Ahkâmın Tarihselliği: Eleştiriler

Şevket Kotan'ın'ın Kur'an ve Tarihselcilik (Beyan:2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Tarihi veriler gerek ilk dönem Müslümanlarının gerekse de sonrakilerin, hükümlerin ancak çeşitli zaruret hallerinde ve bazı arızi durumlarda geçici olarak uygulamadan kaldırılabileceği görüşünde olduklarını göstermektedir. Onların bu düşünceye sahip oldukları açıktır; nitekim baştan itibaren fıkıh faaliyeti bu zihniyet temelinde sürmüş, buna göre geçici olarak kaldırılan bir hükmün uygulama alanı bulduğu ortam tekrar avdet ederse, o hüküm yeniden uygulamaya konulur. Nitekim Hz. Ömer tarafından artık devrini tamamladığı gerekçesi ile durdurulan Müellefe-i Kulüba zekâttan hisse ayrılması hükmü, daha sonra Ömer b. Abdulaziz tarafından tekrar yürürlüğe konulmuştur.  Kaldı ki tek başına Hz. Ömer'in uygulamalarının böyle bir talebe ne kadar dayanak teşkil edebileceği de ayrıca irdelenmeye muhtaçtır. Ulemanın hükümlerin bazı tarihsel durumlarda değişebileceğinden ne anladıklarını Şatıbi'nin aynı zamanda kendi üzerinden inşa edilen bir tarihi geçersizleştiren şu ifadeleri açıkça ortaya koymaktadır:

"Burada sözü edilen adetlerin farklılık arzetmesi durumunda hükümlerin de değişeceğinden maksat, aslı hitapta meydana gelmiş bir değişiklik değildir. Çünkü şeriat ebedi ve devamlı yürürlükte kalmak üzere konulmuştur. Eğer biz dünyanın sonsuzluğunu farz edecek olsak, yükümlülük de aynı şekilde sonsuza kadar devam edecek ve şeriatta bir ilaveye ihtiyaç duyulmayacaktır. Adetlerin farklılık göstermesiyle hükümlerin de değişmesinden maksat şudur: Her adet farklılık arzettiği zaman yeni bir şer'i asla döner ve bu kez onun hükmünü alır. Mesela ergenlik konusunda olduğu gibi. Kişi ergenlik çağına ulaştığı zaman üzerine yükümlülük biner. Ergenlik çağından önce yükümlülüğün olmaması, ergenlik sonrasında ise yükümlülüğün doğması asli hitapta meydana gelen bir değişme değildir."

Hükümlerin değişmesi meselesini geniş şekilde inceleyen Şatıbi'nin değişmeyle ilgili bu değerlendirmesi, geleneksel İslami anlayışın da bir ifadesidir. Kanaatimizce bu anlayış, Hz. Peygamber döneminden tevarüs edilen bir anlayıştır; Kur'an'a ve Hz. Peygamberin yerleştirmiş olduğu Kur'an anlayışına dayanmaktadır. 

Hududullah Kavramı

Kur'an'da genel olarak “Allah'ın hükümleri”ni ifade etmek üzere kullanılan hududullah, sonraları fıkhın teşekkülü ile birlikte Allah'ın hükümlerinden sadece bir kısmını ifade edecek şekilde “Allah'ın haklarına karşı işlenen suçların cezası” anlamında ıstılahlaştırılmıştır. Böylece “hadd” denince akla gelen şey, İslam Hukukundaki hükmü Kur’an'da belirlenen cezalar olmuştur.

