Kur'an'ın Türkçeleştirilmesinin 

Tarihi Arkaplanı

Dücane Cündioğlu'nun Anlam'ın Tarihi (Kapı: 2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Modernleşme ve Osmanlı Döneminde Dini Anlama Yöntemlerinde Değişim

XX. yüzyılda ümmetin karşı karşıya kaldığı sorunlar, önceki nesillerin karşılaştıkları sorunlardan salt keyfiyet itibariyle değil, mahiyet itibariyle de farklılık arz etmektedir. Çünkü doğrudan Kur’an’a değil, Kur’an tefsirlerine muhatap oluyorlar ve Kur’an’ı, tefsir kitaplarından hareketle anlamaya çalışıyorlardı. Tefsir kitaplarının kahir ekseriyetinin Arapça olarak kaleme alınması, bu kitapların üslup ve muhtevasının ise, ancak belli bir eğitim düzeyindeki kimselere hitap etmesi, ister istemez Arapça bilmeyen ya da Arapça bilse bile üst-dile aşina olmayan halkın bu kitaplardan istifade etmesini engelliyor, bu kitaplar sadece ilim ehli arasında dolaşıyordu.

Abduh’tan [öl. 1905] önce, Kur’an’ın yorumlanması esaslı olarak akademik bir çabaydı. Tefsirler, alimler tarafından diğer alimler için kaleme alınırdı. Bir tefsiri anlama; Peygamber’in yaşam öyküsüne, hadislerine, arkadaşlarının sözlerine, Akaid ve İslam hukukuna, Arapça gramer terimlerine ve ilmi ıstılahların detaylı bilgisine ihtiyaç hissettirirdi.

Halkın Kur’an’la münasebeti sözlü kültürün normları çerçevesindeydi; yani hutbe ve vaazlar yoluyla halk irşad ediliyor, ulemanın toplum hayatındaki aktif konumu, halkın, kendisine ihtiyaç duyduğu bilgilere kitaplar vasıtasıyla değil, alimler vasıtasıyla ulaşmasını sağlıyordu. Kur’an’la birinci dereceden meşgul olacak kimseler, çok küçük yaşlardan itibaren medreselerde eğitiliyor, yetenekleri ölçüsünde ‘ulema sınıfı’ içerisindeki yerlerini alıyorlardı. Hukuki sorunlar zaten fukahaya (kadılara) sorulmak suretiyle çözümleniyor, adap ve ahlakla ilgili genel bilgiler ise, tekkelerde, cami ve mescitlerde şeyhler, hocalar ve vaizler tarafından sözlü olarak veriliyordu. 

Bu durumda halkın Kur’an’la münasebeti, tabiatıyla Kur’an’ı yüzünden okumaktan öteye geçmiyor, zaten onların da bundan fazlasına ihtiyacı olmuyordu. Ancak resmi eğitim, 1846 yılında Maarif Nezareti’nin kurulmasıyla, tartışma götürmez biçimde yeni ve ladini bir çerçeve içine yerleştirildi. 1847 yılında devlet, hayırseverlerin yaptıkları bağışlar ve özel destekle faaliyetlerini sürdüren mahalle mekteplerinin yerine devlet tarafından finanse edilen ilkokulları geçirerek, ilk öğretimi kendi üzerine aldı. İlkokulların müfredatı da değiştirildi. Tanzimat’tan önce ilköğretim, okuma-yazma ve temel aritmetik işlemlerle birlikte, ezbere dayalı Kur’an eğitiminden ibaretti. 

Batılılaşma/Modernleşme çabalarının İslam dünyasını sarması, bilginin matbaa ve bilhassa gazeteler yoluyla tedavüle girmesi ve modern okullarda verilen eğitimle yeni bir sınıfın oluşturulmuş olması, farklı bir döneme girildiğinin ilk işaretleriydi. 1839’da Tanzimat’ın ilanıyla birlikte, sadrazamların ve dolayısıyla bürokrasi (kalemiyle) mensuplarının devlet üzerindeki nüfuzları artarken, ulema sınıfının nüfuzu azalmaya başlamıştı.

