Ahkâmın Tarihselliği

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an ve Tarihsellik Üzerine (Ankara Okulu: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an’da hüküm vardır; ilk nazil olduğu gün gibi aynen uygulanır; Kur'an’da hüküm vardır, bugünkü sosyolojide illet ve menatını kısmen veya tamamen kaybettiği için askıya alınır. Tarihselcilik, “Kur'an'ın söylediği her şey sadece nüzul dönemindeki muhataplar içindir, demek değil, tam tersine o gün müşriklere hitap eden ayetlerin muhatabı bugün pekâlâ müminler olabilir" demeyi de gerektiren bir okuma, anlama ve yorumlama biçimidir.  

Bunun da ötesinde Kur'an’da’ki birçok hukukî içerikli ayeti bugünkü hayat tecrübemiz içerisinde bir kez dahi uygulamadığımız, uygulama ihtiyacı duymadığımız, halde, sadece bizi ve bizim gibi düşünenleri tarihselci diye yaftalamak gayri ahlâkî bir tutum değil midir?

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayıs:2 Güz 2006) yayınlanan makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an ve tarihsellik meselesinde tartışmalar genellikle ahkâm ayetlerinin aktüel değeri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Evrenselci söyleme göre Allah muhtemel ve müstakbel sorunların/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuştur. Yine aynı söyleme göre Kur’an hukuk alanında devrim denebilecek türden düzenlemeler yapmıştır.

Bize göre ise Allah ahkâm ayetleri de dâhil olmak üzere tüm ayetleri Hz. Peygamber ve vahyin nüzul ortamına tanıklık eden insanların içinde bulundukları fiilî durumu dikkate alarak inzal etmiştir. Dolayısıyla Kur’an’da gelecek nesillerin tikel sorunlarına da çözüm sunmak gibi bir maksat gözetilmemiştir. Nitekim Kur’an bunun örnekleriyle doludur. Sözgelişi, ilk nesil Müslümanlar kadınların özel hallerini sordular. Allah cevap verdi. Hilali sordular, Allah cevap verdi. Haram aylarda savaşmanın doğru olup olmadığını sordular, Allah cevap verdi. Şimdi bütün bu soruların, insanoğlunun Allah’a yöneltebileceği muhtemel tüm soruları tükettiği veya bu sorulara verilen cevapların evrensel anlamda bütün insanlığı tatmin edecek cevaplar olduğu öne sürülebilir mi? Bugün hilalin nasıl oluştuğunu ve nasıl şekil değiştirdiğini Kur’an’dan öğrenme ihtiyacı duyacak veya Kur’an’ın verdiği cevabın bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar? Aynı şekilde haram aylarla ilgili soruya verilen cevabın, soruyu soranların niyetlerini göz önünde bulunduran siyasi ve dolayısıyla konjonktürel bir cevap olduğu açıktır. O halde bir konunun Kur’an’da geçmesinden çok, o konuya ne amaçla yer verildiği önem arz etmektedir. Daha da önemlisi, vahiy sürerken haram aylarda savaşılması bir sorun olmasaydı, acaba bugün Kur’an metninde ilgili pasajlar yer alacak mıydı? Aynı soruyu Kur’an’ın bütün muhtevası için sormak da mümkündür. 

Bütün bu mülahazalardan hareketle denebilir ki Kur’an’daki tikel hükümler, gelecekteki tüm Müslümanların pratik yaşamlarındaki sorunlara da çözüm teşkil etsin diye değil, ilk nesil Müslümanların sorunlarını halletmek maksadıyla vaz edilmiştir. Bu gerçeği birkaç örnekle müşahhas kılmakta fayda vardır.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Söyleşiler, Polemikler (Ankara Okulu:2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Nesh

Kur’an’daki ayetlerin peyderpey nazil olması sadece toplumda istenen şeylerin yerli yerine oturmasıyla ilgili değildir. İçkinin yasaklanmasındaki tedricilik bu kapsamda değerlendirilebilir; fakat müşrikler ve Ehli kitapla ilişkilerde şahit olunan hitap, üslup ve hüküm değişiklikleri hem davet stratejisi, hem “ötekiler”in davete mukabele şekli hem de siyasal konjonktürün özellikle toplumsal kimlik oluşturma gibi dâhili ve harici faktörle ilgilidir. Mekke döneminin ilk yıllarında inen ayetlerde Allah'ın rab gibi fiili sıfatlarının ön plana çıkması, müşriklerin evvel emirde ağır bir şekilde eleştirilmemesi, bu arada Ehli kitabın referans mercii gibi takdim edilmesi hep bu faktörler sebebiyledir.  