İnsanın bireysel ve toplumsal yaşantısını düzenleyecek ve onu alemle tevhid edecek temel esaslar Allah tarafından belirlenmiş, bu düzeni sağlayacak diğer esaslar ise, Allah tarafından konulmuş, temel ilke ve esaslar ile onların gaye ve hedeflerine uyumsuz olmamak kaydıyla insanın kendisine bırakılmıştır. Tanzim edilmesi insanın kendisine bırakılmış bulunan bu geniş alan, ya şûra prensibinde olduğu gibi İslami aklın işleyişi, ya da meşhur hurma ağaçları ile ilgili rivayetten de anlaşıldığı gibi, insanın bilimsel ve tecrübi birikiminin kendisine sunduğu imkânlarla düzenlenecektir. Allah tarafından konulmuş temel esaslar ve bu esasların insanın hayat alanı içerisinde kapsadığı yer göz önünde bulundurulacak olursa, tanzim edilmesinin insana bırakılması uygun görülmüş olan alanın, diğerine nazaran mukayese edilemeyecek kadar geniş bir alan olduğu görülecektir.    Nitekim içtihad müessesenin işlevini yerine getirdiği zamanlarda üretilen fıkhın bu denli büyük bir külliyat ortaya çıkarmış olması, bu konuda yeterli bir fikir verebilmektedir.

İster itikadı olsun, isterse ahlaki ve ameli olsun Kur'an'da beyan edilmiş her ilkeyle mükellefiyetin ve bunlardan ameli olanlarının eda edilmeleri vücubiyetinin birtakım şartları vardır. Ancak, söz konusu şartların bulunmaması ya da bulunduğu halde sonradan herhangi bir sebeple ortadan kalkmaları durumunda, Kur'an'da açıklanmış bulunan hükümlerin kabul ve eda zorunluluğu geçici veya sürekli olarak ortadan kalkar. Tekliflerin birtakım geçerli sebeplerle sakıt olmaları, arızi bir durumdur. Yani mükellef durumundaki insanın mükellefiyeti, ancak ya mükellefiyet şartlarına haiz olmamasından ya da arızı bir durumdan dolayı söz konusu olmaktan çıkabilmektedir. 

İtikadi, ameli ve ahlaki durumlarla ilgili olan bu örneklerde işleyen mantığın aynısı, yerine göre, mesela değişik biçimlerde ferdi ve toplumsal suçlar için öngörülen cezaları için de işlerlik kazanmaktadır. Zira hadd olarak isimlendirilmiş bu cezalar da Kur’an'da sunulmuş bulunan ibadet sisteminin birer tamamlayıcıları olmaktan başka bir şey değildirler. Buna göre her suç için öngörülen cezanın söz konusu suça tekabül ettirilebilmesinin birtakım şartları olduğu gibi, söz konusu suçların geneli için öngörülen cezayı uygulamaya engel olacak olan birtakım arızi durumlar da söz konusu olabilmektedir. Mesela hırsızlık suçu ve bu suç için konulmuş bulunan ceza, bu meyanda zikredilebilecek örneklerden biridir. Bilindiği gibi Kur'an' da hırsızlık için öngörülen ceza, hırsızın elinin kesilmesidir. Ancak bu cezanın uygulanabilmesi için, hırsızlık yapan şahıs, hırsızlığın sübütu ve çalınan şeyin mahiyeti vs. ile ilgili birtakım şartların bulunması gerekmektedir. Gerekli şartlar tamamlandığı takdirde hırsızın elinin kesilmesine hükmedilir. Ancak bu cezanın uygulanmasına engel olabilecek birtakım arızi durumlar söz konusu olabilmekte ve arızi herhangi geçerli bir durumun mevcudiyeti, bu cezayı uygulamadan kaldırmaktadır. Örneğin sosyal adaleti temin edecek kuralların işletil(e)memiş olması ya da kıtlık gibi durumlarda, bu ceza uygulanmaz. Nitekim Hz. Ömer bir kuraklık senesinde el kesme cezasını uygulamamıştır. Bu örnekte de görüldüğü gibi cezalar konusunda da aynen diğer konularda olduğu gibi, şartlar ve arızi durumlar gözetilmek durumundadır.

