Mucizevi Ayetlerden Örnekler

(mucizeler.com sitesinden seçilip kısaltılarak hazırlanmıştır.)

 

Genişleyen Evren

"Ve Evren'i (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz."

(51 Zariyat Suresi 47)

 

Ancak bilimsel birikim ve gelişmiş teleskoplarla fark edebildiğimiz evrenin genişlediği gerçeğini, Kuran'ın 1400 yıl önce söylemesi ne müthiş bir olaydır.

 

Büyük Patlamadan sonra bu kadar çok maddenin, yerçekimi kuvvetinin etkisiyle birbirinin üzerine kapanmadan, bu kadar geniş bir alanda, bu kadar büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması, Büyük Patlama'da uygulanan kuvvetin olağanüstülüğünü göstermektedir. Bu kuvvet sayesinde evren genişlemekte ve madde birbirini çekip yeniden kapanmaktan kurtulmaktadır. Bu kuvvet eğer daha zayıf olsaydı gezegenler oluşmadan madde birbirini çekerek kapanacak ve ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat oluşacaktı. Eğer patlamada uygulanan kuvvet daha şiddetli olsaydı; madde o kadar büyük bir alana yayılacaktı ki, yine ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat olacaktı.

O (Allah) Evren'i (Gökleri) ve yeryüzünü yoktan yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (2-Bakara Suresi 117)

 

Zamanın maddeye, maddenin hareketlerine göre var olduğu anlaşılmıştır. Büyük Patlama’dan önce madde ve maddenin hareketi söz konusu olmadığına göre zaman da söz konusu değildir. Büyük Patlama ile beraber madde de zaman da yaratılmıştır. Oxford Üniversitesi'nden Roger Penrose ve Stephen Hawking beraber yaptıkları çalışmalarda zamanın da evrenin başlangıcı ile başladığını matematiksel olarak ispatladılar.

O gün Evren'i kitabın sayfalarını katlar gibi düreriz. Ve onu yaratılışa ilk başladığımız duruma iade ederiz. Bu, üzerimizdeki bir vaattir. Elbette, gerçekleştireceğiz. (21 Enbiya Suresi 104)

 

Ayette, Allah'ın Even'i yarattığı duruma, geri çevireceği söylenmektedir. Bu büyük çöküş olarak ifade edilen duruma işaret etmektedir.

 

Evrenin Gaz Aşaması

Bir de duman (gaz) halinde bulunan Evren'e (Göğe) yöneldi, ona ve yeryüzüne "isteyerek veya istemeyerek gelin." dedik. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. (41-Fussilet Suresi 11)

 

Ayette duman, gaz diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası "duhan"dır. Duhan genel olarak gaz halinde bir madde ile havada az çok sabit bir biçimde duran küçük taneciklerden oluşur. Ayetten, Evren'in gaz halinde bir aşamadan geçtiği ve Allah'ın iradesi sonucu bu aşamadan sonra Evren'in ve yeryüzünün bugünkü şeklini alacak şekilde ayrı bir aşamaya geçirildikleri anlaşılıyor.

 

Büyük Patlama'dan sonra Dünya'mızın, Güneş'in, yıldızların hemen oluşmadığını biliyoruz. Evren hiçbir yıldız oluşmadan önce bir gaz bulutu şeklindeydi. Bu gaz bulutunun ana maddesi Hidrojen'di. Hidrojen'den sonra ise en çok var olan madde Helyum'du. Bu gaz bulutunda daha sonra oluşan sıkışmalar ve yoğunlaşmalar yıldızların, gezegenlerin oluşumunu sağladı. Dünya'mız, Güneş'imiz, gece görebildiğimiz yıldızlar hep bu gaz bulutunun bir alt kümesiydi. Bugün bunları keşfedebilmemiz bilim tarihinde, arka arkaya yapılan birçok buluşun, gözlemin ve laboratuar çalışmasının sonucudur.

