Kur'an'ın Apaçık Bir Kitap Olması

[“Kur'an'ın apaçık olması” konusu özellikle Kur'ancılık/Mealcilik akımının temelini oluşturması açısından önemli. İddiaya basit, bu yüzden doğrudan eleştiriler üzerinden konu değerlendirilecek.]

Kur’an’ı Anlama Sorunsalı

Muhammed Bahaeddin Yüksel'in Kur'an'ı Farklı Anlama Nedenleri (Ankara Okulu:2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kuran’ın anlaşılabilir bir kitap olup olmadığı meselesi, bizzat Kur’an'ın "Doğrusu biz ders ve ibret alınsın diye Kur'an'ı kolaylaştırdık” ifadesiyle konuya açıklık getirdiği bir husustur. Yine Kur an, kendisinin anlaşılır bir kitap olduğunu vurguladığı başka ayetlerle de bu hususu teyit etmektedir. Söz konusu ayetleri delil getirenler, Kur'an’ın anlaşılabilir bir kitap olduğunu savunmuş, farklı düşüncenin Kur'an ifadelerine aykırı düşeceğini dile getirmişlerdir. Ancak aynı görüşte olmayan ikinci bir görüşe göre ise Kur'an herkesin anlayabileceği bir kitap olmayıp çeşitli ilim ve derin bir formasyonu gerektirmektedir. Kur’an’ı anlamanın bir sorun olmadığı, orada durduğunu ve uygulanmayı beklediğini, gerekli olanın ona samimiyetle yaklaşmaktan ibaret olduğunu ifade eden birinci görüş sahipleri, nüzulünden günümüze Kur'an'ın anlaşılmasında karşılaşılan problemleri görmezden gelirken: ikinci görüş sahipleri de Kur'an'ın anlaşılır bir kitap olduğunu dile getiren ayetleri görmezden gelmektedir. Bir tarafta Kur’an’ın açık ayetleri; diğer tarafta ise gözlemlenebilen bir vakıa söz konusudur.

Kur’an’ın mübîn oluşuna halel getireceği düşüncesiyle ikinci görüşe rezerv koyan Mustafa Bühindî, Kur’an’ın mübîn olduğunu, ayetlerinin hem beyan edilmiş hem de beyan edici olduğunu, Allah’ın kullarına manası kapalı anlaşılmaz ifadelerle hitap etmeyeceğini, Kur’an’ın özel bir sınıfa değil umuma indiğini, bu sebeple de Kur’an ile insanlar arasında onun manası kapalı ayetlerini tefsir eden bir müfessir sınıfına ihtiyaç olmadığını ifade etmektedir.

Ne var ki Kur’an ilimleri üzerine yazılmış olan klasik kitaplar ve onların tekrarı mahiyetindeki günümüz çalışmaları bu görüşün aksini savunmaktadır. Örneğin Zerkeşi şu üç sebepten dolayı tefsir ve şerhin bir ihtiyaç olduğunu belirterek tefsirin gerekliliği yönündeki kanaatini ortaya koyar:

  1. Müellif ince manaları veciz bir şekilde ifade edebilecek bir yetkinliğe sahiptir, bu nedenle maksadının anlaşılması tefsiri gerektirir.

  2. Müellif, konunun anlaşılması kesinlikle ön bilgi ve malumat gerektiren mukaddimeyi, konunun yeterince açık olduğu düşüncesiyle terk etmiştir, bu durumda tefsir zorunlu olur.

