Tasavvufun Dünü, Bugünü ve Geleceği

Üzerine Bir Değerlendirme

Prof. Dr. Süleyman Uludağ'ın "Hayata Sufi Gözüyle Bakmak" (Dergâh,2015)

adlı kitabından kısaltılararak alınmıştır.

 

Genellikle dünyaya karşı soğuk, maddiyata karşı ilgisiz ve menfaata karşı isteksiz olma hâline zühd, bu hâle sahip olanlara da zahit adı verilmektedir. Fakat İslâm’daki zühd, yani dünyadan yüz çevirmek gaye değil, ahirete yönelmenin ve dine rağbet eder durumuna gelmenin bir vasıtasıdır… Bu nitelikte olmayan bir zühd anlayışının İslâmi bir değeri yoktur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gönül aynasını tasfiye etmenin gayreti içinde bulunan... zahidin kalbi, dinî his ve heyecanlarla dolar. Buna hâl ve ahval adı verilir. Bazen kalbe ilham gelir. Bu vaziyetteki zahitten keramet denilen bir takım harikulade hâllerin zuhur ettiği de olur. İşte bu duruma gelen zahit, artık zühd sınırını aşarak marifet ve tasavvuf sahasına geçer. Tasavvuf gerçeği bu noktada başlar. Onun için, “Zühd başlangıç, tasavvuf sonuçtur.” denilmiştir.

 

Zühd, dünyadan el-etek çekmek, inzivaya çekilmek, terk-i dünya olmak mânasına gelmez. Bu mânadaki zühd ruhbanlıktır. Ruhbanlık ise İslâm’da yoktur. Zühd, Allah’ın emirlerini eksiksiz olarak ifa edebilmek için dünya ile ilgili tutkulardan sıyrılmak ve nefsani arzuların peşinde koşmaktan vazgeçmektir.

 

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vahiy hâlleri, ibadeti, itaati, zikri, duaları, mucizeleri, miracı, gayba ait bazı hususları haber vermesi ve ahlâki yaşayışı, O’nun manevi ve ruhani hayatını meydana getirmektedir. Bu hayat geniş ölçüde ashaba da yansımıştır. Hz. Hanzala (r.a.), “Biz Rasulullah’ın huzurunda bulunurken dinî his ve heyecanlara gark olur, cenneti ve cehennemi gözlerimizle görür gibi olurduk.” demiştir. Kaynağı Resulullah olan, yazılmasına ve anlatılmasına imkân bulunmayan bu nevi his ve heyecanların, sohbet ve ülfet yoluyla nesilden nesile aktarılması, İslâm tasavvufunun mayası ve tohumu olmuştur... Sûfîler, Hz. Peyganıber’in ruhani ve manevi hayatının vârisleri ve taşıyıcılarıdır.

 

Hicri ilk iki asırda müslümanlar arasında zühd ile tasavvuf birbirinden ayrı şeyler değildi. Bu çağlarda yaşamış olan zahit ve abidlere hâkim olan dinî his ve şuur, Allah korkusu ve ahirette cehennem kaygısı idi. Başlarında Hasan Basri’nin (ö. H.110) bulunduğu bu zümreye “bekkain, hailin, haşin” (ağlayanlar, korkanlar, endişeliler) gibi isimler verilmekte idi. Öncülüğünü Rabiatü’l-Adeviyye’nin (ö. H.185) yaptığı bir grup abid ve zahit, Hasan Basri ve onu takip edenler tarafından benimsenmiş olan zühd anlayışını çok önemli bir değişikliğe uğratıyor, galip ve hâkim unsuru Allah sevgisi olan bir zühd anlayışının yaymaya çalışıyordu. Haşan Basri’nin zühdünde Allah korkusu, Rabia’nın zühdünde ise Allah sevgisi ön planda tutuluyordu.

 

Emeviler ve Abbasiler zamanında dünyaya sınırsız bir şekilde dalınmış olması, zevk u safa içinde hayat geçirmenin moda hâline gelmesi, lüks ve israfın başını alıp gitmesi, diğer taraftan birçok müslümanın hadis, siyer, megazi, kıraat, fıkıh, kelam ve tefsir gibi nakli, akli ve zahirî ilimlerle meşgul olmaları kendilerine “nasik, ahid, karra, zahit” denilen dindar bir zümrenin keskin çzgilerle ortaya çıkmasına sebep olmuştur. (Zühd hareketi üzerinde yabancı kökenli fikir ve akidelerin tesiri üzerinde burada durmuyoruz.) İşte bu zümre h. I. asrın sonunda ve II. asrın başında “Sûfîyye” ve “Mutasavvıfa” ismini almıştır.