Tanzimat’tan sonra medrese mensupları içinde Fransızca bilenlerin sayısının arttığı, bu sürecin bilhassa 1909’da Dar’ul-Hilafet’il Aliyye Medresesi’nin müfredatı içerisine yabancı dil derslerinin yerleştirilmesiyle sonuçlandığı göz önüne alınacak olursa, ulemanın kendi konumunu muhafaza etmek amacıyla daha neler öğrenmek zorunda kaldığını tahmin etmek zor olmayacaktır sanırız.

1860’lara gelindiğinde, ulema gerçek anlamıyla kültür savaşı patlak vermek üzere olduğunu ve bu savaşta kaybeden tarafın kendileri olabileceğini kavramaya başladılar. Böylece bir uygarlık olarak İslamiyet'in kültürel içeriği ön-plana çıkarıldı ve bu uygarlığın Batı uygarlığı karşısındaki üstünlüğü özellikle vurgulandı. Bu doğrultudaki girişimlerin daha entelektüel içerik taşıyanları, İslami kültürel temelleri canlandırmaya çalışan ve temelde laik konumdaki entelijansiya —en açık örneği Yeni Osmanlılar— tarafından gerçekleştirildi. (...) Buna karşılık ulema, gelenekselci kitlelere laik entelijansiyanın mesajlarından çok daha kolay ulaşabilen İslam popülizmini geliştirmiş görünüyordu. 

Çeşitli siyasi ve sosyal reformların yanı sıra matbaanın kurulması, Avrupa’ya öğrenciler gönderilmesi, modern mekteplerin açılıp dışarıdan hocalar getirilmesi ve en önemlisi gazete ve dergilerin yaygın iletişim araçları olarak arz-ı endam etmesi, toplum içerisinde yeni, yeni olduğu kadar da farklı bir insan tipini ortaya çıkarmıştı. Bu, Fransızca okuyan, yerli-yabancı gazete ve dergileri takip edebilen, dışarıda öğrendiklerini hemen kendi toplumuna aktarmak isteyen, yeni fikirlere açık, hayatın her alanında reformlara gidilmesini isteyen, tevarüs ettikleri bilgi ve alışkanlıklarla, öğrenmeye başladığı yeni bilgi ve alışkanlıklar arasında sıkışıp kalan, kısaca kimlik krizi içine giren farklı bir insan tipiydi.

Bundan böyle dinin, bu yeni neslin talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda halka sunulması gerekecek ve büyük ölçüde otoritesini yitiren ulemanın, bilgiyi artık eskisi gibi geleneksel yollarla aktarması pek mümkün olmayacak, olamayacaktı. Çünkü gazete artık efkar-ı umumiyyeyi etkileme araçlarının en önemlilerinden biri halini almıştı. 

Halk ve bilhassa ‘yeni münevver tipi’, artık zihinlerine yerleşmeye başlamış olan bu yeni kavramlarla düşünüyor, sadece istikbalini değil, mazisini de yine bu kavramların ışığında yorumluyordu. Sözgelimi Hüseyin Cahit Yalçın Edebi Hatıralarında babasının çok sevdiği Füsus’ul-Hikem’ı kaç kez okumaya çalıştığını anlatır. Fakat nafile! İbn’ul-Arabi’nin bu eseri ona hiçbir şey söylemiyordu.

Hiçbirimiz artık öğrendiğimiz Arapçayı ve Farsçayı ilerletmeye çalışmıyorduk. Bu dillerde yazılmış hiçbir Kitabı okumak istemiyorduk... (Berkes)