Kur'an’ın nüzul sürecini siyerle birlikte takip etmediğinizde, bir ayette “Dinde zorlama yoktur”, diğer ayette "Sizin dininiz size, benim dinim bana”, başka bir ayette ise "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” denilmesini izah edemezsiniz. Şayet bunu “bir daha uygulanmamak üzere hükmün ilgası” anlamında nesh teorisiyle izah yoluna giderseniz, işte o zaman Kur’an’ı büsbütün tarihe gömersiniz.

Bu noktada bizim savunduğumuz tarihselcilik fikrine izafe edilen işlevin gerçekte klasik nesh teorisine onay verenlere atfedilmesi gerektiği belirtilmelidir. Hz. Peygamber döneminde Müslümanların içinde bulundukları şartların değişmesiyle önceki bir hükmün yeni şartlar muvacehesinde askıya alınması gayet tabiidir. Ancak bu durum, “mensuh” diye adlandırılan hükmün ebediyen geçersiz kılındığı anlamına gelmez. Gün gelir, o hükme temel teşkil eden illet avdet eder, hâliyle ilgili hüküm de avdet eder.

Aslında tarihselci yaklaşım da buna paralel şeyler söyler. Sözgelimi, köleliğin müesses bir yapı olarak bugünkü dünyada yeri yoktur, fazilet noktasında insanlığın bundan kazanımı da yoktur. Ancak yarın bir gün dünya değişir, ortaçağdaki kurumlar yeniden vücut bulup gelişir, o zaman kölelik ve cariyelik ayetleri de işlevsel hale gelir. Ancak unutmamak gerekir ki bu konuyla ilgili ayetler “gün olur devran döner, kölelik yeniden hayat bulur, işte o zaman insanlar bu ayetlerdeki hükümleri uygular" diye de inzal edilmemiştir. Tam tersine söz konusu ayetler nüzul dönemindeki olgusal gerçeklikte böyle bir kurumun mevcudiyetine binaen inzal edilmiştir.

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an ve Tarihsellik Üzerine (Ankara Okulu: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'daki bir hükmün yine Kur’an tarafından nesh ya da iptal edildiğini kabul, mensuh kategorisindeki ayetin ve o ayetteki hükmün nüzul döneminden sonraki farklı sosyolojilerde işlevsiz olduğunu kabul anlamına gelir. Tefsir literatüründeki rivayetlerden öğrendiğimiz kadarıyla bu minvaldeki görüş ve kabuller daha nüzul döneminde dile getirilmiştir. Mesela Hz. Ali, Rasûlullah’la özel görüşme öncesinde sadaka (necvâ sadakası) vermekle ilgili iki ayetle (Mücadile 58/12-13) ki bu ayetlerden ilki sadakayı emretmekte, İkincisi ise sadaka hükmünün sona erdiğini bildirmektedir- ilgili olarak şöyle demiştir:

Allah'ın kitabında bir ayet var ki benden önce bu ayetle amel eden biri olmadığı gibi benden sonra amel eden birisi de olmayacaktır. Bu ayet necvâ ayetidir. Bir dinarım vardı, onu on dirhem olarak bozdurdum. Rasûlullah'la özel görüşmek istediğimde bir dirhem sadaka verdim. Derken, sonraki ayet bu sadaka hükmünü işlevsiz kıldı (nesh).

Modern dönemde pek rağbet gören neshi inkâr eğiliminin klasik dönemlerdeki ulema nazarında düpedüz cahillik olarak görüldüğünü de bu vesileyle belirtmek gerekir. Cassâs’a (ö.981) göre Müslüman oldukları halde neshi kabul etmeyenler Kur'an’a, mütevatir nakle ve selefin ittifakına muhalefet eden kimselerdir. Serahsi’ye (ö.1090) göre bir kişinin Müslüman olduğu halde Kur’an’da neshi reddetmesi söz konusu değildir. Böyle bir görüşü dillendiren Müslümanların ciddiye alınmaması gerekir.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer:2017) adlı toplantı kitabındaki konuşmasından kısaltılarak alınmıştır.