 

Tasavvuf cereyanının doğuşunu hazırlayan ve sağlayan ilk ve hakiki sûfilerin en önemlileri şunlardır: Ma’ruf Kerhî (ö. H.200), Ebu Süleyman Dârânî (ö. H.215), Bişr Hafi (ö. H.227), Haris Muhasibi (ö. H.243), Zunnûn Mısrî (ö. H.245), Bayezid Bistamî (ö. H.261), Cüneyd Bağdadî (ö. H.297), Hamdun Kassar (ö. H.271), Seri Sakati (ö. H.257), Ebu Said Harraz (ö. H.272), HakimTirmizî (ö. H.285), Sehl-i Tüsteri (ö. H.273), Ebu’l-Hüseyin Nuri (ö. H.295), Ebu Hafs Haddad (ö. H.260), Şibli (ö. H.334), Rüveym (ö. H.303), Huldî (ö. H.348), Ebu Talib Mekkî (ö. H.386), İbn Hafîf (ö. H.372), Kelâbazî (ö. H.380), Serrâc (ö. H.387), Sülemî (ö. H.412), Ebu’l-Hayr (ö. H.440), Ebu Hasan el-Harakanî (ö. H.425), Kuşeyrî (ö. H.465), Hücvirî (ö. H.466), Herevî (ö. H.481), Gazzâlî (ö. H.505). 

 

Hicrî III. IV. ve V. asırda yaşamış olup bütün Sünnîlerce muteber ve makbul sayılan mutasavvıflar bunlardır. İslâm tasavvufunun kurucuları ve ilk mümessilleri olan bu zevat tasavvuf tarihinin her döneminde saygı ile yadedilmişlerdir. Bunlardan Kelâbazî’nin et-Taarruf'u, Kuşeyrî’nin Risale’si, Hucviri’nin Keşfu’l-Mahcub’u, Ebu Talib Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb’u, Serrec’ın el-Luma'ı, Sülemî’nin Tabakatu’s-Sûfiyye'si, Ebu Nuaym’ın Hilye’si, Herevî'nin Menazilü’s-Sairin’i, Gazzâlî’nin İhya’sı ve Haris Muhasibi nin er-Riaye’sı İslâm tasavvufunun ilk ve önemli kaynak eserleri kabul edilmektedir. Hepsi de matbudur. Önemli bir kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir. Ayet ve sahih hadisler paralelinde gelişen İslâm tasavvufu en iyi şekilde bu eserlerde ve bu eserlerin müellifleri tarafından anlatılmıştır.

 

Hücvirî bu dönemde Muhasibiyye, Kassariyye, Hafîfiyye, Seyyariyye, Nuriyye, Sehliyye, Hakimiyye, Tayfuriyye, Harraziyye ve Cüneydiyye... gibi bazı tarikatların mevcud olduğundan bahseder. Fakat bugün anlaşılan mânada o zaman bir tarikat anlayışı mevcut değildir.

 

Hicrî VI. asırdan itibaren, bir kısmı zamanımıza kadar gelmiş olan bir takım tarikatların zuhur ettiğine şahit olmaktayız ki, bu durum, tasavvuf tarihi bakımından oldukça önemlidir. Böylece tarikat öncesi tasavvuf dönemi kapanmış, tarikat anlayışına dayanan yeni bir devir başlamıştır.

 

Kurulan tarikatlardan bazıları ve önemli olanları şunlardır: Kadiriyye (Abdulkadir Geylani: ö. H.561), Yeseviyye (Ahmet Yesevî: ö. H.562), Rifaiyye (Ahmet Rifaî: ö. H.578), Kübreviyye (Necmüddin Kübra: ö. H.618), Sühreverdiyye (Şihabüddin Sühreverdî: ö. H.632), Şazeliyye (Şazeli, ö. H.654), Ekberiyye (İbn Arabî; ö. H.637), Mevleviyye (Mevlana: ö. H.672), Bedeviyye (Ahmet Bedevî: ö. H.676), Nakşibendiyye (Behaeddin Nakşbend: ö. H.791), Safeviyye (Safiyyuddin Erdebilî: ö. H.735), Halvetiyye (Zahit Gilanî: ö. H.750). Hz. Mevlana’nın çağdaşı olan ve Anadolu’daki tasavvufî hareketler bakımından çok mühim sayılan Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Yunus Emre gibi büyük şahsiyetler de h. VII. asırda yaşamışlardır.