Bu durumda insanların dini tasavvurlarının değişmesinden, İslam’a ve Kur’an’a bu bilinç düzeyinde yaklaşmasından daha tabii ne olabilirdi? Nitekim toplum, tevarüs ettiği din anlayışını, yeni edindiği kavramlar dolayımında sorgulamaya, yargılamaya ve eski kanaatlerinden birer birer sıyrılmaya başlamıştı. Artık birçok kimse dinin, dini inanç ve amellerin sadeliğinden, basitliğinden, herkesin ulaşabileceği ve anlayabileceği kadar kolay olduğundan söz ediyor, dinle kendi arasına ‘aracılar’ girmesinden hoşlanmıyordu; din açıktı, anlaşılırdı, kolaydı, herkes onu anlayabilir, doğrudan ona muhatap olabilirdi. Ne var ki ulema dini zorlaştırmış, anlaşılmaz hale getirmişti; bu küçük zümre (!) dini tekeline almış, kimseyi ona yanaştırmıyordu, vs. ...

İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinin en önemli merhalesinde vuku bulan sosyal ve siyasi gelişmelerden, dini tefekkürün etkilenmemesi mümkün değildi. Osmanlı’nın Batılılaşma ve Modernleşme çabalarıyla birlikte Uluslaşma sürecine girmesi, dönemin münevverlerinin Kur’an’a bakış tarzını etkilemiş ve Kur’an-ı Kerim’i halka “halkın anlayabileceği bir lisanla ve hurafattan ari bir surette” arz etmek, bu dönemde eli kalem tutan zevat için adeta vazgeçilmez bir vazife olarak addedilmişti. Halk, dini, kaynağından ve kendi diliyle (Türkçeyle) öğrenecekti ki aslında böylelikle aracıların (ulemanın) tasfiyesi mümkün hale geliyor, ruhbanlık aleyhinde geliştirilen tezlerle, bir biçimde ulemanın gücü zayıflatılmış oluyordu. İkincisi, din hurafelerden arındırılacaktı ki bu söylemin de esas amacı, dinin, Batılılaşma/Modernleşme politikalarına uygun hale getirilmesiydi. İşte Kuran çevirilerinin önem kazanmasını sağlayan ve hatta Cumhuriyet rejimiyle birlikte bu işi devlet politikası haline getiren süreç, böylelikle istikametini tayin etmiş oluyordu.

Cumhuriyet Dönemi ve Türkçe Kur’an

Cumhuriyet’in ilanından sonra medreseler kapatılmış, büyük ölçüde ‘ulema sınıfı’ tasfiye edilmişti. Medreseler bir daha açılmadı ve zaten bir süre sonra da açılmasını isteyen pek kimse kalmadı; zira Türkçe çeviriler, dini tefekkürün en önemli besin kaynakları haline gelmiş, “din ile halk arasındaki aracılar” büyük ölçüde tasfiye edilmişti. Bundan böyle halk, dini, kitaplardan ve çevirilerden öğrenecek, din, halkın anlayabileceği lisanla kaleme alınarak ulemanın varlığına duyulan ihtiyaç, çeviriler vasıtasıyla giderilmeye çalışılacaktı.

Adım adım başarıya ulaşan bu siyasi projenin, dini, fikri ve kültürel sahayı inhisarı altına almasından daha tabii bir şey olamazdı.

Kişisel teşebbüslerin yanı sıra, Kur’an’ın halkın anlayabileceği bir lisanla ifade edilmesi işine Devlet el atmış, 1926’nın sonlarında, ilk Diyanet İşleri Reisi olan Rıfat Börekçi, Kur’an’ın “halkın anlayabileceği bir Türkçe” ile yapılmış bir tercümesinin yayımlanacağını ilan etmişti. Ne var ki bu yakınmalar hiç bitmeyecek XX. yüzyıl boyunca, Kur’an’ı Türkçeye çevirenlerin hemen hemen tamamı, her defasında önceki çevirilerin dilinden şikâyet edip kendi çevirilerinin “halkın anlayabileceği bir lisanla” yapıldığını gururla ifade edecekti.

