​Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy ve Sünnet

Kelam ilminin bilgi sisteminde haberin tartışılmaz bir yeri vardır. Çünkü temel inanç esaslarının birçoğu habere dayalı olarak temellendirilmiştir. Kur'an'ın bir haber ürünü oluşu bir tarafa, peygamberlerin mu'cizeleri ve peygamberliklerini haber dışında ispat yöntemi yok gibidir. Dolayısıyla haber, dinî bilgimizin önemli bir kaynağıdır. Kelamcılanmıza göre taşıdığı önem nedeniyle haberin bilgi kaynağı olabilmesi için doğru olması şarttır ve bu şartı güçlü bir şekilde dile getirmek için de haber-i sâdık (doğru haber) ifadesi kullanılmıştır. Haberin doğru oluşu, muhatabın buna inanması ya da inanmaması değil, bizzat gerçeğin böyle olması ve duyuların algısıyla da bunun doğrulanabilmesini ifade eder. [i]

 

Kur’an ve Sünnet mahiyetleri gereği haber hükmündedir. Kur’an, kaynağı bizzat Allah olup Peygamber ve ondan işiten diğer kişiler aracılığıyla bize ulaşan haberdir. Bu habere, Allah’tan Peygamber’e gelirken vahiy; Peygamber’den bize intikal ederken “haber-i resûl” adı verilmektedir. Sünnet ise, Peygamber’den kaynaklanan ve başkaları aracılığıyla bize ulaşan haberdir. [ii]

 

Peygamberlere melek aracılığı ile gelen vahiy olarak adlandırılan bilgiler de haberdir. Aynı şekilde peygamberin kendisine gelen bu vahyi insanlara aktarması ve onların da diğer insanlara aktarması haber kategorisinde değerlendirilir. Bu çerçeveden bakıldığında dinin esasları bütünüyle haber türü bir bilgidir. Ancak bu bilgi güvenilir bir melek aracılığı ile geldiği ve yine güvenilir bir kişi olan peygamber vasıtasıyla insanlara duyurulduğu için gerçeğe uygun doğru haberdir.[iii]

 

Kelamcılar peygamberliği mucize ile desteklenmiş kimsenin vermiş olduğu haberi, mütevâtir haber kategorisinde veya ona eşit düzeyde görerek, doğru haberin bir çeşidi olarak kabul etmişlerdir; her ikisi de kesin bilgiye ulaştırma noktasında eşittirler.[iv]

 

Peygamberlikleri, doğrula­nan yüce elçilerin, Allah tarafından verdikleri bilgiler doğrudur. Bir müslümanın bunu böylece bilip kabullenmesi mecbûrîdir. Peygamberin devrinde yasayan kişilerin, Peygamberin verdiği bilgilere inanmak ve bunları doğru kabul etmek mecburiyetleri vardır. Peygamberin ölümünden sonra gelenler için de durum aynıdır. Yani Peygamberin bildirdiklerini aynen kabullenme mecburiyetleri vardır. Ancak burada mühim olan Peygamberin bildirdiğinin doğru tesbit edilip edilmemesi meselesidir. Hadis ve Rical ilmi bu mevzuyla ilgilenir. Eğer Peygamber ta­rafından bildirildiği kesin ise her müslümanın buna inanması şarttır. Peygamber tarafından bildirilenlerden mütevâtiren sâbit olanlar kesinlik ifâde eder. [v]

 

Vahiy ve Sünnet bize ulaşma şekline ve ulaşımı gerçekleştiren aracıların güvenilirliğine göre “mütevâtir haber” ve “âhâd haber” olarak ikiye ayrılmaktadır. Vahiy tamamen mütevâtir haber olarak kabul edildiği hâlde, “Sünnet” geliş şekline göre farklılık göstermektedir. Mütevâtir habere dayanan bilgi, dinde, güvenilir bir bilgi olduğu ve itikadi konularda da kabul edildiği hâlde; âhad habere dayanan bilgiye tam olarak güvenilmemekte; ancak bazı amelî konularda göz önünde bulundurulabileceği ifade edilmektedir. [vi]

 

Kur’ân, Peygamberimiz Hz. Muhammed’den bize yalan üzere birleşmeleri imkansız olan büyük topluluklar eliyle sağlam bir şekilde mütevatir olarak ulaşmıştır. Böylelikle Kur’ân, hem içeriği hem de bize kadar gelişi bakımından tam ve güvenilir bir kaynaktır.[vii]

 

İnanç esaslarının ikinci kaynağı bizzat Hz. Peygamber’in kendisidir. Hz. Peygamber, Kur’ân’ın ilk ve en güvenilir yorumcusudur. Çünkü o dinî her türlü tasarrufunda Allah’ın koruyuculuğu altındadır. Ancak Hz. Peygamber’den gelen açıklamaların kelâmda kesin delil olması için, bize kadar tevatürle ulaşmış olması gerekir. Zira tek kişinin getirdiği haber (haber-i vâhid), bu haberi getiren sahabeden biri bile olsa peygamber gibi korunmuş olmadığından, inanç konularında kesin delil kabul edilmez. Zaten içerik bakımından da Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri Kur’ân ayetlerine eşdeğer olacak şekilde vahiy kategorisine dahil edilmemiştir. Bu durumda Hz. Peygamberden gelen bir hadîsin akâid konusunda kesin delil olabilmesi için, güvenilir aktarma yolu olan tevatürle ulaşması gerekir. Ancak bu yargı, tek kişiler tarafından getirilen âhâd haberlerin akaid alanında hiç delil olmadığı anlamına gelmez. Sözgelimi kelâm alanında yazılan eserlerde özellikle ruh, cin, şeytan ve ahiret konularının işlendiği bölümde, âhâd yolla gelen hadîsler sıklıkla kullanılır. Yukarıdaki söylenenlerin anlamı, “ahad haber zannî bilgi ifade ettiği için ona dayandırılan hüküm de zannî hüküm olacaktır; mütevatir haber gibi bağlayıcılığı olmayacaktır” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu tür zannî delillere dayalı itikadî hükümler, zannî hükümler olacağından, bunlara inanmak dinen sakıncalı olmadığı gibi inanmamak da, dinen küfrü gerektirmek anlamında bir sakınca oluşturmaz. Diğer bir deyişle ahad haberin kesinlik ifade etmemesi demek, onun itikat alanında kullanılmaması değil, ondan elde edilen hükmün kesin bir bağlayıcılığının olmaması anlamına gelir. Daha açık ifade ile kesin delillere dayanmayan bir inanç esasının inkârı, küfrü gerektirmez; inanılması da, dinî açıdan sakınca doğurmaz.[viii]

 

 

Dipnotlar

[i] Kelam El Kitabı. Şaban Ali Düzgün…Grafiker:2012

[ii] İslam’a Giriş-Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar. Mehmet Görmez…Diyanet İşleri Başkanlığı:2007

[iii] Kelama Giriş. Anadolu Ünv.:2013

[iv] Kelam El Kitabı. Şaban Ali Düzgün…Grafiker:2012

[v] Delilleriyle İslam Akaidi. Mehmet Bulut. Erkam: 2010

[vi] İslam’a Giriş-Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar. Mehmet Görmez…Diyanet İşleri Başkanlığı:2007

[vii] Kelama Giriş. Anadolu Ünv.:2013

[viii] Kelama Giriş. Anadolu Ünv.:2013