  3. Kavramlar mecaz, müşterek ve çoklu anlamlara delalet ederse, bu durumda tefsir gerekli olur.

 

Ardından da şöyle devam etmektedir; Kur’an-ı Kerim Arapların en fasih oldukları bir zamanda açık bir Arapça ile indirilmiştir. Onlar, Kur’an’ın zahirlerini ve hükümlerini biliyorlardı. Muradını ifade eden ince anlamlara gelince: bunlar, kendilerine ancak araştırma ve düşünmeden sonra zahir oluyordu. Çok defa da Hz. Peygambere sormalarıyla bu inceliklerin künhüne vakıf olabiliyorlardı. O halde onların muhtaç oldukları şeye bizler daha ziyade muhtacız. Hatta bunlara ilaveten, onlar gibi öğrenim görmeden dil kaidelerini de idrakten aciz olduğumuz için sahabenin ihtiyaç duymadıkları zahir hükümlerde dahi tefsire ihtiyacımız vardır. Öyle ise bizler insanların tefsire en çok muhtaç olanlarıyız.

Kur’an İlimleri üzerine daha sonra yazılan eserlerde de benzer yaklaşımı görmek mümkündür. Örneğin, Kur’an’da konu edinilen meseleler arası alakaları görmek, lafızların incelikleri, kıssaların tafsilatı, Arap olmayanların istifadelerinin sağlanması tefsiri gerekli kıldığı ifade edilmiştir.

Yine Kur’an’ın, ilk muhataplarının ıstılah olarak anlamını bilmedikleri “salat”, “zekât" ve benzeri birtakım kavramları kullanmış olması: kâinatın genişlemesi, arzın yuvarlaklığı, yer çekimi, güneşin kendi yörüngesinde dönmesi, hava basıncının varlığı, üç karanlık mucizesi, parmak izi gibi kevni (kozmolojik) bilimsel gerçekleri içeriyor olması tefsiri gerekli kıldığı düşünülen sebeplerden bazılarıdır.

 

İbn Haldun şöyle demektedir:

“Bil ki Kuran, Arap dili ve Arap dilinin üslup ve belâgatiyle nazil olmuştur. O nazil olduğunda Arapların hepsi Kur'an’ı anlıyorlardı ve onun bütün ayrı ayrı kelime ve terkiplerindeki manaları biliyorlardı.”

Ahmet Emin, İbn Haldun'un bu sözlerine itiraz eder: “İbn Haldun'un bu sözü doğru değildir; zira Kur’an'ın sırf Arap dili üzere inmiş olması onun bütün Araplar tarafından kelime ve terkiplerinin manalarının tamamını bilmesini gerektirmez" der ve nice kitabın dilinin biliniyor olmasına rağmen anlaşılmadığı; zira anlamanın sadece dil bilgisi ile gerçekleşmediği, bunun yanında anlayan konumunda olan kişinin, anlamak istediği kitabın ihtiva ettiği ilmi anlayabilecek bir seviyede bulunması gerektiğini vurgular ve ardından iddiasını detaylandırır. 

Ahmet Emin’i haklı gören Suat Yıldırım ise; “Selikaları bozulmadığından, o devrin Arapları lügat bakımından Kur’an’ı anlıyorlardı. Ancak, lügavî manaları bilmekle, layıkıyla anlayamayacakları meseleler de vardı.” diyerek aynı görüşü paylaştığı Ahmet Emin'in, İbn Haldun’u tenkide tabi tutmasında onu haklı görmektedir.    

Ebubekir Sifil'in Müslümanca Bir Hayat İçin (Ravza:2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'ın Apaçık Bir Kitap Olması Ne Demek?

Bahse konu ettiğimiz söylemin en gözde delillerinin başında, Kur’an’ın, kendisini “apaçık bir Kitap” olarak tavsif etmesi geliyor. Meselenin böyle “mutlak” bir ifadeyle kapatılamayacak kadar önemli açılımları bulunduğunu söylemeye kalkıştığınızda hemen “Kur’an’a muhalefet etmek ve Allah’ın mesajıyla insanlar arasına engeller koymaya çalışmak”la suçlanıyorsunuz.

Acaba işin doğrusu ne?