Örnekler

Necva Ayetleri

Mücâdile suresindeki necvâ sadakasıyla ilgili iki ayet. Bu surenin on ikinci ayetinde, müminlere, “Peygamberle özel olarak görüşüp konuşmak istediğiniz zaman, önce fakirlere yardımda bulunun” deniyor. Bir sonraki ayette ise, “Peygamberle özel görüşme yapmadan önce fakir-fukaraya yardımda bulunmak çok zor geldi, değil mi? İmkân sahibi olduğunuz hâlde bunu yapmamanıza rağmen Allah sizi cezalandırmak yerine bu yükümlülüğünüzü kaldırdı.” mealinde ifadeler geçiyor. 

Allah’ın müminler için “en hayırlı” ve “en nezih” diye nitelendirdiği bir hükmü durum bağlamı değiştiğinde pekâlâ değiştirdiği, dolayısıyla “en” niteliği taşıyan hükümlerin dahi tarih-üstü olmak şöyle dursun, belki birkaç günlük bir süre içinde ilga edildiği müsellemdir. 

Cevaplanması gereken soru şu: Biz bugün bu ayetlerdeki hükmü hangi zeminde uygulamakla mükellefiz ve uygulamanın keyfiyetini nasıl belirleyeceğiz? İkinci kritik soru da şu: Konuyla ilgili ayetten hangisini uygulayacağız ya da her ikisini aynı anda uygulamaya mı çalışacağız? Oysa ayetlerden ilki müminlere bir hüküm vaz ediyor; İkincisi o hükmü ilga ediyor. Bu durumda ilkin necva sadakasını kim için ve ne maksatla vereceksek vereceğiz; sonra da ikinci ayet mucibince sadaka işinden vaz geçecek, böylece ilgili ayetlerle amel etmiş mi olacağız? Bu ifadelerimle meseleyi karikatürize ettiğim düşünülebilir; ancak tarihsellik söylemini geçersiz ve değersiz bulanlardan biri çıkıp bu iki ayetin bugünkü sosyolojide neye atıfta bulunduğunu, daha başka bir ifadeyle, pratik hayatımızda ne işe yarayacağını izah etmelidir.

Haram Aylar

Bu babda haram aylar ve savaş meselesinden söz etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi haram aylarla ilgili hukuk, kâinatın yaratıldığı günden itibaren mevcut olup kelimenin tam manasıyla tarih-üstü bir nitelik arz ediyor. Daha açıkçası ayette mealen, “Allah katında ayların sayısı, Onun gökleri ve yeri yarattığı zaman belirlediği düzen gereği on ikidir. Bunlardan dördü, yani zilkade, zilhicce, muharrem ve receb savaşın yasak olduğu haram aylardır. İşte aylarla ilgili doğru kanun, doğru takvim budur. Bu dört ay içinde savaşmak veya bu ayların yerini değiştirmeye kalkmak suretiyle günaha girip kendinize kötülük etmeyin.” deniyor... Ayrıca, Bakara suresi 194, 217, Mâide suresi 2 ve Tevbe suresi 2-5. ayetlerde de haram aylar ve savaş meselesinden söz ediliyor. Ancak ne hikmetse, fıkıh kitaplarımızda, sözgelimi Yusuf suresinin 72. ayetine konu olan maşrapa veya kupa meselesinden hareketle, “bir iş karşılığında ücret ve mükâfat taahhüdünde bulunmak” anlamında cuâle bahsine dahi müstakil fasıl açıldığı halde, benim bildiğim kadarıyla, “haram aylarla ilgili bir bölüm bulunmamaktadır. Fakihlerin bu meseleye özel bir bölüm açmaması acaba nasıl anlaşılmalıdır?

İkinci kritik soru, Hz. Peygamber vefat ettikten sonra, Hz. Ebû Bekr de dâhil, haram ay hukuku dikkate alınmış ve uygulanmış mıdır? Hanbelî fakih İbn Receb bu soruyu şöyle cevaplamıştır: Sahâbîler Rasûlullah’ın vefatından sonraki dönemlerde kesintisiz olarak fetih ve cihad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hiçbir sahâbîden haram aylar sebebiyle savaşmaktan geri durduğuna dair herhangi bir bilgi nakledilmemiştir. Bu durum sahabenin haram ayalarda savaşmanın yasak olduğuna ilişkin hükmün nesh edildiği konusunda hemfikir olduklarını gösterir. 