Kur’an’a baktığımızda ister cezalar konusunda olsun, ister diğer konularda olsun, açıklanmış ve belirlenmiş her hükmün, Allah’ın ayetleri, hudûdu, yazıları ve nimeti olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. Belirlenen bu hükümler öncelikle hukuki birer kaide değil, Allah’ın haramları, helalleri, emirleri, nehiyleri, farzları ve tavsiyeleridir. İşte bunun için Kur’an, belirlenmiş bu ahkama uymaktan başka bir yol bulunmadığını ve Kur'an'da belirlenmiş hudûdu ihlal etmenin Allah'a ve elçisine isyan anlamına geleceğini bildirmektedir.

"İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onlara tecavüz etmeyin. Kim Allah’ın sınırlarına tecavüz ederlerse onlar zalimlerdir.”  

"Kim Allah ve Resûlüne isyan eder ve O’nun sınırlarını (hudûd) aşarsa, onu içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

Dikkat edilecek olursa bu ayetlerde kınanan şey, Allah’ın belirlenmiş hükümlerine uymamak, razı olmamak ve onları ihlal etmektir. Bu bakımdan Allah'ın belirlenmiş sınırlarını tarihsel durumlara göre değiştirmenin mantığını izah etmek güçtür. 

Ümmetin maslahatı ya da şeriatın gayeleri gözetilerek, tarih içerisinde, özellikle ilk dönemde Müslümanlar tarafından Kur'an'da belirlenmiş bazı hükümlerin uygulamadan kaldırılarak yerine başka hükümlerin uygulanmış olmasını Kur'an ahkamının modern tarihsellikte değiştirilmesi gerektiğine gerekçe göstermek, her şeyden önce geçmişteki Müslümanların bu konudaki tasarruflarıyla uyum arzetmez. Çünkü onlar, muayyen somut bir durumla karşılaştıklarında bunu yapmışlardır ve ayrıca bu örnekler çok da değildir. Böyle bir tasarrufu, Hz. Ömer'in Sevad arazisi ile ilgili uygulamasında gördüğümüz gibi, o, bu konudaki başka bir uygulamaya dayanarak ve ümmetle istişare ederek yapıyordu. Bu tür uygulamalarda esas alınan şey, hükümle gözetilen gayenin gerçekleşmiyor olması ya da mevcut durumun o hükme tekabüliyetsizliği olmaktaydı. Bunun için mana ve maksada göre yorum yapılıp hüküm çıkarılırken, ya lafzın delaletlerinden biri tercih edilmeliydi, ya da Şari'in lafzı devamlı bağlayıcı kılmadığına dair bir delil bulunmalıydı. Ama böyle arızi bir durum olmadığında aslolan, her zaman hükmün uygulanmasıydı. Nitekim gaye ve maslahatı enine boyuna incelemelerine rağmen, bundan genel olarak ahkamın değişebileceğine dair bir mana çıkarmamışlar, şer’i hükümlerin ebediyen geçerliliğini sık sık vurgulamışlardır. Kaldı ki, zekâtın yeni bir nisabı ya da miras taksiminin değiştirilmesi bu meyanda hiç ele alınmamış, çünkü bunlara taabbüdi hükümler olarak inanılmıştır. Halbuki Kur'an'a tarihselci yaklaşımlarda gördüğümüz gibi tarihselci teoloji, ayırım yapmadan bütün hükümlerin değişmesi gerektiğini talep etmektedir. Modern tarihsellik dışında herhangi bir "nass” da göstermemektedir.

Maslahat konusuna gelince, ulemaya göre maslahat, ya herhangi arızi bir sebeple belirlenmiş hükmün uygulanamayıp yerine başka geçici bir hüküm konulması durumunda ya da nassın bulunmadığı yerde söz konusudur. Çünkü, esasen herhangi bir konuda belirlenmiş bulunan bir hüküm, zaten maslahatın kendisidir. Ama eğer arızi bir durumdan dolayı hüküm maslahatı temin etmekten uzaklaşmışsa, bu söz konusu arızi durumdan dolayıdır. Yoksa hükmün kendisinden kaynaklanan bir şey değildir. İşte böyle bir durum zuhur ettiğinde, o zaman hükmün durdurulması yoluna gidilerek maslahata en uygun olacak bir çözüm üretilir. Ancak, arızi bir halden dolayı bir hükmün durdurulması veya askıya alınması, o hükmün değiştirildiği ve o aslın yerine yeni bir aslın ikame edildiği anlamına gelmez. Zira bir hükmün askıya alınmasıyla o hükmün yerine ikame edilen hüküm, arızı bir hükümdür ve hiçbir zaman asıl olarak değerlendirilemez. Söz konusu arızı durumun ortadan kalkması ve şartların avdetiyle asıl hüküm yeniden uygulamaya konulur.