Kur’an’ın halkın anlayabileceği bir lisanla ifade edilmesi üzerine inşa edilen söylemin, Kur’an’ı anlama, yorumlama çabalarının mahiyetini etkilememesi mümkün değildi. Bu yüzden çevirilerin ortaya çıkışı, yeni bir muhatap kitlesinin de ortaya çıkması demekti. Anlamın Tarihi, yeni bir döneme, Kur’an’ın çeviriler yoluyla anlaşıldığı bir döneme girmiş, böylelikle münevverlerin zihnindeki Kur’an tasavvuru da büyük ölçüde değişmişti. Bu durumda, Kur’an’ın mezarlıklarda okunmak veya fal bakmak için indirilmediğini ya da Kur’an’dan ilham alıp onu asrın idrakine sunmanın lazım geldiğini söylemek en etkileyici sloganlar olacak, ‘Kur’an’ın anlaşılması’ meselesi ne zaman gündeme gelse, hemen Mehmed Akif’in bu mısraları ilgili zevat tarafından terennüm edilecekti. 

İslam’ın Luther’ini Beklerken

Osman Nuri Ergin, “Kur’an Türkçe oldu” ifadesinin hakikati yansıtmadığını; zira Kur’an’ın daha önceleri Türkçeye çevrildiğini, kendisine ‘yeni’ denebilecek bir şeyin vuku bulmadığını söyledikten sonra şu değerlendirmeyi yapar:

İnkılap dersleri profesörü Mahmut Esat Bozkurt’un yazısından da anlaşılıyor ki Din İnkılabına da garplıları taklit ile başlanmıştır. Garpte İncil milli dillere tercüme edildiği ve ibadetler milli dillerle yapıldığı için bizde de o yoldan gidilmek istenmiştir. Fakat bunda ne dereceye kadar muvaffak olunmuştur? 

Kur’an’ın daha önceleri Türkçeye çevrilmesi önemli değildi; önemli olan, böyle bir çevirinin “siyasi bir projeye hizmet edebilecek bir nitelik” taşımasıydı. Ne var ki aradan geçen bunca yıl içerisinde umum halkın kabulüne mazhar olabilecek derecede bir çeviri ortaya çıkmadı, daha sonra da idarecilerin böyle bir çeviriye pek ihtiyaçtan kalmadı. Oysa bu işin mimarları, o zamanlar ne yaptıklarının pekalâ bilincindeydiler.

Nitekim sonraları kendisi de Türk Luther’i veya Luther-i Sani olmakla nitelenecek olan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun daha 1952’lerde sarf ettiği şu sözler, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi projesini tatbike koyanların ne yaptıklarının farkında olduklarını, çeviri hareketinin siyasi ve kültürel sonuçlarını ise önceden hesapladıklarını gayet açık bir surette gözler önüne sermektedir:

Kur’an’ı Türkçeye çevirmeğe bizi zorlayan sebep din Kitabımızı anlama hakkından ibaret değildir. Bu işi zorlayan sebeplerden biri de uluslaşmadır. Tarihin gösterdiği gerçek şudur: her yerde ‘uluslaşma’ dediğimiz olay din Kitabının ana dile çevrilmesiyle başlıyor; ‘ulusallık olayı’ ulusun din Kitabını kendi diliyle düşünmesinden ayrılamıyor. Nitekim Rönesans devrimi uluslararası bir dinin ana dillere çevrilmesiyle karakterlenmektedir. İşte Avrupa uluslarının Rönesansında görüldüğü gibi eğer din Kitabımız olan Kur’an’ı anadilimize çevirecek olursak şu sonuçlar meydana gelecektir: 1. Anadilimiz Arapçanın geleneklerine aşılanıp yozlaşmaktan kurtulacaktır. 2. Türkler kendi dillerini Arapçadan aşağı görmekten kurtulacaklardır.

Baltacıoğlu’nun, Türkçe bir çeviriden beklenen faydalan sıralarken dini denebilecek herhangi bir neticenin istihsaline işaret etmeksizin, doğrudan ‘uluslaşma’ olgusuna atıfta bulunması boşuna değildir. Çünkü kendisi Kutsal Kitap çevirilerinin ‘siyasi’ karakterini gayet müdrik olarak konuşmaktadır.