Nesih demek, “İlgili ayetin hükmü ilga ve iptal edildi” demektir. Peki, özellikle Mâide ve Tevbe sureleri nüzül döneminin en son saflarında, dahası haram aya hukukuna riayeti emreden Mâide 2. ayet Veda Haccı sırasında nazil olduğuna ve Hz. Peygamber veda haccı hutbesinde “Mallarınız, canlarınız, ırzlarınız tıpkı şu gün gibi, şu ay (Haram ay) gibi kutsaldır, dokunulmazdır” buyurmasına rağmen, ulema hangi cüretle bu ayetlerin mensuh olduğunu söylemiş veya nasıl olup da Kur’an’daki ayetleri birbirine nesh ettirebilmiştir. Tefsir ve fıkıh kitaplarımızda belki de en çok geçen kelime nesh olduğu halde, siz hala hangi evrensellikten söz ediyorsunuz veya tarihsellik deyince bunun adresini niçin merhum Fazlur Rahman, Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi isimlerde arıyorsunuz? İslam tefsir ve fıkıh geleneği tabir caizse tarihselci kaynadığı halde, siz ne diye Gadamer ve Betti muhabbetinde ısrar ediyorsunuz?

Haram ay meselesine dönersek, bu ayetlerin hal-i hazırdaki menatı nedir? Söz konusu ayetlerdeki hükümler daha ilk Müslüman nesilden itibaren fiilen ilga edilmiş ve buna da nesh denilmiştir. 

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayıs:2 Güz 2006) yayınlanan makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Mümtehine 10-11. Ayetler

Mesela Hz. Peygamber devrinde Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasındaki ilişkilere atıfta bulunan 60/Mümtehine 10-11. ayetlerde mealen şöyle denilmektedir:

Ey müminler! Kendi ifadelerince iman etmiş kadınlar muhacir olarak [Mekke’den Medine’ye hicret etmiş olarak] size geldiklerinde asıl maksat ve niyetlerini öğrenmek için onları sınayın.

Gerçi Allah onların imanlarını çok iyi bilmektedir. Gerçekten mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere [Mekkeli müşriklere] geri göndermeyin. Bundan böyle o mümin kadınlar kâfir kocalarına helal değildir. Dolayısıyla kâfir kocaları da onlara helal değildir. Bununla birlikte, o kadınların eski kocalarına vaktiyle ödemiş oldukları mehirleri iade edin.

Ey mümin erkekler! Mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlarla evlenmenizde hiçbir sakınca yoktur. Kâfirliği tercih eden kadınlarla evlilik bağınızı sürdürmeyin. Onlara verdiğiniz mehri kâfir kocalarından isteyin. O kâfirler de mümin olarak size gelip eşiniz olan eski karılarına verdikleri mehri geri isteme hakkına sahiptirler.

Allah’ın hükmü budur! O sizinle kâfirler arasındaki hükmünü böyle veriyor. Unutmayın ki Allah her şeyi bilen, her şeyi yerli yerince edip eyleyendir!

Eğer eşlerinizden biri sizi terk edip kâfirlerin yanına kaçar ve siz de o kâfirlerle savaşıp galip gelirseniz, bu takdirde, eşleri kaçıp gitmiş olan kocalara vaktiyle eşlerine ödedikleri mehire eşit miktarda ganimetten pay verin. İnandığınız Allah’a itaatsizlikten her daim sakının!

Mâlikî fıkıhçısı ve müfessir Ebû Bekr İbnü’l-Arabî (ö. 1148), “Onlara verdiğiniz mehri kâfir kocalarından isteyin. O kâfirler de mümin olarak size gelip eşiniz olan eski karılarına verdikleri mehri geri isteme hakkına sahiptirler” mealindeki ifadelerin tefsirinde, “Bu hüküm, hassaten [ayette zikredilen] olayla ilgili olarak Allah’ın sırf o döneme mahsus olan bir hükmüdür.” dedikten sonra söz konusu hükmün o döneme münhasır oluşu noktasında ümmetin icma ettiğini belirtmiştir. Ünlü Hanefî fakihi Cassas (ö. 981) da bu ayetlerdeki hükümlerin mensuh olduğunu söylemiştir.