Hal böyle olunca herhangi arızi bir durumdan ya da hükmün şahıslara tekabuliyetsizliğinden (örn: müellefe-i kulüb ile ilgili Hz. Ömer'in uygulaması) kaynaklanan belirlenmiş bazı hükümlerin askıya alınması ve yerine yeni bir çözüm getirilmesi şeklindeki kimi sahabe uygulamalarını Kur'an'daki bazı hükümlerin değiştirilebileceğine örnek olarak göstermek, yanlış bir kıyas ve örneklemeden başka bir şey olmaz. Çünkü bu tür uygulamalarla bir hükmü birtakım mantıksal gerekçelerle temelinden değiştirmeyi mukayese etmenin iyimser bir değerlendirmeyle zihni bir yanılsamadan başka bir anlamı olmaz.

Durumun arıziliği ise, bazen Müslümanların başına gelmiş uzun bir toplumsal veya siyasal halin sonucu olabilir. Örneğin Müslümanlar, fıkhı toplumsal düzeyde uygulayabilecek bir organik teşekkülden yoksun kalmış olabilirler. Bu durumda tek tek Müslümanların kendilerine iktidar vehmederek bu hükümleri uygulaması tabii ki düşünülemez. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi, bazı hükümlerin uygulanmasının toplumsal ve siyasal şartları ve sonuçları vardır. Bu şartların olmaması hükmün ilgasını değil, ertelenmesini getirir. Bir esirin Cuma namazı kılmak zorunda olmaması gibi, bu şartlar altında da bazı hükümlerin farz olmamasından daha normal bir şey olmaz. Kaldı ki, her toplumsal ortam, kendi hukuki mantığını ve aklını da kendiliğinden benimsetir.

 

Bugün modern toplumsallıkların etkisi altında Müslümanlara bile çok muhal gelmeye başlamış bazı İslami hükümlerin muhalliği, sadece modern, ama kesinlikle en iyi olmayan bir hümanist zihniyetin ideolojik bir hegemonya kurmuş olmasından kaynaklanıyor. Kanaatimizce böyle bir hegemonya altında Müslümanların, zaten bir uygulanma vasatı bulunmayan fıkıhlarını tartışmaya açarak kendi kozmolojik anlayışlarında derin sarsıntılara yol açacak işlemlere girişmelerinin hiçbir faydası yoktur.

 

Kabul ediyoruz ki, böyle bir işleme aynı hegemonya tarafından her gün defaatle davet ediliyorlardır, ancak, zaten pratik bir sonucu olmayacak (örneğin, Müslümanlar kendi fıkıhlarını veya "hadler”in hepsini değiştirseler bile bir uygulama alanı mı bulacaktır?) bu davete icabet etmek, bir teslim olma davetine icabet etmekten farksız olacaktır.

Aynı şekilde hükümlerin değiştirilmesi düşüncesine, Kur'an'a bakıldığında, “zaman faktörü” de gerekçe olmuyor. Zira Kur'an'da namaz, oruç, zekât, cihat, faiz, kısas ve bunun gibi birçok ilkeye dair emir ve nehiylerin zamanla ve çağların değişmesiyle alakasının olmadığını, bu ilkelerin önceki peygamberlerin tebliğlerinde de yer aldığını görerek anlamaktayız. Kur'an'da yer alan ve ibadetler kategorisinde değerlendirilen namaz, oruç ve zekât gibi kaideler ilahı dinin prensiplerini oluşturdukları gibi, kısas, faiz, zina, kazf, miras, zıhar ve eşler arasındaki cinsel ilişkilerle ilgili helal ve haramlar da Kur’an’da ilahı dinin prensiplerini oluşturmaktadırlar. Zamanın ve şartların değişmesinin, zıhar, kazf ve eşler arasındaki cinsel ilişkilere dair hudüdullahı değiştirmede ve bu konudaki gayri ahlaki düşünce ve davranışları ahlakileştirmede herhangi bir fonksiyonunun olabileceği ve dolayısıyla bunlarla ilgili belirlenmiş hudûdun değiştirilebileceğine gerekçe olabileceği düşünülemez.

