığı problemler yüzeysel bir bakış açısıyla hemen fark edilmemektedir. Bir teist ve ateistin Londra-İstanbul arasındaki mesafeyi hesaplarken matematiğe veya haritacılığa başvurmalarında bir farklılık gözlemlenmeyecektir. Bir teist ve bir ateist doktorun gözün veya kalbin fonksiyonlarını belirlerken biyolojiye başvurmalarında ya da bir teist ve ateist astronomun Ay veya Güneş tutulmalarının oluş vaktini belirlemeleri ile ilgili hesaplamaları ve teleskopu kullanım tarzlarında da bir fark gözlemlenmeyecektir. Modern bilimin başarısı olan köprüler, ulaşım araçları, ameliyat teknikleri, gen teknolojisi, bilgisayar, internet gibi tüm ürünlerin hiçbirinin metodolojik natüralizmin bilimin metodu olarak benimsenmesiyle alakası yoktur. Fakat sorun, özellikle evrenin ve canlıların kökenine dair araştırmaların sunum ve yorumlarında ortaya çıkar. Örneğin evrenin kökenine dair Big Bang Teorisi’nin ve canlıların kökenine dair Evrim Teorisi’nin yorumlarında bu sorunu gözlemleyebiliriz.[14]

Her şeyden önce bilimin kendisinin konuşma yeteneğinin olmadığı ve konuşanın/yorumlayanın insan olduğuna dikkat etmek gerekir. Esas sorun, bilim adına tanrının var olmadığına dair yorumlama yapılması ve bunun bilimsel bilginin bir sonucu olarak gösterilmesidir. Teistin söylediği açıktır: tabiat gözümüzün önünde inanılmaz bir hassasiyet içinde, esrarengiz bir şekilde işlemektedir ve bunun bir açıklaması olmalıdır.[15]

Tasarım savunucularının vurguladığı iyi-ayarlanmış çoğu öğeler, bilim adamları tarafından keşfedilen veya rapor edilen hususlardır. Böyle meseleler hakkında yazan bilim adamlarının çoğu, iyi ayarlamıştık gösteren durumları etkileyici bulurlar. Fakat onların hiçbiri, bırakın evrenin bir tasarımcısına, Tanrı'ya bile inanmazlar ve pek çok filozof da ateisttir. Dolayısıyla doğal olarak şu soru akla gelir: Bir tasarımcının varlığını kabul etmeyi reddeden bu kültür, iyi ayarlanmış bu durumları nasıl cevaplandırıyor?[16]

Boşlukların Tanrısından Kaçınma İsteği

‘Boşlukların tanrısı’ sorunu, bir Tanrı'nın olduğunu ileri sürmenin entelektüel tembellikten kaynaklandığı düşüncesidir: Yani bir olayı bilimsel yoldan izah edemediğimizde cehaletimizi örtmek için Tanrı fikrini ortaya atarız demektir.[17]

Felsefeci Richard Swinburne, bilimin daha soyut seviyedeki açıklama gücünü kullanarak şöyle yazar:

“Dikkat ederseniz, ben bilimin izah edemediği şeyleri izah etmeye yarayan bir ‘boşlukların tanrısı’ olduğunu iddia etmiyorum. Bilimin neden açıklama yapabildiğini izah etmek için bir Tanrı’nın var olması gerektiğini öne sürüyorum ki bu bilimin izah ediciliğini inkâr ettiğim anlamına gelmez. Ben bilimin şeyleri neden izah edebildiğini izah etmek için Tanrı’nın olması gerektiğir söylüyorum... Bilimin, tabiat âleminin mükemmel derecede düzen olduğunu göstermedeki başarısı, o düzenin meydana gelmesi için çok daha mükemmel bir sebebin olması gerektiğini gösteriyor.” [18]