Burada söz konusu edilen nesh bahis konusu ayetlerdeki hükümlerin zaman içerisinde işlevini yitirdiği, dolayısıyla kendi tarihinden başka tarihselliklere taşınabilir bir içeriğe sahip olmadığı anlamına gelir. Ayrıca ilgili hükümlerin Hz. Peygamber devrine mahsus olduğu hususunda ümmetin icmaından söz edilmiş olması, geçmiş dönemlerde Kur’an ahkâmının tüm zamanlar için geçerli olduğu yönünde bir fikri sabitin mevcut olmadığına işaret eder.

Diğer taraftan sahabe devrinde Kur’an’daki birçok hükmün zaman ve illetin değişmesiyle değiştirildiğine, naslarla sübut bulmuş bir hükmün celb-i menfaat ve/veya def-i mefsedet kaidesi uyarınca kimi zaman tatbik edilmediğine, toplumsal nizamı koruma gayesiyle gerektiği yer ve zamanda nassı tahsis, ta’mîm veya zahirî hükmün terk edildiğine dair pek çok ictihad örneğine rastlamak mümkündür.

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer:2017) adlı toplantı kitabındaki konuşmasından kısaltılarak alınmıştır.

Hz. Ömer'in Uygulamaları

Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok sahâbî, Hz. Peygamber henüz hayatta iken tatbik edilen ve kendisinden beklenen amaç ve işlevin gerçekleştiği de görülen bir dizi Kur’an hükmünü kendisinin halife olduğu dönemdeki tarihsel ve toplumsal şartlar çerçevesinde yeniden değerlendirmek suretiyle askıya aldı ve söz konusu hükümleri içeren ayetlerin lafzı mûcibiyle pek bağdaşmayan uygulamalara imza attı. Tarihsellik tartışmalarında sıkça gündeme gelen bu uygulamalarla ilgili olarak, “Hz. Ömer’in icraatları sizin anlattığınız minvalde değil?” şeklinde klişeleşmiş bir itiraz söz konusudur. Bu durumda sormak lazım, “Mademki Hz. Ömer’in bilindik uygulamaları Kur’an ahkâmının en azından askıya almak değildir; peki o zaman nedir, Allah aşkına?”

Bildiğiniz gibi, Tevbe suresinin 60. ayeti inneme’s-sadakâtü diye başlıyor ve zekâtın sarf mahallerini tek tek sayıyor. Bunlar arasında müellefe-i kulûb, yani gerek şerlerinden emin olunması gerek gönüllerinin İslam’a ısındırılması arzu edilen kimseler zümresi de zikrediliyor. Hz. Peygamberin söz konusu arzu ve beklentiyle birçok kişiye maddî yardımda bulunduğu, Hz. Ebû Bekr’in hilâfetinin ilk dönemlerinde bu uygulamanın yürürlükte olduğu bilinmektedir. Ancak Hz. Ömer halife Ebû Bekir’in müellefe-i kulûb babında iki kişiye yaptığı tahsisata İslâmiyet’in yayılıp güçlendiği, Müslümanların kuvvetlendiği, dolayısıyla artık kendilerine ihtiyaç kalmadığı, aksi halde toplum içerisinde asalak bir sınıf oluşacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Onun bu siyasî kararı hem halife tarafından onaylanmış, hem de sahabe nezdinde sükûtî icma ile karşılanmıştır. Bütün bunlar olup biterken, “Ama Tevbe suresi 60. ayet durumsal, dönemsel, süreçsel, tarihsel değil, evrenseldir” şeklinde bir itiraz sesi duyulmamıştır. Çünkü sahabe, söz konusu ayetteki müellefe-i kulûbla ilgilyghükmün belli bir sosyolojik konjonktür içinde, belli bir pratik sonuç almak için konulduğunu, bu sonucun Hz. Peygamber döneminde alındığını ibtidaen anlamış ve kavramış durumdandı. Çünkü o günkü tarihsel vasatta olan bitenlere bizzat tanıklardı. Ama onlar Hz. Ebû Bekr dönemindeki sosyolojide de yer aldıklarından, Hz. Ömer’in, “Evet, ayet müellefe-i kuluba zekât gelirinden pay verin diyor; ama bu hüküm Hz. Peygamber devrinde ürettiği müspet sonucu bugünkü konjonktürde üretmiyor” şeklindeki içtihadının dayanağını da gayet iyi kavramışlar ve bu içtihadı genel kabulle karşılamışlardı.