Kur'an’ın kendisini “apaçık bir Kitap” olarak tavsif ettiği doğru. Ama bizzat Kur’an’da müşahede ettiğimiz başka doğrular da var. Bunları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

 

1.Kur’an, nazil olduğu dönemden bu yana insanoğlunun karşılaştığı her türlü problemin birebir çözümünü açık bir şekilde ihtiva etmekte midir? Bu soruya “evet” cevabı vermek mümkün olmadığına göre, “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olmasının, insanoğlunun karşılaştığı ve karşılaşacağı bütün meselelerin birebir çözüme kavuşturduğu anlamına gelmediği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Burada muhtemel bir yanlış anlamanın önüne peşinen geçmiş olmak için hemen bir parantez açalım: Yukarıda, “Kur’an, insanoğlunun meselelerine “birebir’ çözüm getirmemektedir” dedik. Bu, meselelerin çözümünün Kur’an’da kimi zaman somut biçimde, kimi zaman da ilke düzeyinde verildiği gerçeğini göz ardı ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Burada kastımız, her türlü meselenin somut çözümünün bir “şablon” olarak Kur’an’da yer almadığını anlatmaktır.

2.Bir önceki maddede ifade ettiğimiz gerçek karşısında şöyle bir muhtemel itiraz ileri sürülebilir:

“Kıyamete kadar vuku bulmuş ve bulacak bütün meselelerin tek tek çözümü Kur’an’da mevcut değildir, bu doğru. Ama bu durum, Kur’an’ın kendisini “apaçık bir Kitap” olarak tarif ettiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu demektir ki, Kur’an’da hiçbir kapalılık, anlaşılmazlık yoktur ve Kur’an’da yer alan her ayet, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilir yapıdadır.”

 

Bu itiraza şöyle mukabele ederiz: 

Kur’an’ın kapağını açıp sureler ve ayetler arasında arı-duru bir zihin yapısıyla gezinmeye başladığımız vakit göreceğiz ki, bu “apaçıklık” durumu, bütün ayetler için geçerli değildir.

Söz gelimi Kur’an’da bazı surelerin başında “huruf-u mukattaa“ dediğimiz birtakım harfler bulunduğunu biliyoruz ve bunların anlamı konusunda insanlar tarafından son söz hiçbir zaman söylenemeyecektir. Demek ki Kur’an, “huruf-u mukattaa” noktasında “apaçık bir Kitap” değildir.

Yine Kur’an, ihtiva ettiği ayetler arasında “muhkem” olanlar yanında “müteşabih" olanların da bulunduğunu haber vermektedir. Eğer “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olduğu vakıasını, ihtiva ettiği her ayet hakkında geçerli kabul edersek bu durumu nasıl açıklayabiliriz? İlgili ayetin ifadesinin nerede bittiği konusundaki ihtilaftan sarf-ı nazar ederek konuşacak olursak, ister müteşabih ayetlerin anlamının sadece Allah Tealâ tarafından bilindiğini söyleyelim, isterse “ilimde rüsuh sahibi olanlar”ın da bu ayetlerin anlamına vakıf olabileceği görüşünü kabul edelim, problem varlığını sürdürmeye devam edecektir. Zira ikinci ihtimali kabul ettiğimiz takdirde bile Kur’an’ın bazı ayetlerinin sadece belli insanlar tarafından anlaşılabilecek bir yapıda olduğunu söylemiş oluruz ki, bu da “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olmasının her ayet hakkında geçerli bir durum olmadığını itiraf etmek demektir.

3.“Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olduğu söylenirken, ilmi ve kültürel seviyesi ne olursa olsun her okuyanın Yüce Allah'ın muradını tam olarak rahatlıkla anlayabileceği kastedilir ki, konu hakkında işlenen en önemli hata belki de budur.