 

Karadelikler

Hayır, yıldızların düştükleri yere (mevkilerine) yemin ederim.
Eğer bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir. (Vakıa Suresi 75-76)

 

Fizikle uğraşan herkes Evren’deki en ilginç olaylardan birinin karadelikler olduğunu bilir. Büyük yıldızlar (Güneşimizin 3 katından daha büyükler) ömürlerini bir karadelik olarak tamamlarlar. Enerjilerini tüketen bu yıldızlar şiddetli bir şekilde büzüşür. Bu çekim gücü bir yıldızın kendi üstüne düşmesi (büzüşmesi) sonucu oluşur; fakat daha sonra birçok gezegen, birçok yıldız da bu şiddetli çekim alanına düşer. Yani karadelikler kendi dışındaki yıldızların da “düşme alanı”, sonu olmaktadır.

Çok küçük bir hacme bürünen dev yıldız müthiş bir yoğunluğa ve çekim gücüne sahiptir. Bu çekim gücü o kadar şiddetlidir ki saniyede 300 bin kilometre hızla hareket eden ışık bile bu çekim gücünden kurtulamaz. Karadelikler yakınlarından geçen ışığı bile yutar. Teleskopla görülemeyen karadeliklerin varlığı, çevredeki yıldızların maddesini anafor gibi kendi içlerine çekip X ışınları yaymalarından, civarlarındaki her ışını, yıldızı yutmalarından anlaşılabilir.

 

Pulsar

Ve Evren'e ve Vuruşlu'ya(Tarık'a)
Vuruşlu (Tarık) nedir kavrayabilir misin?
O delici yıldızdır. (86Tarık Suresi 13)

 

Kuran'ın 86. suresinin adı Tarık'tır. Tarık "tark" kökünden türeyen bir kelimedir. Kelimenin aslı "vurmak, çarpmak" anlamlarına gelir.

 

1967 yılında İngiltere Cambridge üniversitesi'nde Jocelly Bell düzenli ve ısrarlı bir radyo sinyali yakalar. Radyo sinyalinden kalbin vuruşları gibi düzenli vuruşlar gelmektedir. O zamanda Uzay'da böyle düzenli vuruşların kaynağı olabilecek bir gök cismi bilinmiyordu. Bu yüzden sinyallerin, başka gezegenlerdeki akıllı yaratıklar tarafından gönderildiğine kanaat getirilir. Çok kısa bir süre sonra söz konusu sinyallerin kaynağının nötron yıldızlarının çok büyük bir hızda dönmeleri olduğu anlaşıldı. Böylece nötron yıldızlarına bir ad daha takılacaktır: "Pulsarlar". Jocelly'in buluşu uzaylılarla irtibatı sağlayamamıştı ama Pulsarların keşfini sağlamıştır. İngilizcede "pulsate", nabız gibi vuruşları ifade eden bir kelimedir. "Pulsation" da "vuruş, titreşim" demektir. Bundan da nötron yıldızlarına takılan "Pulsar" isminin Kuran'da geçen "Tarık" yani "Vuruş" ismiyle uyumlu olduğu anlaşılmaktadır.

Tarık suresinin ikinci ayetinde "Vuruşlu yıldızın(Tarık'ın)" insan zihni tarafından kavranmasının zor olduğu vurgulanmaktadır. Ayette geçen "Ve Ma Edrake" ifadesinde geçen "edrake" kelimesi Türkçemize "idrak etmek" olarak Arapçadan girmiştir ve "kavramayı, anlamayı" ifade etmektedir.

Pulsar'ı incelediğimizde ayetin bu mucizevi yönüne de tanık olmaktayız. Pulsar'ın içinden alacağımız bir kaşık madde bir milyar ton gelmektedir. Pulsar'dan alacağımız çok ufak bir maddeyi eğer yeryüzüne bıraksak Dünyamızın öbür ucuna kadar bir delik açıp çıkardı. Oysa Dünya'da herhangi bir maddenin bir kaşığı birkaç gramı geçmez. Sırf bunu düşünmek bile Pulsar'ın kavranması ne kadar güç bir yıldız olduğunu ortaya koyar. Güneş'in bir kaç misli büyük yıldızlar sıkışarak Pulsar'ı oluşturur. Oysa bir Pulsar'ın çapı 1520 km'dir. Dünyamızı aynı şekilde sıkıştırsak Dünyamız 100 metre çapında bir küre olurdu. Dünyamız 24 saatte kendi etrafındaki dönüşünü tamamlar, oysa Pulsar bir saniyede defalarca kendi etrafında döner. Pulsar'ın hem dönüşündeki hızı, hem tüm bu bilgiler Tarık suresinin 2. ayetinde "Vuruşlu yıldızın (Tarık'ın, Pulsar'ın)" kavranmasının ne kadar zor olduğunun belirtilmesinin ne kadar mucizevi olduğunu göstermektedir.