İmam Matüridî (Ö.944), hicri dördüncü yüzyılın ilk yarısında Hz. Ömer’in müellefe-i kulûb’la ilgili kararını, “ictihad yoluyla nesh” diye adlandırmıştır ki bu adlandırma tarihsellik söylemiyle anlatılmak istenen bütün her şeyi iki kelimeyle özetler mahiyettedir. Öte yandan nesih meselesinde Serahsî’nin Usûlü ne açıp bakın, İmam Matüridî ile aynı tarihlerde yaşadığı bilinen Şafiî âlim İbn Süreye de, “Kur’an ve sünnet kıyasla nesholur mu?” sorusuna, “Neden olmasın, pekâlâ olur?” diye cevap vermiş, bir başka Şâfiî âlim Ennıâtî (ö. 1143) ise, “Kur’an ve sünnet benzer kıyasla değil de, asıllardan istihraç edilmiş kıyasla nesholur” demiştir. Kıyas nedir? Şâriî’nin beyan ve bildiriminin mukabili olarak en genel anlamda rey demektir. Rey ise naslar bağlamında beşerî çabayla sonuca ulaşmak veya sonuç çıkarmak manasında içtihat faaliyetidir. Ulema da kıyas, yani içtihatla Kur’an hükmünün nesh edilebileceğini söylemiştir; bu görüşe şaz diyebilirsiniz. Doğrudur, bu bir şaz görüştür; ancak bu bağlamda böyle bir görüşten söz etmem, birçok noktada tarihsellikle aynı kapıya çıkan birtakım görüş ve düşüncelerin gelenekte de mevcut olduğunu hatırlatmak istememdir.

Hadisler ve rivayetleri incelediğinizde, Hz. Ömer’in birçok kez Hz. Peygamberle fikir alışverişinde bulunduğuna, birçok meselenin çözümünü vahye havale etmeksizin, “Ey Allah’ın Rasûlü! Şu meseleyi şöyle halletsen veya şu konuda şöyle bir tedbir alsak” gibi teklifler sunduğuna tanık olursunuz. Bu tekliflerle ilgili olarak muhtelif ayetler nazil olmuş ve Hz. Ömer’i onaylamıştır. Diğer bazı sahabilerin görüş ve tekliflerini onaylayan ayetler de nazil olmuştur.

Hz. Ömer’in halifelik döneminde tatbik mevkiine koyduğu müellef-i kulûb ve zekât payı, sevâd arazisi ve ganimet meselesi, hırsızlık suçunun cezası, üç talak meselesi, kitabî kadınlarla evlilik ruhsatının askıya alınması gibi birçok meşhur içtihadı işte bu muvafakat kavramında ifadesini bulan ilahi vahyin külli maksadını kavrama bilincinin pratik hayattaki tezahürleridir. Bu durum sadece Hz. Ömer için değil, diğer birçok sahabinin hayat tecrübesi için de geçerlidir.

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayıs:2 Güz 2006) yayınlanan makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Belirli Saatler

Bu konuda genellikle Hz. Ömer’in bazı uygulamaları örnek gösterilir. Ancak diğer bazı sahabîlerin de bu yönde görüş ve uygulamaları vardır. Mesela,

“Ey müminler! Köleler ve cariyeleriniz ile henüz ergenlik çağına erişmemiş çocuklarınız odanıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve bir de yatsı namazından sonra. İşte bu üç vakit, örtülmesi gereken yerlerinizin açık halde bulunabileceği vakitlerdir. Diğer vakitlerde birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de onlar için de bir sakınca yoktur. İşte Allah mesajları[nı] size böyle açıklıyor. Çünkü Allah [sizin için neyin iyi neyin kötü olduğunu] çok iyi bilendir; her neylerse güzel eyleyendir.”

mealindeki 24/Nur 58. ayetin tefsiriyle ilgili rivayette belirtildiğine göre Iraklı bir grup Müslüman İbn Abbas’a gelerek, “Ey İbn Abbas! Üç vakitte evlere izin isteyerek girmemizi emreden bu ayetteki hükümle ilgili görüşün nedir? Zira [günümüzde] bu ayetteki hükümle hiç kimse amel etmiyor?” diye sorar. İbn Abbas ise şu mealde bir cevap verir:

Vakti zamanında insanların [müminlerin] evlerinde dışarıdan gelenlerin içeri girmelerini engelleyecek kapı, bölme gibi şeyler yoktu. Dolayısıyla bir kimse karısıyla birlikte yatıyorken kölesinin veya çocuğunun ansızın içeri girdiği oluyordu. Bu yüzden Allah bu üç avret vakitte onlara izin isteyerek evlere girmeyi emretti. Daha sonra Allah onlara kapılı, bölmeli ev sahibi olma imkânı lütfetti. [Günümüzde] bu hükümle amel eden birine ben de rastlamadım.

