Miracın Senin, Prof. Dr. Mim Kemal Öke

Süheyl Seçkinoğlu'nun Namaz Öyküleri (Timaş: 2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllanma nasip oldu. "Bu eşiği geçişim, gurbetteki eğitimim sırasında, kendimle yüzleşmem ile başladı" gibime geliyor. Avrupa'da Pazar günleri Hıristiyanların ibadet günleridir. Kilise çanlarıyla başlayan bu günde, Hıristiyanlar en temiz elbiselerini giyerek, ailece kiliselere koşarlar. O gün spor müsabakaları, hatta bazı yerlerde barlar, restoranlar bile kapalıdır. İşte böyle bir ortamda yedi yıl yaşadım ben. Pazarları dinlenme günümdü. Ama yapacak bir meşgale bulamaz; kendimi bu haftalık teneffüs sürecinde, yalnızlaşmış hissederdim. Hatta biraz da galiba, Hıristiyanlara imrenirdim.

Üniversite ise sorgulama insiyakı açar insanda. Benim okulum da dünyanın en saygın üniversitesiydi. Kuruluşu 7. yüzyıla inen bir müessese. Akademik hayatın gerçekleştiği bir âlem vardı, bir de günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler... Her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde kalıyordum. Kolejlerin her birinin bünyesinde "Chapel" dedikleri kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist uğrağı, hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş tapınaklardı. Üniversite açıldıktan sonra, kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi.

"Siz kimsiniz?" dedi. "Biz sizinle Chapel'de hiç karşılaşmadık."

Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, Papaz efendi; "Bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız," derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp, Türkiye'ye mi dönecektim? Papaza biraz da mahcup bir tavırla; "Affedersiniz, ben Türk ve Müslüman'ım..." diyebildim, o kadar...

Ürkek halimi gören papaz, derhal özür dilercesine sözü değiştirdi ve sudan konulara doğru bir gedik açtı. Birkaç hafta geçti aradan. Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni görünce;

"Hey, papaz seni çağırıyor," demez mi! Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim. Oysaki papaz beni güler yüzle karşıladı.

Otur! dedi. ''Bu ülkede siz Müslümansınız. Sizin de ibadet etmeye hakkınız var. O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm. Müslüman öğrencilerin de, ibadetlerini aksatmamalan için, bir oda tahsis etmeye karar verdik. Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığnı söyleyin bize. Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz. Tabii, üniversite bütçesinden”.

Şaşırmıştım. O günden itibaren Aziz Rasmus'un odası bir mescide çevrildi… Papazın bu jestine karşılık; "Biz Müslümanlar namazımızı, her yerde, odamız da kılarız" diyemedim. Hem toplu halde kılnan namazlar için böyle mekân bulunmaz bir nimetti... Herhangi bir Müslüman Derneği'nin bulunmadığı bu küçük üniversitede, namaz kılmak alışkanlığı bile olmayan benim üzerime kalmıştı. İmamlık... Türkiye'den uzaktım. Kime yazıp, bana malzeme gerek diyecektim. İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti. Türk-İslam Literatürü'nün, hem de orijinal dillerinde bolluğu, bu üniversitenin Şarkiyat Fakültesi'nde ne kadar vukufla öğretildiğini anlamamı sağladı. İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani, İsevi başlangıcıyla... Hepsini taradıktan sonra; "İyi ki Müslüman'ım!" dediğimi hatırlıyorum. Taklidi imandan, tahkiki imana o safhada geçmiştim herhalde. Toparladığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de öğleleri üniversitenin Müslüman asıllı öğrencilerini, duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum.

O günlerde kolejde aynı süiti paylaştığım arkadaşım temiz bir İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama çekilip, kapıyı da kilitlemiştim. Bizimki kapıyı vuruyor, bir daha... Dışarı çıkıp, sarmaşıklara tutunarak, balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken, kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor. Onlar da şüphelenerek, bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı açıyorlar ve görüyorlar ki, adam namaz kılıyor. Binlerce defa özür diledi. Neden kilitledin? Ben seni rahatsız mı edecektim? Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir şey oldu zannedip, telâşlandım," dedi. O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim.

Noel tatilinde, Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak çok güzeldi. İlk gün namazımı aksatmamak için odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım var ya, kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim. Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi. Durakladı, çıktı. Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum. Ses etmediler. Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti. Annem devamlı kılıp, kılmayacağımı sordu. Başımı salladım. Üstünde durmayacaklar sandım. Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu. "Evladım, sakın ola ki, İngiltere'de bu aşırı İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?" Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler. Ne onay, ne itiraz... Nötr bir ifade...

Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki, onlar da ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar. Seyrediyorlar beni... Selamlarımı verdim. Seccadeyi katlıyordum ki, babam "Dur!" dedi. Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin başındaki başörtüsünü fark ettim. "Biz sana bir şey söylemek istiyoruz!"

Bir anlık sessizlik; "Bize de kılmayı öğretsene..." Annem de "Hem de hemen!" dercesine başmı sallıyordu. İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar. Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek...  

Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum. Lise yıllarında Ramazan'da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş. Ergenlik çağında bile edepli olan oglum, arada bir yanıma gelir, dinî meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona... Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazan'a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu…

Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince... Yaradılışın efsanesi çeşitliliğin bir nişânesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o... Ve daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum. Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik eşimle birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de "Gözyaşı Uygarlığı"nın fertleri. Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller açıldı Yaradan'a... Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözlerinin şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi'nin huzurundaymışçasına kendi safiyeti içinde ilk namazna başladı. Hayır, bu "halüsinasyon" olamazdı. Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp, taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu... Ama kıpırdayamıyordum. Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu... Ânı el ele paylaşmak istemişti benimle… Bir süre sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş oluyordu. Gözlerini açtığında cemâlden, celâle geçişinin bâriz hatlan yüzünde şekillenmişti. "Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!" dedi. "Gelmeseniz de olurdu. Gıyabınızda okurduk. Bizde merasim yoktur. Bu iş kalp işidir." Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk. Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi, hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım.

Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü, okula başladı. İşlerim açıldı. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu önümüze. Birini beğendik... Bir ara kızımızın yokluğunu fark ettik. Acaba kapıyı açıp, dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım. Salona girdiğimde rükûdaydı. Namaz kılıyordu. Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak oyun mu oynuyor dememe kalmadı. Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı. Ve namaza durmuştu. Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da... Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlâk danışmanı ve hanım da aynı sahneyi hayretle izlediler. Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum. "Burayı alıyorum!" demiştim.

O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik. Şimdi ben, her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde, ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün, namazımı yeni bitirmiştim ki, anaokuluna giden kızım yanıma geldi. Şöyle bir baktı ve dudaklarından; "Miracın senin!" sözleri döküldü. Önce tam duyamadığımı sandım. Tekrarlattım. "Miracın senin!" Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı. Belki namaz en ulvî mânasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi… O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem, benim çocuklarım da bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi. Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi "Şahdamaınndan Yakın'ın" esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim.

 

Süheyl Seçkinoğlu'nun Namaz Öyküleri (Timaş: 2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.