Şu hususu da belirtmek gerekir ki, ilahı din ve onun kaideleri kolay ve meşakkatli prensipleriyle birlikte ancak kutsallık düşüncesiyle hayat bulur ve yaşar. Kutsal birer kaide olan dini ahkamın değiştirilebileceği, unutulmamalıdır ki beraberinde ilahı dine ve onun kaidelerine karşı bir güvensizliği ve kayıtsızlığı da getirir. Bu güven bunalımı ve kayıtsızlık da Batı'da yaşandığı gibi insanla din arasındaki mesafenin gittikçe açılarak insanın dinle ilişkilerini koparması neticesini doğurur. Oysa, Yüce Allah Kur'an'da bu kuralları beyan ederken, bunların ilahı hak kurallar olduklarını vurgulayarak, kutsal kaideler olduklarını da kalplere yerleştirmiştir. Bunların kutsal kurallar oldukları inancı, uygulamalarının ve ihlal edilmemelerinin de teminatı durumunda olup, din ile beşeri ideolojilerin insanın gönlünde yer edişindeki büyük farkın da temel nedenidir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an metni esas alındığında, Kur’an’da belirlenmiş herhangi bir kuralın arızi durumlar nedeniyle geçici olarak askıya alınması durumu hariç, değişebilirlik imkânı bulunmamaktadır. Hukuki hükümler olarak değerlendirilen miras, kısas, hırsızlık, zina ile ilgili kuralların birtakım gerekçelerle başka herhangi bir kuralla değiştirilebilmeleri imkânı, Kur’an’ın söylemi açısından bakıldığında ibadetlerle ilgili hükümler olarak değerlendirilen namaz, oruç, zekât gibi kuralların değiştirilebilmeleri imkânından daha fazla değildir.

Ayrıca, tarihselci teolojinin, Müslümanların modern tarihsellikteki bütün sorunlarını halledecek diye takdim ettiği, sonuçta Kur’an’daki sınırlı sayıdaki ahkamın değişmesi talebiyle noktalanan projesinin, yaşadıkları tarihsellikte Müslümanlara hangi maslahatları temin edeceği de belli değildir. Öncelikle Kur’an ahkamı, modern ulus devletlerin ortaya çıkmasından beri, şurada burada birkaç uygulama dışında zaten değiştirilmiş durumdadır ve bu durumun Müslümanların sorunlarından hiçbir şey eksik etmediği ortadadır. İkincisi, bu talebin, Müslüman kamuoyunun iradesini yansıtmadığı, bunun yerine cari siyasal veya toplumsal eğilimlerin zorladığı bir talep olduğu açıktır.

Kur’an ahkamının geçmişte uygulandığı zamanlarda Müslümanların önüne sorunlar koyduğu tespit edilmiş değildir, bu ahkamı değiştirdikleri takdirde sorunlarını çözeceklerini garanti edecek bir merci de bulunmamaktadır. Üçüncü ve son olarak, modern zamanlarda ve bütün zamanlarda, Kur’an’ın belirlemiş olduğu sınırlı konudaki ahkamın mı, yoksa yeniden yorumlanarak belirlenecek yeni bir ahkamın mı daha hayırlı, daha adil ve Allah’ın maksatlarına daha uygun olduğunu belirleyecek "ilahi niyeti” ölçen bir terazi de bulunmamaktadır. Bu konuda Kur’an’ın mirasın taksimatını yapan ayetin son cümleleri oldukça düşündürücüdür.