Burada anlaşılması gereken en önemli nokta, Tanrı’nın bilime alternatifbir izah olmadığı hususudur. Bu yüzden de O, sadece ‘boşlukların tanrısı’ olarak görülmemelidir. Aksine, O, tüm izahların dayandığı temel dayanaktır: Bilimsel olsun ya da olmasın, herhangi bir açıklamanın yapılabilmesini sağlayan şey O’nun varlığıdır. Bunu vurgulamak önemli çünkü Richard Dawkins gibi bazı etkili yazarlar, Tanrı’yı bilime alternatif bir izah aracı olarak algılama konusunda ısrar ediyorlar, hâlbuki böyle bir kanaate teolojik düşüncenin hiçbir yerinde rastlanmaz. Dolayısıyla, Dawkins burada Donkişot gibi yel değirmenlerine saldırmış oluyor (yani, hiçbir ciddi düşünürün zaten inanmadığı garip bir Tanrı anlayışını reddediyor). [19]

Stephen Hawking, bilimin neden evrenin var olduğunu yanıtlayamadığı hususunu destekliyor gibi. Hawking şöyle diyor:

“Bilim, geleneksel yaklaşımı olan matematiksel model kurarak, neden tanımlamak için bir evrenin var olduğu sorusunu cevaplayamaz. Neden evren var olma zahmetine girmiştir? Birleşik teori evrenin kendi kendisini var edebileceğimi düşündürtecek kadar ikna edici mi? Ya da evren bir Yaratıcıya ihtiyaç duyar mı, eğer duyarsa O’nun evren üzerinde başka tesiri de var mıdır?”[20]

Elbette bu soruyu hiç sormamamız gerektiğini düşünen bazı bilim adamları ve felsefeciler de bulunuyor. Onlara göre evrenin varlığı için bir sebep aramaya gerek yoktur çünkü böyle bir sebep zaten yoktur. Herhangi bir akıl yürütme zincirinin bir yerden başlaması gerektiği için bizim de evrenin varlığından başlayabileceğimizi düşünürler. E. Tryson, Bertrand Russell’ın sözlerini hatırlatarak şöyle der:

“Evrenimiz, zaman zaman gerçekleşen şeylerden sadece bir tanesidir.”[21]

Fakat evrenin öylesine var olduğunu söylemek gibi bir cevap, tıpkı neden elmalar yere düşer sorusuna, ‘öyle de ondan’, tarzında bir cevap vermek kadar bilimseldir ancak. [22]

Bazıları da, evrenin kendi kendini izah ettiğini savunurlar. Mesela Peter Atkins şuna inanmaktadır:

“Zaman-mekân kendi kendine toplanma sürecinde kendi zerreciklerini oluşturur.[23]

“Kendiliğinden oluşum” izahı, sadece onun materyalist görüşün bir sonucudur, biliminin değil.[24]

Bilimsel Teorilerden Kaynaklanan Önyargılar

"Tanrı kavramı insan düşüncesinin ve tecrübesinin bir ürünüdür. Tanrı ve din kurumu emeğin sömürülmesi, özgürlüğün kısıtlanması, iktisadi değerlerin ve siyası maksatların elde edilmesinde bir araç olarak kullanılmak üzere üretilmiş bir şeydir."[25]

Bu şekilde dinî inanç, aşkın bir gerçekliğin yansıması olarak değil de, insanî ihtiyaçların ve arzuların yansıtılması olarak anlaşılacaktır. Dinî inanç, mesela, eserleri değişken olan tabiat güçleri karşısında, insanın zarara maruz kalma ve muhtaç olma hislerini yansıtabilir. Bir antropolog bu hususta oldukça açıktır. Şöyle der: "İnsanlığın dine sahip olmasının nedeni, en başta onun Tanrı tarafından verilmiş veya tesis edilmiş olmasıdır, şeklindeki teoriyi kabul eden az sayıda antropolog var gibi görünüyor. Bundan ziyade, antropologların kahir ekseriyeti, dini değişken bir kültürel icat olarak açıklar." [26]