 

Uzaydaki hiçbir gök cismi bu kriterleri karşılamaz (Pulsar dışında) çünkü hiçbir gök cismi vuruşlar şeklinde tarif edilemez. Pulsar güçlü radyasyon ve radyo dalgaları yaymaktadır. 3. ayette geçen "sakıb" kelimesine "karanlığı delmek, yanıp tutuşmak, nufüz etmek" anlamları verilmektedir.

Görüldüğü gibi ancak 1970 yılına gelindiğinde yeni keşfedilen bir yıldızdan Kuran 1400 yıl önce bahsetmektedir. Vuruşları olan bir yıldızın ne anlama geldiğini binlerce yıldır kimse tahmin edemediğinden "Tarık" kelimesi özel isim gibi Arapçasının aynısıyla çevrilmeden çevirilere yazılmış, ancak dipnotlarda, sözlüklerde ve tefsirlerde anlamı açıklanmıştır.

 

Gökyüzünde çok ince hesaplarla, çok muhteşem olaylar oluşmaktadır. Hiç kimsenin kafadan iki cümle atıp da gökyüzünde oluşan olaylar hakkında isabetli bir tahmin yapabilmesi, dediğine uyacak bir cismin gökyüzünde tesadüfen bulunması beklenemez.

 

Eşler Halinde Yaratılış

Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi benliklerinden ve daha bilmediklerinden hepsini eşler halinde yaratan çok yücedir. (36 Yasin Suresi 36)

 

Ayette geçen "Ezvac" kelimesi "zevc"in çoğuludur ve “çift, eş” anlamlarına gelmektedir. Ayette eşler halinde yaratılışa üç örnek verilmektedir.

  1. Toprağın çıkardığı eşler: Toprağın çıkardığı eşler deyince akla ilk gelen bitkilerdeki dişilik ve erkeklik özelliğidir.

  2. Kendi benliklerimizden eşler: Akla ilk gelen insanların dişi-erkek şeklinde yaratılışlarıdır.

  3. Bilinmeyen eşler: Evren'deki eşli yaratılışların birçoğundan Kuran'ın indiği dönemde insanların haberi yoktu.

 

Atom üzerindeki çalışmalar ilerledikçe var olan parçacıkların sırf protonlardan, nötronlardan, elektronlardan oluşmadığı, atomun sandığımızdan da kompleks, daha hassas, daha mükemmel bir yapısı olduğu anlaşıldı. Atomun en küçük parçaları için bile eşler halinde yaratılış hüküm sürmektedir.

 

Protona karşı eşi antiproton vardır.

Elektrona karşı eşi pozitron vardır.

Nötrona karşı eşi antinötron vardır.

 

Maddenin eşler halinde yaratılışı fiziğin en önemli keşiflerindendir. İngiliz bilim adamı Paul Dirac bu konudaki çalışmalarından ötürü 1933 yılında Nobel Fizik ödülünü almıştır. Dirac'ın buluşu "Parite" adıyla bilinir ve maddenin antimadde denilen bir eşi olduğu da bu buluşla ortaya konulur.

Evren'deki eşli yaratılışların önemi proton ve nötronların içindeki quarkların keşfiyle de devam etmiştir. Laboratuar çalışmalarından quarkların da, leptonların da (diğer bir atom altı parçacık) ikişer ikişer yani eşli bir şekilde ortaya çıktıkları anlaşıldı. "Up", "Down", "Charm", "Strange" quarklarından sonra "Bottom" adı verilen quark bulununca, çiftli yaratılışın bilinci bilim adamlarına o kadar yerleşmişti ki "Top" adlı quarkın adı daha bu quark bulunmadan koyuldu. 1994 yılının Mayıs ayındaki Time dergisinin kapağı "Top" quarkının keşfini haber veriyordu. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Fermi Laboratuarlarında yapılan çalışmalarla "Bottom" quarkının eşi olan "Top" quarkı keşfedildi.