“Anne-babalarınıza ve çocuklarınıza gelince, hangisinin sizin bırakacağınız fayda ve imkânlara daha layık olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konulmuş farz (paylar)dır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”  

Prof.Dr.Adnan Demircan'ın Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer:2017) adlı toplantı kitabında Prof. Dr. Mustafa Öztürk'e sunumu hakkında yönelttiği sorular ve verilen cevaplardan kısaltılarak alınmıştır.

Nesih Hakkında Sorular

A. Demircan

Nâsih-Mensûh kavramları anahtar kavram olarak kullanıldı. Hocamızın sunumundan anladığım kadarıyla bu devam eden bir süreç. Yani İzafî bir durum söz konusu ve Resulullah dönemindeki nâsih-mensûh devam ediyor. Bu pratikte çok büyük bir kargaşa meydana getirmez mi? Bunu pratiğe döktüğümüz zaman İslam Medeniyeti fikrine büyük darbe vurmaz mı? Diyelim ki bir Müslüman kendisini Mekke döneminin ikinci yılında hissederse ve bunu ibadet hayatına yansıtırsa; muamelatla ilişkisi, inanç durumu nasıl olacak? Eğer nesih devam eden bir süreçse -ki ben sizin sunumunuzdan öyle anladım- o zaman Müslümanlar nasıl bir ortak fikirde buluşup birlikte hareket edecekler? Bu haddizatında önemli bir şey ama bu mevcut sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilecek bir yaklaşım değil mi? Bilindiği gibi Resulullah döneminin ileriki yıllarında bir olgunlaşma süreci yaşanıyor ve biz genellikle son durumu dikkate alarak kendimizi konumlandırmaya çalışıyoruz.

M. Öztürk

İlk sorunuza gelince, bu konudaki fikrim özet olarak şudur: Hz. Peygamberin risâletinin 13 yıllık Mekke döneminde nazil olan hükümler, Şâtıbî’nin ifadesiyle mutlaktır, gencidir, ilkeseldir; ancak Medine dönemi tecrübesinde bu mutlak hükümler kayıtlanmış, genel nitelikli olanlar tahsise uğramıştır. Bu durum, siyasî partilerin muhalefette iken hep ilkesel ve ideal olan şeylerden söz etmeleri, iktidara gelip ülke ve bütçe gerçekleriyle karşılaşınca, ideal olanı askıya alıp reel olana göre hareket etmelerin; hatırlatır. Bence Müslümanlık çıtası Medine döneminde aşağıya çekilmiş görünüyor. Sudanlı fikir ve siyaset adamı Mahmud Muhanımed Taha da İslam'ın ikinci Mesajı adlı eserinde aynen böyle söylüyor. Hatta bir adım daha ileri gidip şöyle diyor: “Medine dönemindeki İslam tecrübesi nihai değil, sadece bir örneklemdir. Hz. Peygamber yaşadığı çevrenin sosyolojik şartları ve eldeki insan malzemesinin imkânları nispetinde Mekkî dönemde vaz edilen ilkesel İslam’ı belli ölçüde hayata geçirmiştir; ancak bu tecrübe nihai İslam’ın kendisi değildir. Taha bu görüşleriyle klasik nâsih-mensûh teorisinin tersine çevrilmesini, Mekkî hükümlerin nâsih, medenî hükümlerin mensûh sayılması gerektiğini teklif ediyor. Nitekim Şâtıhî de medenî ayetler mekkî ayetler üzerine oturtularak yorumlanmalıdır” diyor. Ben de aynen böyle düşünüyorum.

A. Demircan

Namazla ilgili bir tasarruf yetkimiz, içtihat imkânımız olacak mı?