Sosyal bilimsel yaklaşım ile dinin sosyal dayanışmayı teşvik ettiği ve toplumun istikrarına katkıda bulunduğu, kabul edilebilir. Dinî inanç ister doğru olsun ister yanlış, onun böylesi etkileri ve işlevleri vardır.[27]

Dine sosyal bilimsel yaklaşım, dinî inançların ve kurumların muhtevasını görmezden gelir ve onlara sosyal sebeplerden doğmuş bir sosyal vakıa muamelesi yapar.Dinî inançlar sadece faydalı olduğu için değil fakat doğru olduğu için de benimsenebilir.[28]

"Dinler ve tanrı düşüncesi tabiat olaylarının esasını anlayamayan ilkel insanın olup biteni anlamlı kılmak için başvurduğu bir açıklama türüdür. Sadece maddeye dayalı olgusal açıklama tarzından ve bilimsel bilgiden mahrum ilkel insanlar doğa olaylarına olağanüstü güçler atfetmişlerdir."[29]

Özünü hakiki dinden almayan animist ya da birtakım batıl dinlere mensup insanların tabiat olaylarının iç yüzünü kavrama noksanlığından dolayı garip inançlara yönelmeleri mümkündür. Ancak ilahi kökenli dinlerde bu türden batıl anlayışlar söz konusu değildir. Aslında bu itirazın arkasında modern psikolojinin ve sosyolojinin ateistik kabulleri yatmaktadır. Sosyolojik açıdan bakıldığında insanlığın çok tanrılı dinlerden başlayarak zaman içinde tek tanrılı dinlere geçişin vuku bulduğu anlayışı hakimdir. Halbuki insanlığın başlangıcı tek tanrılı din olup zaman içindeki birtakım bozulmalar sebebiyle çok tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.[30]

Bilimin Sınırları ve Bilimsellik Söylemi

Ateistlerin bilimin sadece nasıl sorusuyla ilgilendiği ve niçin sorusuna cevap verme imkânı olmadığı” argümanından pek hoşlanmadıkları bilinir. R. Dawkins bu durumu açıkça beyan ederek itirazını ortaya koymaktadır:[36]

“Bilim nasıl sorularıyla ilgilidir ve yalnızca ilahiyat neden sorularını yanıtlayabilecek donanımdadır" sözü can sıkıcı bir beylik sözdür. Bazı sorular yalın bir biçimde bir yanıtı hak etmezler. Tek boynuzlu atlar neden eşelenirler? Soyutlama ne renktir? Umut nasıl kokar? Bir sorunun dil bilimsel açıdan doğru bir tümce ile ifade edilebilmesi o soruyu anlamlı kılmaz ya da pür dikkat kesilmemizi gerektirmez. Hatta soru gerçek olsa bile bu, bilim cevaplayamazken din cevaplayabilir anlamına gelmez. Belki sonsuza kadar bilimin menzilinin erişemeyeceği, gerçekten adamakıllı ve anlamlı sorular vardır. Belki de kuantum teorisi çoktan sırrına erişilemezliğin kapısınıçalmaya başlamıştır. Ancak eğer bilim bazı karmaşık soruları karşılayamıyorsa, insanları bunu dinin yapabileceğini düşünmeye iten nedir? [37]

Gerçekten de, eğer bir soru anlam açısından herhangi bir şey ifade etmiyorsa belirli bir cevap verilmeyi hak etmez. Çünkü yanlış sorulan veya saçmalık içeren bir soruya doğru ve anlamlı bir cevap vermek mümkün değildir. Elbette, “umut nasıl kokar?” sorusunu ciddi bir şekilde ele alıp cevap aramaya gerek yoktur. Çünkü ne teorik bilgilerimiz ne de tecrübelerimiz bize söz konusu soruyu anlamlı kılacak ve cevap vermeyi sağlayacak bir zemin oluşturmaz. Fakat “neden biz varız ve bu evren var?”, “her şey nasıl var oldu?” türünden sorular cevaplandırılmayı hak etmeyecek şekilde bir tutarsızlık ihtiva etmez. Dolayısıyla “tek boynuzlu atlar neden eşelenirler?” sorusuyla "bu evrenin sebebi nedir?” sorusu aynı kategoride ele alınamaz. Bunları aynı derecede anlamsız sorular gibi göstermek, pek makul bir itiraz gibi görünmemektedir.[38]