Düşünüp ibret almanız için her şeyi eşler halinde yarattık. (51Zariyat Suresi 49)

 

Atom ve Atomun Parçacıkları

Ne göklerde, ne yerde zerre ağırlığınca bir şey O'ndan (Allah'tan) gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de, istisnasız olarak hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır. (34-Sebe Suresi 3)

 

Zerre bir maddedeki en küçük parçanın adıdır. Zerrenin bir tercümesi de atomdur. Allah atomun varlığına ve atomun bilgisinin önemine böylelikle dikkat çekmiştir.

 

Kuran'ın en küçük parçada önemli bilgiler olduğunu vurgulamasının ardından, bundan daha küçüğünde de önemli bilgiler olduğunu vurgulaması atom ve atom parçacıklarının bilgisinin önemini ortaya koymaktadır.

 

Yörüngeler

Özenle oluşturulmuş yollara(yörüngelere) sahip Evren'e (Göğe) andolsun. (51- Zariyat Suresi 7)

 

Ayette özenle oluşturulmuş yollar diye çevirdiğimiz ifadenin Arapçası "zatul hubuk"tur. Bu kelimenin kökleri sağlamlığı, sanat eseri olacak şekilde güzelce oluşturulmayı belirtir. Çıplak gözle Evren'in yörüngelerle dolu olduğunu anlamak mümkün değildir. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda dakikada binlerce kilometre hızla hareket eden yıldızlar bile bize hiç hareket etmiyorlarmış gibi gözükür. Evren'de bilinen tüm yıldızların, tüm cisimlerin hareket ettiği, ayetin ifade ettiği şekilde Evren'in yörüngelerle dolu olduğu teleskopun bulunması ve bilimin gelişmeleri sayesinde anlaşılmıştır.

Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün Olan ve Bilen'in takdiridir.
(36 Yasin Suresi 38)

 

Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya'yı sabit, Güneş'i ise Dünya'nın etrafında dönüyor zan etiler. Sonra Kopernik, Kepler, Galileo ile başlayan süreçte ise insanlar Güneş'in sabit bir şekilde ortada durduğunu, Dünya'nın ise sabit bir Güneş'in etrafında döndüğünü zannettiler. Daha sonra ise gelişmiş teleskopların sayesinde ve kozmoloji biliminin oluşturduğu birikimle Güneş'in de hareket ettiği, Dünya'nın hareket eden bir Güneş'in etrafında döndüğü anlaşıldı. Oysa Güneş'in bu hareketi Kuran'da 1400 yıl önceden açıklanmıştır.

Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler.
(21 Enbiya Suresi 33)

 

Ne Güneş'in Ay'a erişmesi, ne de gecenin gündüzü geçmiş olması uygun değildir. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler.
(36 Yasin Suresi 40)

 

Gökyüzünün Korunmuşluğu

Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise bunun delillerinden yüz çeviriyorlar.
(21 Enbiya Suresi 32)

 

Atmosfer'imiz gözle görmediğimiz gazlardan oluşmuş, 10 bin km'ye varan kalınlıkta şeffaf bir kabuktur. Uzay'dan Dünya'mıza her gün irili ufaklı milyonlarca meteor düşmektedir. Atmosfer'imiz bu meteor bombardımanına karşı şeffaf yapısına rağmen adeta çelikten bir set gibi karşı koymaktadır. Atmosfer'in bu özelliği olmasaydı Dünya'da hayat olmazdı, yeryüzü ise delik deşik olurdu. Meteorlar, Atmosfer'deki moleküllere, büyük bir hızla çarpmakta, yüksek bir sıcaklık kazanıp buharlaşmakta ve toz parçalarına dönüşerek kaybolmaktadır.