Bu açıklamalardan sonra, Protestanlığın Avrupa tarihinde olduğu kadar İslam dünyasında büyük bir rol oynadığı söylenecek olursa, sanırız mübalağa edilmiş olmaz. 

Elmalılı merhumun aşağıda nakledeceğimiz sözleri, bir asırdır yaşadığımız bu trajediyi çok açık bir biçimde ortaya koyuyor değil midir?

Öylelerini görüyoruz ki Kur’an’ı anlamıyor ve “tefsirlere müfessirlerin tevilleri karışmıştır” diye onları da kale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor; düşünmüyor ki okuduğu tercümeye alim müfessirlerin tevili değilse, cahil mütercimlerin reyi ve tevili, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki “Kur’an Tercümesi” demekle iktifa etmiyor da “Türkçe Kur’an” demeye kadar gidiyor. TÜRKÇE KUR’AN MI VAR BEHEY ŞAŞKIN? (Elmalılı, 1971)

Nitekim merhum Elmalılı’nın yeğeni Fatma Paksüt de yazdığı bir yazıda bu duruma şöyle işaret eder:

Tefsirin önsözünde çeviri konusunda uzun uzun konuşması, tam bir çevirinin imkansızlığı üzerinde durması, Türkçe mealin Kur’an’ın yerine geçemeyeceğini, onunla namaz kılınamayacağını özellikle belirtmesi, dayımın da böyle bir endişeye düştüğü izlenimini vermekte, ama o, meal ile namaz kılınamayacağını belirten cümlenin önsözünden çıkarılmak istenmesine direnmekle, aksi halde Tefsirinin yayınlanamayacağını söylemekle yetindi; aldığı görevi bırakmayı düşünmedi. 

Elmalık H. Yazır, bu hassasiyetini Tefsirin yazımı boyunca tebarüz ettirmekten kaçınmamış ve yeri geldiğinde ciddi ihtarlarda bulunmayı bir vazife bilmiştir:

Kur’an tercümelerinin Kur’an olmasına imkân ve ihtimal yoktur. Çünkü Kur’an Arabidir. Ancak Arabi ile olarak inzal buyurulmuştur. Bunun içindir ki Kur’an tercümelerine Kur’an tesmiye edilmesi, mesela Farisi Kur’an, Türkçe Kur’an denilmesi, “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” nassına küfr olacağını ulema ihtar eder. (Elmalılı)

TÜRKÇE KUR’AN veya TÜRK KUR’ANI! Elmalık Hamdi Yazır’ın bu sözlerinin ne anlama geldiğini doğru olarak anlayabilmek ve bu alimin kim(ler) için ‘haşa’ veya ‘şaşkın’ sözlerini kullandığını öğrenebilmek için, matbu Türkçe Kur’an çevirileri tarihinin sayfalarını karıştırmak ve yaşanılan trajediyi, hiç değilse genel hatlarıyla izlemek gerekir.

Türk Kur’an’ı veya Türkçe Kur’an

Tanzimat’tan itibaren Kur’an’ı Türkçeye çevirme çabalan, halkın anlayabileceği bir lisanı ve hurafattan ari olmayı kendisine şiar edinerek yoluna devam etti ve bu süreç günümüze kadar geldi. Bu uzun yolun, hikayesi de uzundur.

Bu süreç içerisinde ortaya çıkan yüzü aşkın Kur’an çevirisi, bilhassa XX. yüzyıl boyunca, Müslüman halkın, Kur’an’la temasını sağlayabildiği, Kur’an’ı kendisinden hareketle anlamaya çalıştığı en belirleyici zemin olmuş ve böylelikle anlamın tarihinde “Kur’an’ın modern muhatapları” zuhur edivermişti. Binaenaleyh Kur’an’ı çeviri düzeyinde anlamaya çalışan bu muhatap kitlesinin kendisine mahsus özellikleri dikkate alınmadan ve bu muhatap kitlesinin Kur’an’ı anlamak için yöneldikleri Kur’an çevirilerinin zaafları açıklığa kavuşturulmadan, mücerred bir biçimde Kur’an’ı anlamaktan söz etmenin ve/veya Kur’an’ın herkes tarafından ve her zaman anlaşılabileceği iddialarını gereksiz yere tekrarlamanın bir kıymeti olmayacaktır.