Diğer taraftan bir soruya cevap verilmesinin ya da verilememesinin temelinde hangi bilgi türüne bağlı kalınacağına dair açıkça konuşulmamış bir problem vardır. Eğer üzerinde konuşulan problem bilimsel bilgi çerçevesinde ele alınacaksa, bazı meselelere nihai anlamda çözüm bulunması mümkün olmayabilir. Mesela “bu evren niçin var?” sorusuna bilimsel bilgiye dayanarak cevap bulunamaz. Çünkü evrenin varoluş sebebi ancak kendi varlığının dışında bir şey olabilir. Fakat böyle bir varlık bilimsel bilginin araştırma alanının ve imkânlarının ötesinde kalır. Cevabı, fiziksel varlıklar çerçevesinde kalarak aramak netice vermeyecektir; çünkü böyle bir çaba, ancak maddeye “amaçlılık” yüklemek gibi bir düşünceyi varsaymakla mümkün olabilir. Halbuki maddenin kendisine “amaç” atfetmek tamamen metafizik ve bilim dışı bir yaklaşımdır. O halde, bilimsel bilgiye dayanarak böyle bir soruya cevap verilemez. Diğer taraftan, kutsal kitaplara başvurulduğunda sorunun cevabı yeteri kadar açık ve net bir şekilde bulunabilir. Zaten kutsal kitaplar bu tür sorulara cevap verme iddiasındadır. Demek ki, belirli bir sorunun cevabının olup olmaması başvurulan bilgi kaynağına bağlıdır.[39]

Richard Dawkins’in evrenin başlangıcına neyin sebep olduğunu bilmediğini itiraf ettiğine, fakat kalben, günün birinde evrenin tamamen natüralist bir izahının mümkün olacağına inandığına (evet inançtan bahsediyor) dikkat edelim. Oxford’da onunla girdiğimiz tartışmada söylediği gibi evreni izah etmek için büyüye sığınmak zorunda değil. Fakat tartışmanın ardından yapılan basın toplantısında Melanie Phillips’den gelen soruya evrenin yoktan bir anda ortaya çıkıverdiğine inandığını söyleyerek cevap vermişti. Phillips de bu izaha “büyü” demişti. Toplantının ardından da Dawkins’in kendisine, evreni LGM (little green men küçük yeşil adamlar) ile açıklamanın bir Yaratıcı’yı kabul etmekten daha mantıklı olduğunu söylediğini ifade etmişti. Yani Dawkins’e göre açıklama ne olursa olsun, yeter ki Tanrı olmasın.[40]

Naturalistler (tabiatçılar) bilime bağlılık andı içerler; kendi flamalarını bilimin direğine çivilerler; tıpkı kendini bayrakla sarmalayan bir politikacı gibi kendilerini bilim örtüsüyle sarıp sarmalarlar. Onlar, naturalizmin, “bilimsel dünya görüşünün” parçası olduğunu, modern bilimin gelişiyle doğa-üstücülüğün bir hurafe doku olarak faş olduğunu –belki bilim öncesi çağda makbul ve hatta anlamlı olduğunu, ama şimdi artık geçerli olmadığını— kendilerinden emin bir şekilde iddia ederler. Burada özellikle büyüleyici bir tabir, kullanılması mecburi olan “şu anda bildiğimiz üzere”ifadesidir: daha önce cehalet ve hurafe içerisinde debelenip duruyorduk, fakat şimdi, bilim sayesinde nihayet hakikati biliyoruz.[41]