 

Tarikatların ortaya çıkıp bütün İslâm dünyasına yayılmasıyla birlikte, daha evvel mevcut olan ve dergâh, zaviye, tekke ve ribat gibi isimler alan tasavvufi kurumlar da her tarafa yayıldı. Zahirî ilimler için medresenin durumu ne ise tasavvuf için de tekkenin vaziyeti o oldu. Tekke özellikle İslâm’ın neşir ve tebliğ edilmesinde, edebiyat, şiir ve musiki gibi güzel sanatların gelişmesinde, edep ve ahlâk gibi terbiye vasıtası olan bilgi dallarının ilerlemesinde ve tatbikat alanına konulmasına önemli hizmetler ifa etmiştir.

 

Tasavvuf tarihi h. VII. asırda yeni, büyük ve çok önemli bir gelişmeye sahne oldu. İbn Arif (ö.H. 535), İbn Meserre, İbnBerrecân (ö.H. 594), İbnKasî (ö.H. 546), Ebu Medyen (ö.H. 594) ve Attar (ö.H. 627) tarafından tohumları atılan ve gerekli zemini hazırlanmış ve vahdet-i vücudu esas alan tasavvufi görüş İbn Arabî (ö.H. 637) tarafından açık bir şekilde ortaya konuldu. Sadrettin Konevi (ö.H. 667), İbn Fârız (ö.H. 667), Şüsterî (ö.H. 668), AfıfuddinTilemsanî (ö.H. 690), Mevlana (ö.H. 672) ve Abdülkerim Cilî (ö.H. 805) gibi büyük mutasavvıflar tarafından işlenerek geliştirildi. Bu cereyan kısa sürede bütün İslâm âlemine hâkim olarak âdeta tasavvufla aynileştirildi.

 

Panteizmle mistisizmin aynileştirilmesi ne kadar hatalı ise vahdet-i vücutla tasavvufun aynileştirilmesi de o kadar yanlıştır ama bu hususa pek dikkat eden olmadı. Genellikle Yunan tasavvuf telâkkisini kabul etmeyenler, tasavvufu da red ve inkâr etmiş sayıldı. Vahdet-i vücudun tasavvufa girmesinin ve ona büyük ölçüde hâkim olmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak tasavvuf, bir tür felsefe hâline geldi. Artık tasavvufta varlık ve bilgi problemi ve metafizik konular ağırlık kazanmaya başladı. Böylece önce tasavvuf, daha sonra İslâm dini geniş ölçüde spiritüalist (ruhçu) bir karakter kazandı. Maddeden nefret edilmeye, ruh lehinde bedenden tiksinmeye ve çoğu hayalî olan felsefi ve metafizik meseleler için gerçek ilimden uzaklaşılmaya başlandı. Netice olarak İslâm’daki beden-ruh ve dunya-ahiret arasında kurulmuş olan dakik ve hassas denge, ruh lehinde ve madde aleyhinde esastan bozulmuş oldu. Şimdi nasıl dünya için ahiret terk ediliyorsa, o zamandan itibaren de ahiret için dünyanın terk edilmesi gerektiği inancı İslâm toplumunda giderek kuvvetlendi ve yaygınlaştı. Böylece, başlangıçta İslâm’da bulunmayan ruhbanlık, şekil değiştirerek İslâm muhitine girmeyi başardı. Tevekkül, rıza, teslimiyet, kaza, kader gibi dinî konular bu ruhçuluk anlayışı içinde yorumlanmaya başlandı. Açıktan açığa sünnete aykırı olduğu halde ömür boyu evlenmeden yaşamak bile İslâmi bir meziyet ve fazilet olarak takdim edildi. Ev ve evlat sahibi olmamayı tavsiye eden hadisler uyduruldu ve bu hadislerle amel edildi. Netice olarak h. VII. asırdan itibaren İslâm’la olan bağını bazen zayıflatan bazen de koparan, fakat hiçbir zaman güçlendirmeyen vahdet-i vücuda dayanan tasavvuf hareketi, kontrolsüz kalınca, ruhçuluğun karanlıklarında çıkmaza girdi. Onun için de yeni ve orijinal sayılabilecek bir mahsul veremedi.