 

Atmosfer aynı zamanda Güneş'ten gelen zararlı ışınları bir filtre gibi süzerek Dünya'daki hayatın yok olmasını önlemektedir. Bu süzme işlemi de Evren'deki diğer oluşumlar gibi çok ince şekilde planlanmıştır. Zararlı ışınları süzen Atmosfer, yaşamın devamını sağlayan ışınları ise süzmez, onların yaşamı devam ettirmelerini engellemez.

 

Uzay'daki ısı ortalama –270 °C'ye gelmektedir. Dünya'mızın Uzay'daki bu soğuktan korunması da Atmosfer'in, insanlığın ve tüm canlılığın hizmetine uygun şekilde yaratılması sayesindedir. Atmosfer sahip olduğu özellikler sayesinde Güneş'ten gelen enerjinin çabucak gök boşluğuna geri dönmesini engellemektedir. Ayrıca Güneş ışınlarının dağılmasını sağlayarak, Güneş'i doğrudan görmeyen ve gölge olan yerlerin de aydınlık olmasını olanaklı kılmaktadır. Atmosfer, içerisinde oluşan hava hareketlerine bağlı olarak yeryüzünde sıcaklığın dengeli dağılmasını sağlar. Bu yolla çok ısınan yerlerdeki hava kütleleri, az ısınan yerlere taşınır ve bir denge kurulur. Böylece sürekli ısınan ekvator ve çevresinde sıcaklıkların aşırı yükselmesi, devamlı sıcaklık kaybına uğrayan kutup çevrelerinin ise aşırı soğuması önlenmiş olur.

 

Dünya'mızın üst tarafından korunması yalnızca Atmosfer'in özellikleriyle sınırlı değildir. Daha önce de gördüğümüz gibi yerküremizin içindeki madenlerin oluşturduğu manyetik alan Dünya'mızın etrafında "Van Allen Kuşakları" diye adlandırılan koruma zırhını meydana getirmektedir. Bu zırh bizi radyasyon bombardımanlarından korur. Bu zırh olmasaydı Dünya'daki hayat mümkün olmayacaktı. Güneş dışındaki yıldızlardan gelen öldürücü kozmik ışınlar, Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçememektedir. Söz konusu plazma bulutları Hiroşima'ya atılan atom bombasının 100 milyar katına ulaşan değerlere gelebilmektedir. Güneş'ten de Dünya'mıza ısı ve ışık dışında, radyasyon, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar gelir, fakat Güneş rüzgarları da Dünya'nın 40 bin mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşaklarını geçemez. Manyetik alanımızın koruması sayesinde biz, hayatımızı tehdit eden tüm bu oluşumlardan zarar görmeden yaşamaktayız. Yerkürenin çekirdeğindeki oluşumlar sayesinde, gökyüzünde koruyucu bir tavan manyetik alan olarak oluşmaktadır.

 

Ayette söylenen, Dünya'mızın üstünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması; Dünya'mızın dönüş hızı, Güneş'e konumu, Atmosfer tabakalarının şekli, yapısı, kalınlığı, Dünya'mızın çekirdeğinin yapısı, birleşimindeki maddelerin oranı ve daha birçok değişkenin en uygun oranda, en mükemmel şekilde bir araya gelmeleri sayesinde mümkün olmuştur.

 

Dünyanın Geoit Şekli

Ve yeryüzünü de yayıp yuvarlattı. (79 Naziat Suresi 30)

 

Ayetin Arapça'sında geçen "dahv" kelimesinin köklerinden türetilen kelimeler "yuvarlaklık" ifade etmekte ve "devekuşu yumurtası" gibi anlamlara gelmektedir. Prof. Dr. Süleyman Ateş, en ünlü Arapça sözlük olan Lisanul Arab'a da dayanarak bu kelimenin anlamını şöyle açıklamaktadır: "...Hasılı dahv döşemek, düzeltmek demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten yeryüzünün yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar."

 

Dünya'nın şekli gerçekten de "dahv" kelimesinin ifade ettiği yuvarlaklığa, yumurta biçimine, devekuşu yumurtası şekline benzemektedir. Dünyamız aynı devekuşu yumurtası gibi geoittir. Yani tam düzgün küre olmayan, fakat küremsi, kutuplardan basık şekildedir.