Ancak, bütün bunlar bir hatadır ve üstelik kocaman bir hatadır. Naturalistler, normalde, neden bilimin naturalizmi garanti ettiğini veya desteklediğini düşündüklerini açıklamazlar; onlar, genellikle, sadece olguyu ilan etmekle yetinirler.[42]

Bunalım Felsefesi

Özellikle Neitzsche ile felsefe sahnesinde ön plana çıkan Sartre ve Camus gibi ateist varoluşçularca geliştirilen bir başka önemli ateist görüş de hissi ve ahlâki bir endişede çıkış noktasını bulmaktadır.[31]

Neitzsche'ye ve varoluşçuluğun ateist kanadına mensup düşünürlere göre, ya insanın önceden belirlenmiş bir "öz"ü vardır; ya da insan tam anlamıyla karmakarışık bir akıntı içindedir; dolayısıyla özünü kendisi oluşturmak zorundadır. İmdi eğer Tanrı, yani bir yaratıcı varsa, özgürlük yok demektir ve insan, kendi özünü oluşturma imkân ve gücünden yoksundur. Bu imkân ve gücün olabilmesi için Tanrı'nın olmaması gerekir.[32]

Acaba Tanrı'dan bu derece çabuk kurtulmak kolay iş midir? Neitzsche, Tanrı'nın ölümünün ne büyük ve endişe verici bir olay olduğunun farkındadır. O şöyle der: Dünyanın bir daha sahip olamayacağı en kutsal ve güçlü varlık hançerlerimizin allında kana boyandı. Bu, insanlığın kaldıramayacağı kadar büyük bir olaydır."  Buna rağmen Neitzsche'ye göre bu, yerine getirilmesi gereken bir İşti. Eğer insanın gücünün bir değeri olacaksa, sonsuzca güce sahip olan bir varlığın olmaması gerekirdi.[33]

Ne Neitzsche, ne Sartre, ne de Camus ve ne de onlar gibi düşünenler, yavaş yol alan, kılı kırk yaran serinkanlı birer düşünür gibi çıkarlar karşımıza. Onların ispat etmeye, hatta iknâ etmeye ne vakit ne de sabırları vardır. Onlar, bir haykırış içindedirler; muhatapları ise, ne teolog, ne de filozoftur, sadece bunalım içinde olan insandır.[34]

Bu bunalım felsefesi, "Tanrı yoktur" demekten çok "Tanrı var olmamalıdır" diyor. Bunun için gösterdiği gerekçeler ise, aşırılıklarla dopdolu. [35]

 

Dipnotlar

[1] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[2] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[3] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[4] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[5] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[6] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[7] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[8] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[9] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[10]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[11]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[12]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[13]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[14]Evren’den Allah’a. Caner Taslaman. Erkileşim: 2013

[15]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[16]Evrim ve Tasarım. Der: Recep Alpyağıl. İz:2013

[17]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[18]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[19]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[20]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[21]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[22]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[23]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[24]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[25]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[26] Akıl ve İnanç-Metinler. Michael Peterson… Küre: 2013

[27] Akıl ve İnanç-Metinler. Michael Peterson… Küre: 2013

[28] Akıl ve İnanç-Metinler. Michael Peterson… Küre: 2013

[29]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[30]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[31] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[32] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[33] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[34] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[35] Din Felsefesi. Mehmet S. Aydın. Selçuk:1992

[36]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[37]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[38]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[39]Ateizm Yanılgısı. Selçuk Kütük. Açılım Kitap:2010

[40]Aramızda Kalsın Tanrı Var. John C. Lennox. Ufuk: 2013

[41]Allah Felsefe ve Bilim. Komisyon; Alvin Plantinga. İstanbul Yayınevi

[42]Allah Felsefe ve Bilim. Komisyon; Alvin Plantinga. İstanbul Yayınevi