M. Öztürk

Sayın Hocam, sizin dikkat çektiğiniz husus fıkıh usulü kitaplarında taabbud ve tâlil diye tefrik edilmiştir. Taabbüd, dogma alanıdır. Din dogmasız olmaz. Sözgelimi, domuz etinin haram kılınmasıyla ilgili hüküm, her ne kadar Yahudi geleneğinde bunun kültürel bir arka plan hikâyesi mevcutsa da bence dogmadır. İbadetler de dogma alanına dâhildir. Kaldı ki Allah insandan kendisine yönelik sadakat sözünü ibadetler vesilesiyle fiilen göstermesini talep etmekte ve bu konuda insanı insanca kriterle test etmektedir. Yani biz nasıl ki bize bir taahhütte bulunan birinden o taahhüdü yerine getirmesini bekleriz; Allah da kendisine taât ve teslimiyet taahhüdünde bulunan insandan, taahhüdünün fiili göstergesini talep ediyor. Allah’a taat, teslimiyet ve ibadet, dinin temel mevzusudur. Bu konuda, Rasûlullah’ın gösterdiği ve öğrettiği ibadet tarzında değişiklik önermek anlamsızdır. Ancak mesele toplumsal düzen ve hukuk olduğunda, durum kesinlikle farklıdır. Çünkü bu alan din değildir; din ve dinî olan, toplumsal düzen ve hukuku şekillendiren tümel ilkelerdir.

A. Demircan

Tamam ama ben zaten geleneğe sormuyorum. Ona uyuyoruz zaten. Mesela şimdi bir Müslüman çıkıp dese ki, “Hz. Peygamber zamanında beş vakit namaz o hayat standartlarına uygundu. Güneş doğmadan önce uyanırlardı, ibadet ederlerdi. Öğlen dinlenmeye geçmeden önce ibadet ederlerdi; kayluleye geçerlerdi. Kalkarlardı bir ibadet daha ederlerdi. Akşam yemeklerini yerler, ibadet ederler ve yatarken de ibadet ederlerdi. Dolayısıyla o günkü hayatla uyumlu. Ama benim hayatıma uymuyor. Ben sabah namazı vaktinde yarıyorum. Normalde benim kaylulem, gecem gündüzüm birbirine karışıyor.” Yanı ben bir Müslüman olarak, Resulullah eğer bunu koymuşsa, Resulullah döneminin birinciliği var mı anlamında sordum. 

M. Öztürk

Durum açısından herhangi bir ayrıcalık yok; ama duruş olarak var. Bence bu çok önemli bir ayrıntı. Durum, işte sizin “Ben her gün 15 saat çalışıyorum; şu şu işleri yapıyorum” demeniz gibi bir şeyi ifade eder; gelip geçici olan ve bizatihi değer taşımayan şeyler duruma taalluk eder. Duruş ise en başta Allah, varlık, insan, toplum ve eşyayla hukukunuzu belirleyen prensipler ve değerleri ifade eder. Fahreddîn er-Râzî’nin, et-tazîm li emrillah, ve’ş-şefakatü 'ala halkillah... yani Allah’ın buyruğuna saygı, O’nun yarattıklarına şefkat şeklindeki din tanımı belki de en veciz şekliyle söz konusu değerler ve duruşu ifade eder. Bundan ötesi teferruattır.

Ben din konusunda Hz. Peygamberin vahiyle birlikte kendi toplumunu hangi noktadan alıp hangi noktaya ulaştırdığına, nihai olarak neyi amaçladığına, insanlığa neyi miras bıraktığına bakarım. Sünnet, özellikle de fiilî sünnet bu konuda tayin edici ve Kuranda söylenenin pratikte neye karşılık geldiğini göstericidir. Bu yüzden de hayati önemi haizdir.

“Müslüman kimliği oluşturan değerler ve normlar nelerdir?” ya da “Bir Müslümanın Müslümanlığını hırpalayan, onu haleldar eden hususlar nedir?” mealindeki bir sorunun cevabı, iman, küfür, ahlaki fazilet ve rezilet gibi kavramlarla formüle edilebilir ki bu kavramlar da Kurandaki “ed-dîn” kavramının muhtevasıyla ilgilidir.