Mesela Hz. Ömer (r.a) gibi büyük bir sahabinin bile bazı ayetlerin/kelimelerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda başkalarının görüşüne müracaat etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Kaynaklar onun, Abese, 31 ayetindeki “ebbâ”, Nahl, 47 ayetindeki “tahavvuf ve Nisa, 12 ve 176 ayetlerindeki “kelâle" kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmediğini ve başkalarına sorduğunu nakletmektedir.  

 

Yine tefsirlerde ve Ulûmu’l-Kur’an kitaplarında Sahabe’den pek çok kimsenin, manasını anlamadığı kelimeleri/ ifadeleri bizzat Efendimiz (s.a.v)’e sorarak öğrendiğini anlatan rivayetlerin varlığından haberdarız. Konuyu fazla uzatmış olmamak için ayrıntıya girmeyeceğiz.

Bütün bunlar bize açık bir şekilde göstermektedir ki, Sahabe gibi Hz. Peygamber (s.a.v)’in eğitim ve terbiyesinde yetişmiş, fasih Arapça konuşan ve Arap dilinin bütün inceliklerine vakıf olan neslin bile bazı ayetlerin (veya ayetlerdeki kelimelerin) manasını anlamadığı oluyordu.

Öte yandan Kur’an’da “mücmel" (tafsilatı verilmeyen) ayetler bulunması da konumuz açısından önemli bir vakıadır. Mesela namazı ve zekâtı emreden ayetler böyledir. Namazın nasıl, ne vakit ve kaç rekât kılınacağı... ile zekâtın ne miktar, ne zaman ve ne şartlarda verileceği soruları Kur’an’da açıklığa kavuşturulmamıştır. Öyleyse bu ve benzeri konulardaki mücmel ayetlerin “apaçık” olduğunu söylemenin pratik bir anlamı bulunmadığını kabul etmek zorundayız.

Dücane Cündioğlu'nun Anlam'ın Tarihi (Kapı:2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'ın Apaçık Olması

Allah Teala’nın, muradını insanoğluna ‘söz’ (kelam) aracılığıyla bildirip Kur’an’ı “muradının bir ifadesi” kıldığı günden itibaren, müminlerin başlıca vazifesi, hiç şüphesiz onu anlamak, anlatmak ve yaşanılır kılmak olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in nüzulü, belli bir zamanda, belli bir mekânda (Hicaz’da) ve belli bir insan topluluğu (Araplar) arasında gerçekleştiği için, onun belli bir dille (Arapçayla) beyan edilmesi de gayet tabii idi. Nitekim Kur’an’da tam altı yerde (Yusuf: 2; Taha: 113; Zümer: 28; Fussilet: 3; Şura: 7; Zuhruf: 3) ve bahusus sıfat-mevsuf halinde “Kur’anen Arabiyyen” tabiriyle bu duruma işaret edilmiştir.

Allah Teala, ilk ve doğrudan muhataplarına kendi dilleriyle, kendi gelenekleri, kendi kültürleri içerisinden çıkan, bildikleri, anladıkları, hissettikleri bir dille, Arap Dili’yle hitap etmeyi dilemiş ve bunun, muradını anlamayı kolaylaştırıcı bir lütuf olduğunu söylemiştir. 

Cenab-ı Allah, bidayetten beri tüm peygamberleri kendi kavimlerinin diliyle göndermiş, peygamberler de işitip itaat etmelerini temin maksadıyla murad-ı ilahi’yi mensubu oldukları kavimlerin dilleriyle tebliğ etmişlerdir:

Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara beyan etsin. (İbrahim: 4)

 