 

Kuran indikten bir kaç yüzyıl sonra yazılan kitaplarda bile Dünya'nın bir tepsi olarak algılandığına ve Dünya'nın öküz ile balık üzerinde olduğuna inanıldığına tanık oluyoruz. Depremleri bile Dünya'nın üzerinde olduğu balığın kuyruğunu sallaması ile açıklayan bir zihniyet Arap Yarımadası'nda da hakimdi. İşte Kuran, Dünya'nın yuvarlaklığına, böyle bir ortamda işaret etti.

 

Petrolün Oluşumu

O otlağı çıkardı.
Sonra da onu karamsı bir sel suyuna çevirdi.
(87 Ala Suresi 45)

 

Sel suyu" diye çevirdiğimiz kelimenin Kuran'da Arapça geçişi "Gusa" şeklindedir. "Karamsı" diye çevirdiğimiz kelime ise Kuran'da "Ehva" diye geçer. Petrol, daha çok eğrelti ve algler gibi yeşilliklerin (otlağın), kaya tabakaları arasında çeşitli bakteri işlemleri görmesiyle ve üzerinden uzun bir zaman geçmesiyle oluşmuştur.

 

Petrol aynen ayette geçtiği gibi "sel suyu" özelliği göstermektedir. Çoğunlukla petrol oluştuğu yerden başka yerlere göç etmiştir. Yani petrol oluştuğu yerin dibine direkt çöken bir yapıda değildir. Sel suyu gibi hareket eden, göç eden, gözeneksiz, sert kayaçlarla karşılaşınca ise buralarda toplanan bir yapıya sahiptir. Bulunan petrol yatakları işte bu tip kayaçların petrolü tutması ile oluşmuştur.

Kısacası petrol, ayetlerde geçtiği gibi:

  1. Bitki gibi organik madde kökenlidir.

  2. Karamsı renktedir.

  3. Sel suyu gibi hareket eder.

 

Kemiklerin Oluşumu ve Etle Kaplanması

Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik. (23 Müminun Suresi 14)

 

... Kemiklere de bir bak. Nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra da onlara et giydiriyoruz...
(2 Bakara Suresi 259)

 

Tercümede geçen "bir çiğnemlik et" ifadesi, Arapça "mudga" kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen "et" ifadesi ise ayette "lahm" kelimesi ile anlatılır. Bu deyim "taptaze et" gibi eti vurgular.

 

Kuran anne rahminde geçirdiğimiz asılıp tutunma (alaka) aşamasından sonra bir çiğnemlik et (mudga) aşamasını geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir. Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir.

 

"Bir çiğnemlik et" tabiri 22 Hac Suresi 5. ayette "kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından" yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, "kısmen belli, kısmen belirsiz" tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.

 

Prof. Dr. Keith L. Moore Kuran'da "bir çiğnemlik et" diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir: "Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık. Ortaya çıkan manzara incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kuran'ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu."

 

Embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen "lahm" kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır. Kuran'da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu.

 

Parmak Uçlarındaki Kimlik

İnsan, kemiklerini kesin olarak bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?
Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.
(75 Kıyamet Suresi 3-4)

 

Peygamberimizin yaşadığı dönemin insanları için parmak uçları önemli bir şey ifade etmezdi. 1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi. Tarih boyunca yaşamış tüm insanların parmak ucunun farklı olduğunun anlaşılmasıyla, parmak ucunun adeta bir kimlik kartı olduğunun farkına varıldı. Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Kuran'ın indiği dönemde parmak ucu, önemsiz bir detay konumundaydı.

 

Mısır Bulguları

Musa dedi ki: "Ey Firavun! Gerçekten de ben Alemlerin Efendisinden bir elçiyim"
(7 Araf Suresi 104)

 

Dediler ki: "Melikin (hükümdarın) su tasını kaybettik..."
(12 Yusuf Suresi 72)

 

Mısır üzerinde yapılan araştırmalar, Firavunlar hakkında öğrenilenler, çözümlenen hiyeroglif yazıları; Kuran'ın, Hz. Musa'nın kıssalarında Mısır ve Firavun hakkındaki anlatımlarını desteklemekte, Kuran'ın anlatımlarındaki inceliğini ve tarihsel verilerle uyumunu ortaya koymaktadır.