Tefsir İlminde Yeni Bir Fasıl

“Herkes Kur’an’ı okumalı, herkes Kur’an’ı anlamalı ve Kur’an’ı anlama/yorumlama faaliyeti asla bir kısım uzmanın inhisarına terkedilmemelidir.”

Hiç kuşkusuz bu masum temenniler ilk bakışta insanı heyecanlandırmakta, bu söylemin hilafına olan bir görüşü seslendirmek ise, savunması güç olan bir mevziide konumlanmayı gerektirmektedir. İncil’in ulus dillere çevrilmesi ve ruhbanlığın tasfiyesi, Protestanlığın yaygın olduğu ülkelerde yaşayan insanları daha iyi Hristiyan yapmadı, böylelikle İncil’in mesajı daha çok insanı etkilemiş olmadı; tıpkı ulemayı tasfiye edip medrese eğitimine son vermenin ve bu yüzden de piyasayı yüzlerce Kur’an çevirisiyle doldurmanın bizleri daha iyi Müslümanlar haline getirmediği, Kur’an’ı daha iyi anlar bir duruma yükseltmediği gibi.

Peki o halde Kur’an’ı kendi ana dilimize çevirmekten vaz mı geçelim veya insanları Kur’an çevirilerini okumaktan men mi edelim ya da herkesin Arapça öğrenmesini, yüzlerce tefsirin içine gömülmesini mi şart koşalım? Elbette hayır! Bu yaklaşım, en az diğeri kadar fasid, fasid olduğu kadar da vakıaya muhaliftir. Bizim, üzerine dikkatleri çekmeye çalıştığımız zaaf, günümüz Müslümanının, Kur’an’ı çeviri düzeyinde anlama çabalarını mutlaklaştırması, olanı ‘olması gereken’ halinde algılamak hatasına düşmesi, metinle kendi arasındaki mesafeyi görmezlikten gelmesi ve en önemlisi bu mesafeyi Kur’an’a çeviri düzeyinde yaklaşmakla aşabileceğini zannetmesidir. Bu iyi niyetli teşebbüsler yıllarca denendi ve fakat anlama/yorumlama sorunları azalacağına daha da arttı. Kur’an’ın modern muhatapları, tefsirlerden, İsrailiyattan, hurafelerden, sakim, zayıf, uydurma rivayetlerden, müfessirlerin indi görüşlerinden kurtulup, Kur’an’ın mesajını tüm saflığıyla anlayalım diye yola çıktığı halde, yaklaşık bir asırdır, beceriksizce yapılmış çevirilerin yol açtığı sorunlarla uğraşmakta, kimi ticari, kimi siyasi maksatlarla piyasaya sürülmüş üçüncü sınıf meallerin içinden kendisine kurtuluş reçeteleri üretmeye çalışmaktadır. Maalesef halkın ve Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğu, çevirilerin siyasi kıymetini takdir etmekte acz içerisindedirler.

Müslüman gençlere gelince, onlar ellerine kalemi alır almaz, bu işi ticari çıkar gayesiyle yapan bazı kimselerin hazırladıkları çevirilerden topladıkları beş-on ayetle asırların sorunlarını çözeceklerini, Kur’an’ı tüm saflığıyla insanlara sunmak suretiyle aydınlık bir geleceğe yürüyeceklerini düşünmektedirler. Yıllardır Kur’an araştırmaları adıyla kitaplar yazılıyor, “Kur’an’a Göre...” veya “Kur’an’da...” başlıklı kitap ve risaleler kütüphanelerimizde yerlerini alıyorlar. Öyle ki herkes bu çalışmalar sonucunda bir Kur’an neslinin ortaya çıkacağından kuşku bile duymuyor. Ancak hiç kimse, her nedense bu seviyede yapılmış çalışmalarla, değil aydınlık yarınlara yürümek, bir süre sonra mevcut durumun bile muhafaza edilemeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyor.