 

H. III. ve IV. asırda doğmuş, V. asırda gelişme, VI. ve VII. asırda yükselme çağını yaşamış olan tasavvuf, VIII. asırda duraklamaya ve daha sonraki asırlarda ise gerilemeye başladı. Gerçi zaman geçtikçe tasavvufun taraftarları ve mensupları çoğalmıştı ama bu çoğunluk, tasavvufun cereyanının kuvvetlenmesine ve ilerlemesine değil, gerilemesine ve inkiraza uğramasına sebep olmaktan başka bir işe yaramadı.

 

H. VIII. asırdan sonra da büyük mutasavvıflar yetişmiş ve bunlar tarafından değerli eserler yazılmıştı ama bunların sayılar, azdı; nitelik itibariyle de öncekiler seviyesinde değillerdi. Tasavvuf tarihinin son yedi asrını da duraklama, gerileme ve izmihlale uğrama dönemi olarak kabul etmek mümkündür. Diğer İslâmi ve zahirî ilimler, h. IV. ve V. asırlarda durakladıkları hâlde tasavvufun h. VII. asrın sonuna kadar ilerlemeye devam etmiş olması oldukça dikkat çekicidir. En meşhur mutasavvıflar h. VI ve VII. asırlarda yetişmiş oldukları hâlde, hadis, fıkıh, tefsir, kelam ire kıraat gibi ilimler en büyük temsilcilerini çok daha önceki tarihlerde yetiştirmişler, bu asırlarda eskiden yetiştirmiş oldukları kıymetler ölçüsünde de alimler ve temsilciler yetiştirmeye muvaffak olamamışlardır. Tasavvuf tarihinin nisbeten yakın çağlarda yetiştirmiş olduğu İmam Rabbani (ö H.1034) ile Şah Veliyullah Dehlevi’yi (ö. H. 1176) bir istisna kabul etmek gerekir.

 

Daha doğuşundan itibaren hadis, kelam, fıkıh alimleri tarafından mutasavvıflara bazen mutedil fakat daha çok sert tenkitler ve hatta ithamlar yöneltilmiştir. Tasavvuf tarihinin her döneminde şeriata bağlı olmayan mistiklerin var oldukları düşünülürse, zahir alimleri tarafından gösterilen tepkilerin yersiz olduğu söylenemez. Esasen şeriat dışı mistik cereyanlara, heretik akımlara ve mensuplarına yöneltilen bu nevi tenkitlere hakiki sûfîler de bütün samimiyetleriyle katılmışlar ve bu konuda hiçbir şekilde zahir ulemasından geri kalmamışlardır. İbahiyye, Hulusiyye, Noktaviyye, Kalenderiyye, Bektaşiyye, Hurremiyye gibi Sünnîlik dışı mistik cereyanlara karış Sünnî sûfilerin itirazları ve tenkitleri zahir ulemasından daha tesirli olmuştur. Bu nevi şeriat dışı mistik akımların İslam cemiyetinde ve tasavvufi çevrelerde ortaya çıkmış olması; ilkel dinlerin, eski İran dinlerinin, Yahudilikle Hıristiyanlığın, özellikle felsefi hareketlerin sürekli baskı ve tesirleri neticesidir. Gayr-i İslâmi fikir ve inançlar, yaşayabilmek için en uygun zemini tasavvufta bulmuşlardır. Ancak bu gibi durumlara bakılarak tasavvufun kökten red ve inkâr edilmesi, zahir ilimlerin red ve inkâr edilmesinden daha az zararlı ve tehlikeli değildir. Merdud tarikatlarla makbul tarikatlar arasındaki fark, Sünnî mezheplerle bid’at mezhepler arasındaki farka benzemektedir.