Hâl böyle iken, günümüzde, Kur’an’daki her hükmün olgusal bağlamı dışında mutlaka bir anlam taşıması gerektiğine ilişkin yaygın ve yerleşik bir fikri sabit oluşmuş ve tüm yorumlar bu fikir ekseninde oluşturulmuştur.

Sonuç

Tabiî ki bu tespit, söz konusu düzenlemelerden bazı genel mesajlar ve genel ilkeler çıkarılmasına engel değildir. Özellikle böylesine iç içe geçmiş ilişkiler ortamında dahi ahde vefa prensibine hassasiyetle uyulması, sözleşme hükümlerinin dürüst biçimde yorumlanıp uygulanması ve her hak sahibine hakkının verilmesinin telkin edildiği, bu ayetlerden kolayca anlaşılmaktadır.

“Tabiî ki bu tespit” diye başlayan ifadeler dizisi her ayetin mutlaka evrensel bir mesaj içerdiği veya böyle bir içeriğe sahip olmasa bile yorum marifetiyle evrensel bir mesaj çıkarmak gerektiği inancının eseridir. Ancak bu inançtan sudur eden yorumlar bizce çok iğretidir. Kaldı ki bazı ahkâm ayetlerinden hiçbir evrensel mesaj üretme imkânı da yoktur.

Burada şunu da sormak gerekir: Sırf Kur’an’da zikri geçtiği için haram aylar, zıhar, kölelik ve cariyelikle ilgili uygulamalara mutlaka bir karşılık bulmak veya bütün bu konularla ilgili ayetleri günümüze uyarlamak için, sözgelişi, “köleler” kelimesini “hizmetçiler/uşaklar” şeklinde karşılamak veya köle-efendi ilişkisinden bahseden ayetleri işçi-işveren münasebetleriyle irtibatlandırmak gibi işgüzarlıklar yapmak zorunda mıyız? Allah’ın bizden istediği şey, zıhar, liân, iddet, kölelik- cariyelik gibi konulardan bahseden ayetlere çağdaş durum muvacehesinde mutlaka bir karşılık bulmak mıdır?

Prof.Dr.Ömer Özsoy'un Kur'an ve Tarihsellik Yazıları (Otto: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Modernliğin Ürettiği Sorunlar

“Sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine engel teşkil etmez.” ilkesi, yalnızca kıyasa imkân vermesi itibarıyla nassın egemenlik alanını genişletebilmekte ve ilahi/peygamberi rehberliği benzer yeni durumlara taşımaya imkân vermektedir. Ancak, nüzul döneminde emsali bulunmadığı için kıyasın işletilmesinin mümkün olmadığı durumlarda nassa nasıl başvurulacağı, yani İlahi/peygamberi rehberliğin nasıl aktüelleştirileceği konusunda yetersiz kaldığı için, bu ilke ya sözü edilen aynileştirme kolaycılığına kışkırtmakta veya hayatın getirdiği sorunlar düzeneğinin önemli bir kısmını İslami çözümden mahrum bırakmaktadır. Bu çözümsüzlük gerçeğine ilişkin bir farkındalıkla geliştirilen, “İslam’ın tatbikinden kaynaklanmayan sorunlara çözüm üretmek İslam’ın görevi değildir.” söylemi ise, son tahlilde İslam için hayatın bütünü yerine muayyen bir ilgi alanı tayin etmesi bakımından, laikliğin tersinden ifade edilmesinden başka bir şey olmasa gerektir. Kur’an’ın ilgilendiği ve çözüm getirdiği sorunların hangisinin müsebbibi İslam idi acaba? Modernitenin ürettiği sorunlar karşısında Müslümana ilgisizlik ve sorumsuzluk telkin eden ve yalnızca modernite karşıtı bir bağlamda kurgulanması mümkün olan bu modern söylemin, Kur’an'ın ve Sünnetin rehberliğine başvurulamayacak tarihsellikler öngörmekte olduğu açıktır.