Anlamın tarihi, Kur’an’ı anlamaya çalışanların tarihidir; metinle muhatap arasına giren tarih perdesini kaldırmaya, dil ve bağlam sorunlarını aşmaya çalışanların tarihidir. Nitekim tefsir kitapları, bu yoldaki çabaların en önemli misalleri olarak önümüzde duruyor. Fakat bilhassa içinde bulunduğumuz bu son asırda, Kur’an’ı anlama çabalarının mahiyeti değişmiş, tefsir tarihinde ‘yeni bir fasıl’ açılmış ve yeni bir muhatap kitlesi, Kur’an’a farklı bir zeminde yaklaşmaya başlamıştır. Bu halkalar, birbiri ardına eklenebilecek bir mahiyet taşımakta mıdır? Hayır! Çünkü anlamın tarihine eklenen bu son safha, kronolojik bakımdan olsa bile, mahiyet itibariyle kendisinden önceki safhanın basit bir devamı değildir; bilakis köklü bir kopuştur, yeni bir başlangıçtır ve bizce, başarısız olmasının en önemli nedeni de budur. Halka gitmeyi veya anlama çabalarının içerisine halkı dahil etmeyi amaç edinmiş olsa da bu hareket tam manasıyla halka mal olmamış, bunun yerine modern eğitim almış, modernleşmiş küçük bir kesimi etkilemekle sınırlı kalmıştır. Bu netice kaçınılmazdı; zira eline gelişigüzel yapılmış çeviriler sıkıştırılmak suretiyle halkın bilgilendirilmesi sonuç alıcı bir yol değildi. Ellerine tutuşturulmuş bu kitapları okuyan insanlar, bazı sorunlarla karşılaştıklarında, bu sorunları nasıl çözeceklerdi? Pek tabii ki bu sorunları çözebilecek başka metinlere başvurmak; yani Kitap’ı anlamak için başka kitapları (msl. tefsirleri) okumak suretiyle. Bu durumda, fasit bir dairenin içine düşülmüş, kendilerine Kitap’ı kolayca anlayabilecekleri söylenen ve metinle kendi aralarından insanları (ulemayı) çıkarması telkin edilen halk, yine başkalarına muhtaç hale gelmiş, bırakın yabancı bir dili, kendi anadilini bile yeterince öğrenememiş kimselerin insafına kalmış olmuyor muydu?

Hasılı, tarih perdesinin yol açtığı sorunları göz ardı etmekle, sorunların kendisi ortadan kalkmadı; bilakis kırık-dökük çevirilerin ortalığa yayılmasıyla birlikte dili ve bağlamı öğrenmenin lüzumundan söz edilmez oldu. Arapça indirilmiş bir metni anlamak için Arapçayı iyi bilmenin veya bu dilin inceliklerine vakıf olmanın gereksizliğinden dem vurmak prim yaparken, alelacele piyasaya sürülmüş birtakım çevirilerle Kuranı hakikatlere ulaşılabileceğini söylemek bir marifet addedildi. Halkı değil, bu işlerle meşgul olanları bile biraz olsun ciddiyete davet edenler, hiç değilse bu kimselere biraz emek harcamaları tavsiyesinde bulunanlar, hemen Arapçayı kutsallaştırmakla, Kur’an’ı tekellerine almakla suçlandılar. Kur’an açıktı, anlaşılırdı, Kur’an’ı anlamak için şart koşulamaz, engeller çıkarılamazdı, vs. ...

Böyle dendi de ne oldu? Kur’an çalışmalarının seviyesi mi yükseldi? Halk Kur’an’ı daha iyi anlar, daha iyi yaşar hale mi geldi? Hayır! Ne yazık ki böyle olmadı. Beydaba masallarını bile anlayıp yorumlamaktan aciz kimseler, Allah’ın Kitabı hakkında gelişigüzel bir şekilde konuşmaya, modern hayata intibak etmeyi kolaylaştırıcı birtakım fikirleri ucuz yöntemlerle Kur’an’dan çıkarmaya başladılar. En nihayet aydınların (!) muhayyilesine bir sınır getirilemeyeceği anlaşılınca, mecburen “Kur’an bilim Kitabı değildir” sözü yarım ağızla dillendirilmeye başlamış oldu.