 

Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in hayatında adı konmamış bir tasavvufi hayat tarzı vardır. Kur’an’da ve sahih hadislerde ifade edilmiş olan tasavvuf ve zühd anlayışı, istisnasız bütün İslâm alimleri tarafından kabul ve müdafaa edilmiştir. Ancak gelişme ve yükselme döneminde ortaya çıkan bazı tasavvuf! telâkkiler ve cereyanlar, sürekli olarak tenkit ve münakaşa konusu olmuştur. Sünnî alimler, hiçbir zaman Ene’l-Hakk dediği için kadı ve müftülerin verdikleri fetva ile idam edilen Hallâc’ın tasavvuf anlayışı ile vahdet-i vücud esasına dayanan İbn Arabi’nin tasavvufunu kabul hususunda ittifak edememişlerdir. Bu mahiyetteki tasavvuf, bazı alimler tarafından kabul ve müdafaa edilirken, diğer bazıları tarafından sürekb olarak red ve inkâr edilmiştir. Genellikle kelam, fıkıh ve hadis alimleri, batta bir kısım sûfîler bile bu mânadaki tasavvuf anlayışının karşısında olmuşlardır. Tekke-medrese ve derviş-molla çekişmesinin vücut bulan şathiyeleridir.

 

Haris Muhasibi ile Cüneyd Bağdadî gibi sûfîler tarafından kurulan, Kelâbazî, Serrâc, Mekkî, Kuşeyrî, Sülemî, Hücvirî, Ebu Nuayn ve Herevî tarafından geliştirilen akla ve nassa bağlı İslâm tasavvufu Gazzâlî’de kemale ermişti. Bu mânadaki tasavvuf dahi zaman zaman zâhir ulemasının tenkidine maruz kalmış ise de tenkitler ve ithamlar; kuvvetli, sürekli ve tutarlı olmamıştır. Diğer taraftan Hallâc-ı Mansur, Bayezid Bistamî, Şiblî, Hakim Tirmizî, Ebu Said Ebu’l-Hayr, Sadreddin Şirazî, Sühreverd-i Hâlebî, İbn Arabî, İbn Fârız, İbnSeb’in gibi mutasavvıfların temsil ettikleri cüretli, taşkın ve hatta aşırı tasavvuf anlayışına ulemanın önemli bir bölümü bütün gücüyle karşı çıkmış, bu nitelikteki tasavvuf anlayışının İslâm’daki manevi ve ruhani hayatın değil, Yeni Eflatunculuğun, Hıristiyan mistisizminin, Yahudi kabahzminin, Sabiiliğin, Gnostisizm’in, Eski İran dinlerinin, Budizm’in ve Brahmanizm’in İslâm cemiyetindeki bir devamı olduğunu her fırsatta ilan etmekten geri durmamıştır. İbn Hâldun ile İbnTeymiye ve takipçileri bu kanaatte olanların başında yer almışlardır. Onlara göre vahdet-i vücud ve hulul kokan tasavvufi telâkkiler yabancı kökenlidir; İslâm’a zarardan başka bir şey temin etmiş değillerdir. Bugün, Körfez ülkelerinin resmî görüşü de budur. Osmanlılardaki Birgivî ve onun takipçileri olan Kadızadelerin kanaatleri de bu merkezdedir.

 

Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir İlyas Horasani, Aşık Paşa, Ahi Evran, Hacı Bayram, Eşrefoğlu Rûmî, Akşemseddin, Ömer Sıkkin, Ömer Rûşenî, Lamü Çelebi, Aziz MahmudHudaî, İsmail Hakkı Bursevi, İbrahim Hakkı Erzurumi, Sarı Abdullah, İsmail Ankaravi, Yazıcızade Mehmet Efendi, Ahmed Bican, Niyazi-i Mısri, Bali Efendi, Abdullah Bosnevî, Galib Dede... gibi birçok mutasavvıf Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’nde tasavvufun yayılmasında ve yerleşmesinde önemli ve değerli görevler ifa etmişlerdir. Bir kere daha tekrar edelim ki, h. VII asırdan sonraki tasavvuf, pek az istisnasıyla daha evvelki tasavvufun bir tekrarından ve taklidinden başka bir şey değildir. Hatta zaman uzadıkça tekrar ve taklit işi dahi becerilememiştir. Böylece çöküşe yüz tutan tekke ve tarikat hayatı, zaman zaman girişilen ıslah hareketlerine rağmen varlığını sürdürmeyi başaramamış, mübtelâ olduğu müzmin hastalıktan kurtulamamış, 1925’te çıkarılan bir kanunla tarikat ve tekke faaliyetleri tümüyle resmen yasaklanmıştır.