 

Kuran, Hz. Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarından "Melik" diye bahseder. Melik Arapça hükümdar, kral demektir. Fakat Hz. Musa zamanındaki Mısır hükümdarı "Firavun" olarak anılır.

 

Encyclopedia Britannica, Firavun kelimesinin kullanılışını şöyle anlatır: "Mısır dilinden "per'aa: büyük ev" aslında eski Mısır'da sarayın adıydı. Ancak yeni krallıktan itibaren (18. hanedandan başlar: Mö 1539-1292) 22. hanedana dek (Mö 945-730) saygı ünvanı olarak kullanılmaya başlandı. Daha sonra evrimleşerek kralın ünvanı oldu. Ama daha önce hiç kullanılmadı."

 

Görüldüğü gibi Kuran'ın Hz. Musa zamanındaki Mısır hükümdarını "Firavun" diye tanıtırken, daha eski zamanda Hz. Yusuf dönemindeki Mısır hükümdarını "Melik" diye tanıtmasında da bir incelik vardır.

 

Britannica'nın açıklamalarının en önemli kaynağı hiyerogliflerden elde edilen bilgilerdir. Oysa hiyerogliflerin MÖ.3.yy'dan beri unutulmuş oldukları ve çok sonra ortaya çıkarıldıkları unutulmamalıdır. Yani Kuran'ın inişinden 1000 yıl kadar önce unutulan hiyeroglifler, Kuran'ın inişinden 1000 yıldan çok bir zaman sonra keşfedilip, çözümlenmiştir.

 

Kuran, Firavun ile Hz. Musa arasında geçenleri uzun uzadıya Tevrat'ın da, İncil'in de içermediği detaylarla anlatmıştır. Yılanlarla ilgili anlatım, o dönemdeki büyücülüğe dikkat çekilmesi, Firavun'un tanrılığını ilan etmesi, hep Firavunlar hakkında hiyerogliflerden elde edilen bilgilerle uyumludur.

Firavun dedi ki: "Ey Haman! Benim için yüksek bir kule dik de yollara erişeyim."
(40 Mümin Suresi 36)

 

Firavun dedi ki: "Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Haman! çamurun üzerinde bir ateş yakıp bana yüksek bir kule yap ki Musa'nın tanrısına ulaşayım. Gerçekten de ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum."
(28 Kasas Suresi 38)

 

Firavun'un tanrılık iddiasında, Hz. Musa'ya karşı çıkışında, yardımcılarından ve destekçilerinden biri olarak Haman'ın ismi, Kuran'da birkaç ayrı surede anılır. Firavun, Haman'a yüksekçe bir kule yaptırıp, Musa'nın varlığını bildirdiği Tanrı'yı insan işi yüksek bir kulenin tepesinde arama cahilliğini ve alaycılığını göstermiştir.

 

Fransız bilim adamı Prof. Dr. Maurice Bucaille yakın zamanlarda "Musa ve Mısır" adlı bir kitap yazdı. Bu kitap Kuran'da Haman isminin kullanılışını, bu ismin kullanılışına tarihte yapılmış olan itirazları ve bulunan eski hiyeroglif yazıların çözümünün, Kuran'ın doğruluğunu onaylamasını anlatmaktadır.

Haman ismi Tevrat'ta da geçer ve Kuran'ın işaret ettiği kişiden ayrı bir Pers hükümdarını belirtir. Kuran'da hata bulmaya çalışan hata avcıları Kuran'ın Tevrat'tan yanlış olarak kopyalandığını, Haman isminin kullanılış tarzının buna delil olduğunu söylediler. (Kuran'da Haman ismi 5 kez geçer.) Kuran'ı insan yazması sanan bu kişiler Kuran'ı yazdığını düşündükleri kişinin (Hz. Muhammed) yanlış bir kopyalama yaptığını ileri sürdüler.

 

Viyana'daki Hof Müzesi'nde Haman'ın Firavun'a yakınlığı anlatılmaktadır. Yeni Krallık Listeleri sözlüğünde ise "Haman" ismi aynen Kasas suresindeki gibi "Taş ocağı işçilerinin şefi" olarak kayıtlıdır.