Burada, her peygamberin kendi kavminin diliyle gönderilmesinin illeti makamında zikredilen “onlara beyan etsin” ifadesinin doğru anlaşılması gerekir; zira Kur’an’ın “açık-anlaşılır bir dille” inzal edildiğini bildiren ayet-i kerimeler (Nahl: 103; Şuara: 193-194; Fussilet: 43), günümüzde umumiyetle Kur’an’ın salt üslup ve muhtevasıyla alakalı ifadeler olarak ele alınmakta, bundan da Kur’an’ın bugün için basit, sade, okunur okunmaz bir çırpıda anlaşılabilecek delaletlere sahip bir metin olduğu neticesi çıkarılmaktadır. “Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılamayacağı, onu sadece alimlerin anlayabilecekleri, dolayısıyla halkın Kur’an’ı, Kur’an’ın çevirilerini okumamaları ve alimlerin yazmış oldukları kitaplarla yetinmeleri gerektiği” şeklinde yaygınlık kazanmış gelenekçi retoriğin halk üzerindeki hakimiyetine karşı, “Kur’an’ın anlaşılmak için indirildiği, her zaman herkesin istifadesine açık bir Kitap olduğu ve Kur’an’ı ulema sınıfının tekeline vermeye kimsenin hakkının bulunmadığı” şeklinde çağdaş bir söylem zuhur etmiş, ulemanın etkisinin azalması ve eşzamanlı olarak çevirilerin yaygınlaşmasıyla da bu söylem, Kur’an’ın her zaman ve herkes tarafından anlaşılabileceği hususunda, mezkur ayetleri iddialarının bir referansı olarak göstermek cihetine gitmiştir. Nitekim Kamer Suresi’nde dört kez tekrarlanan şu ifade de bu söylemin teyidi sadedinde bir delil olarak kullanılmaktadır:

Kur’an’ı düşünsünler diye kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var? (Kamer: 17)

 

Acaba bu ve benzeri ifadeler, Kur’an’ın (ve pek tabii ki bugün için “Kur’an çevirilerinin”) muhtevasının basitliğine, sadeliğine, her zaman ve herkes tarafından kolay bir biçimde anlaşılabileceğine mi delalet etmektedir?

İlk bakışta, ayetlerde zikredilen “kolaylaştırma”nın (teysir) bu tür bir yaklaşımı teyid ettiği ve bu bağlamda Kur’an’ın bugün için ‘kolay bir metin’ olduğu görüşüne kapı açtığı zannedilebilir. Oysa mezkur ayetlerde kolaylaştırmanın keyfiyeti açıklanmamış ve daha da önemlisi “böyle bir hususiyetin Kur’an’ın ilk muhatapları için ne tür bir değer taşıdığı” belirtilmemiştir. Mücmel bir surette söz konusu edilen tebyin ve teysir’in keyfiyeti, Kur’an’ın muhteva ve üslubuna yönelik olsaydı, ilk muhatapların zihninde bu teşebbüsü makul kılabilecek aksi bir tecrübenin de mevcut olması gerekirdi; yani Kur’an’ın ilk muhataplarının (Arapların) ellerinde, ifadeleri açık, anlaşılır ve kolay bir metinle mukayese edebilecekleri, açık olmayan, zor anlaşılabilen, hatta anlaşılamayan metinlerin bulunması lazım gelirdi ki kendilerine “Kur’an’ın böylesi bir metin olmadığını” vurgulamanın bir manası olsun.

Eldeki veriler, Kur’an’ın nüzul döneminde Arapların bu tür metinlere sahip olduklarını iddia etmeyi pek mümkün kılmamaktadır; üstelik önlerinde bu tür metinler olsaydı bile, ümmi bir kavim olan Arapların onları okumaları da mümkün değildi. O halde sözkonusu beyan’ın ve teysir’in anlamı nedir? Bu ‘kolaylaştırma’, düşünmeyi ve öğüt almayı mümkün kılmaya matuf bir ameliye olduğuna göre, ‘düşünmek’ ile ‘Kur’an’ın kolaylaştırılması’ arasında ne gibi bir alaka vardır? Bu suallerin cevabı, yine Kur’an’ın kendisi tarafından verilmekte ve mücmel olarak zikredilen teysir’ul Kur’an’ın keyfiyeti şu iki ayette açıklığa kavuşturulmaktadır:

  • Sırf şu Kur’an’ı senin lisanın üzere [indirmek suretiyle] kolaylaştırdık ki düşünebilsinler. (Duhan: 58)

  • Sırf şu Kur’an’ı senin lisanın üzere [indirmek suretiyle] kolaylaştırdık ki onunla muttakileri müjdeliyesin, inatçıları da inzar edesin. (Meryem: 97)

 

Görüldüğü üzere, bu iki ayette, kolaylaştırmanın esasen “üslup ve muhtevanın kolaylaştırılması” demek olmayıp, bilakis hitabın kendi dilleriyle yapılması suretiyle (Hz. Peygamber’in lisanı üzere) gerçekleştiği ifade edilmektedir; yani tezekkür, tebşir ve inzar eylemleri, Kur’an’ın Araplara kendi dilleriyle, Arapça olarak seslenmesi sebebiyle mümkün olmaktadır. Şayet Allah Teala —Fussilet: 44 ayetinde bildirildiği üzere— onlara başka bir dille hitap etseydi, kendilerine ‘ne denildiğini’ anlayamayacaklar ve ‘söylenilen’ üzerinde düşünemeyeceklerdi. 

Araplar, Yahudilerin ve Hristiyanların ellerinde Kutsal Kitaplar bulunduğunun ve üstelik bu Kitapların başka bir dilde yazılı olduğunun farkındaydılar. Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberler kendi kavimlerinden değillerdi, onların tebliğ ettikleri Kitaplar da Arapça değildi; dolayısıyla kendi dillerinde (Arapça olarak) beyan edilmedikçe, bu kitaplarda ne yazıldığını bilmeleri de mümkün değildi. 

Mübin

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Söyleşiler, Polemikler (Ankara Okulu: 2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Evet, Kur’an mübin ama hangi anlamda mübîn. Hiç şüphesiz şu anlamda mübîn:

“Ey insanlar! Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyette eşsiz/ortaksız olduğunu anlamak için izaha gerek var mı? Allah’a saygı bilinciyle yaşayın; tevhid inancından ayrılmayın; ana babanıza iyi davranın, adaletten şaşmayın, yalan dolandan, gıybet, iftiradan, ayıp kusur aramaktan kaçının. Elinizde bir dilim ekmeğiniz varsa, yansını aç ve muhtaç insanlarla paylaşın. Kısaca adam olun ve benim huzuruma adam gibi, yüzünüz ak olarak çıkın. Sizden İsteklerim ve beklentilerim gayet açık ve anlaşılabilir değil mi?”

Hiç şüphesiz, Kur'an bu ana mesajlar açısından gayet mübîndir. Gerçek bir mümin ve Müslüman olma noktasında Kur’an’dan daha açık bir kitap yoktur. Ama gelin görün ki siz televizyonda mümin olma kaygısından çok, "Cennette Ferrarimiz olacak mı?” gibi lüzumsuz meseleler hakkında konuşuyorsunuz. Sizin bir nevi geyik muhabbeti olarak konuştuğunuz türden şeylerle ilgili olarak Kur’an ferrariden değil, çöldeki Arabın çadırından, devesinden… söz ediyor.

Ama eğer siz “Kur’an baştan sona her kelimesi ve her ayetiyle gayet mübîndir” derseniz, o zaman size şehadet ayetleri (Mâide 5/106108), Hârüt-Mârût kıssası müfessirlere saç baş yoldurduğunu hatırlatmak İsterim. Eğer biri çıkıp Kur’an baştan sona mübîndir diyorsa, ben bu sözü katıksız cahilliğe yorarım. Öte yandan. Kur'an'ın nüzul sürecindeki sosyal ve kültürel matristen, özellikle de Hz. Peygamber’in siret ve sünnetinden bağımız bir metin olarak doğru anlaşılıp yorumlanacağı iddiasını ise cahilliğin daniskası olarak nitelerim.