 

348/959 da vefat etmiş olan Ebu Hasan Buşencî, “Bugün tasavvufun ismi var ama hakikati yoktur. Daha önce ismi yoktu lâkin hakikati vardı, demişti. Tasavvuf, tarikat ve tekke gibi isimler ve terimler sonradan ortaya çıkmıştır. Bu nevi isim deyimler var olmadan önce İslam da bir manevi, ruhani ve ahlâki hayat vardı. İslam’ın cevheri ve ruhu olan bu hayat hiçbir zaman yasaklanamaz, yok edilemez, reddedilemez, bu özün ve ruhun yok olması İslâm’ın yok olması demektir. Bugün yapılması lazım gelecek şey isim ve ıstılah üzerinde değil, ruh ve cevher üzerinde durmaktır.

 

Bugün tarikat ve tekke faaliyetleri resmen yasaklanmış ve kanunen suç sayılmış bir durumdadır. Buna rağmen bugün Türkiye’nin her tarafında gayriresmi ve gayri kanuni olarak tarikat ehli, faaliyetlerini devam ettirmektedir. Bugünkü tarikatların bir kısmı esasen şeriat dışı (heretik, anomist, batıl)dır. Diğer kısmının önemli bir bölümü esas ve kök itibariyle şeriata uygun olduğu hâlde asli hüviyetini kaybederek şeriat dışı tarikat hâline gelmişlerdir. Bunlar da şeriata olan bağlarını ya zayıflatmışlar veya tamamen koparmışlardır. Şeriata uygun olan tarikatların pirleri ve şeyhleri ya cahil, mutaasıp, mukallid veya içi boş kişilerdir. İşleri güçleri şekilcilik ve merasimciliktir. Tasavvufi hâllerde ve irfanda bulunması lazım gelen derinlikten kendilerinde eser yoktur; oldukça sathîdirler. Bugün Anadolu’da —Alevilerde dedeler sülalesinde olduğu gibi— soy güden ve babadan oğluna miras kalan evladiyelik tarikat kolları ve ocakları mevcuttur. Eski bir deyimle “ender-i nevâdir” kabilinden de olsa hem bilgili hem de samimi tarikat temsilcileri yok değildir. Fakat bunların da bir Gazzâlî ve Mevlana ölçüsünde salahiyetli ve ehliyetli mutasavvıf olmadıkları, İhya ve Mesnevi ayarında işlek zekâ ve bol ilham mahsulu eserlerinin bulunmayışından bellidir. Buna rağmen bu nevi meşayih tarafından temsil edilen günümüzdeki tarikat faaliyetlerinin İslâm cemaati üzerinde bir hayli tesirli olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bu tesirlerin faydalı ve müsbet sonuçlar verdiği de vakidir. Lâkin cahil mutaassıp, mukallid, şekilci, merasimci —ki bu nitelikteki ehl-i tarika sofiye-i rüsum denir—gösterişçi ve istismarcı şeyhler tarafından yürütülen tarikat faaliyetlerinin cemiyetimiz üzerinde zararlı ve menfi tesirleri daha fazladır.

 

Şu hususu da unutmamak gerekir. Bugün tasavvufı fikir ve düşünceler sadece tarikatlar ve şeyhler vasıtasıyla İslâm cemaati üzerinde tesirli olmamaktadır. Tarikatla ilgisi bulunmayan münevver İslâm düşünürleri için de tasavvufi eserler çok önemli bir bilgi kaynağı olma özelliğini muhafaza etmektedir. Gazzâlî’nin İhya’sı, Kuşeyrî’nin Risale’si, Mevlana’nın Mesnevi si gibi tasavvufun önemli kaynak eserleri daha ziyade şeyhlik ve tarikatla ilgisi bulunmayan ilim meraklısı ve fikir heveslisi müslümanlar tarafından dikkatle okunmakta ve istifade edilmektedir. Hatta bulundukları şeyhleri ve bu şeyhlerin düşünceleri dahilince kalmaya mahkûm olan müridler bu nevi klasik eserlere karşı isteksiz ilgisiz ve soğuk bir tavır takınmakta, tarikatları ile ilgili eserlerde, şeyhlerinin düşünce ve tavsiyeleriyle yetinmeyi bir akide hâline getirmiş bulunmaktadırlar. Tarikat ehli olmayan müslüman düşünürlerin ve ilim tahplerinin tasavvufun klasik eserine ilgi göstermesini, tarikatların kuruluşundan önceki ilk tasavvuf hareketine benzemesi bakımından hayırlı ve uğurlu bir gelişmenin işareti olarak kabul etmek gerekmektedir.

 

H. XIV. Asrın başında tasavvuf tarihine genel hatlarıyla temas ederken, 1938'de vefat etmiş olan büyük mütefekkir ve mutasavvıf Muhammed İkbal’i hatırlamamak hata olur. İkbal örneği günümüzde büyük mutasavvıflar yetişebileceğini, büyük mutasavvıf yetişme vakıasının zamanının geçmiş olmadığım bize ispatlamaktadır. Yeter ki İslâm düşüncesi kendi esas mecrasına girerek tabii hedefi istikâmetinde akabilsin; önüne sun i setler ve barajlar konulmasın.

 

Günümüzün siyasi, iktisadi, sınai, içtimai, felsefi ve kültürel şartları, teknolojinin hızla gelişmesi ve milletler arası münasebetler tasavvufi hayatın yeniden gözden geçirilmesini ve değerlendirilmesini zaruri kılmaktadır. Bu gibi gelişmeler karşısında makul ve gerçekçi bir tavır takınmayan tarikatlar ve tasavvufi hareketler, eskinin kötü bir tekrarı ve taklidi olmaktan öteye gidemezler. Geniş bir kültüre, engin bir dünya görüşüne, sağlam ve geçerli bilgilere en fazla muhtaç olan, İslâm dininin hakiki mürşidleri ve dinimizin kâmil mümessilleri olan mutasavvıflardır. Tasavvufun ilerlediği dönem, İslâmi hayatın güçlü olduğu dönemdir. Gerilediği devre İslâmi hayatın ve medeniyetin gerilediği dönemdir. Onun için de yukarıda işaret edilen tasavvufun ilk ve asli kaynaklarını hareket ve başlangıç noktası kabul etmek, çağımız gerçeklerini de dikkate alarak tasavvufi hayata ona göre bir gelişme zemini hazırlamak, bunu yaparken de gelinen noktadan geri dönmemek, aksine ileriye doğru hamle yapmanın gayreti, hevesi, aşkı ve şevki içinde olacaktır.

 

Maddi refah ve teknolojik gelişme, manevi ve ruhani hayat üzerinde, yani tasavvufi hayat üzerinde biri diğerine zıt iki türlü tesir etmektedir:

  1. Bu, hayatın önem ve değerini kaybetmesine sebep olmaktadır. Maddeten gelişen ve zenginleşen fertler ve cemiyetler, manevi yönden gerilemekte ve fakirleşmektedir.

  2. İktisadi gelişme ve maddi zenginlik, ne kadar fazla olursa olsun fertlere ve cemiyetlere arzu edilen huzuru ve gerçek mutluluğu vermemektedir. Tersine, fertleri ve cemiyetleri huzur ve saadetten uzaklaştırarak maddiyatın baskısı ve sıkıntısı içinde yaşatmaktadır. İşte bu ikinci hâl, durumlarını güçlendirmeleri için İslâm mürşidlerininvc din mümessillerinin göz önünde bulundurulması gereken bir vaziyettir. Tasavvufa ve tarikatlara ilgiyi arttıran şey de budur.

 

On dört asırlık tasavvuf tarihinin ilk yedi asrı gelişme, ilerleme ve yükselme, ikinci yedi asrı duraklama, donma ve gerileme ile geçmiştir. Şimdi üçüncü yedi asrın başında bulunmaktayız. Bu dönemin ikinci yedi asır gibi olmayacağım söylemek, hiçbir şekilde kehanet sayılmamalıdır. O hâlde Cenab-ı Hakk’tan niyazımız, üçüncü yedi asrın da ilki kadar feyizli ve parlak geçmesini nasip etmesidir. Tasavvufi hayatın üçüncü yedi asrına bu şuur, bu inanç, bu aşk ve bu şevkle girerken çok zengin tarihî tecrübelere ve bol malzemeye sahip olduğumuzu da sevinerek belirtmeliyiz. Eğer bu tecrübeler ve malzemeler makul ve gerçekçi bir anlayışla değerlendirilirse, şüphe yok ki tasavvufun geleceği çok parlak olacaktır.

 

Hz. Peygamber buyurur:

“Ümmetimden bir zümre kıyamete kadar Hakk üzere varlığını sürdürecektir, kimilerinin onlara karşı çıkmaları kendilerine zarar vermez.”