Bütün maziyi ihmal etmek suretiyle aydınlık bir geleceğe yürümeyi istihdaf edenler, eldeki Türkçe çevirilere bakıp bu çevirilerde yığınla hata görünce, hangi çeviriyi tercih edeceklerini bilemez hale gelmişler, bir ayetin çevirisi, diğerinde tam aksiyle yer almış, mesela bir çeviride Babil’deki Harut ve Marut adlı meleklere ‘sihir indirildiğini’ okuyanlar, bir başka çeviride, bu meleklere ‘sihir indirilmediği’ şeklindeki bir cümleyle karşılaşmışlar, bir çeviride “elbiseni yıka” şeklindeki bir emrin, başka bir çeviride nasıl olup da “nefsini arındır” manasına dönüştüğünü anlayamamışlar, bir çeviride “ilimde rasih olanların müteşabihatı bilemeyecekleri” söylenirken, başka bir çeviride “bileceklerinden” söz edilmesine bir mana verememişler, kısaca bu ve benzeri misaller çoğaldıkça insanlar ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdir.

Bu noktada bazı kimseler, farklı yaklaşımların, karşıt yorumların daha önceki tefsirlerde de yer aldığını, dolayısıyla bunların sadece çevirilerin kabahatiymişçesine tenkid konusu yapılmasının bir haksızlık olacağını düşünebilirler. Ancak unutulmamalıdır ki bu karşıtlıklar, bu farklı anlam ve yorumlar, daha önceleri Kur’an çevirilerinde, Kur’an ayeti diye okunan metinlerde değil, Kur’an’ın tefsirlerinde yer alıyor, bu yorumlar, o yorumlan yapan kimselere atfen ve daha da önemlisi karşıtlarıyla birlikte zikrediliyordu. Fakat mevcut çevirilerde (meallerde) ‘anlam’, çevirmenler tarafından “bir tek anlam” olarak standardize edilmekte, çevirmenin tercihi olduğuna işaret edilmeksizin, daha da önemlisi o ayetin farklı (alternatif) anlamları olduğu/olabileceği konusunda okura hiçbir bilgi verilmeksizin, bu “bir tek anlam”ın Kur’an’ı temsil etmesinden çekinilmemektedir. Okur, ancak başka bir çeviriyi almayı akıl eder ve elindeki çevirileri mukayese edecek kadar bu işe vakit ayırırsa, evet ancak o zaman, okuduğu anlamın, “yegâne anlam” olmadığının, ayete pekalâ farklı manaların da verilebileceğinin ayırdına varabilmektedir.

Takdir edileceği üzere halkın büyük bir çoğunluğu, bu farklılıkları teşhis, ya da içlerinden birini tercih edebilecek durumda değildir. Binaenaleyh, halk ya okuduğu çevirinin etkisinde öğrendiği anlamı “doğru anlam” sanmakta, ya da —şayet ayetin daha farklı anlamları olduğunu öğrenirse—, bu sefer bu anlamlar arasında sıkışıp kalmaktadır. Kur’an’ın modern muhataplarının “mukayeseli meal okuma” yöntemini icad etmelerinin biricik nedeni işte budur. Oysa daha önceleri, Kur’an’ın dolaylı muhatapları tefsirlere müracaat ediyor, ayetlerin farklı anlam ve yorumlarını bir arada bulabiliyor, daha önemlisi o anlam ve yorumlan, Allah’ın Kelamı olarak değil, müfessirlerin birer yorumu, açıklaması şeklinde okuyor; uygun bulmadığı, katılmadığı, reddettiği anlamın, en nihayet herhangi bir müfessir tarafından verilmiş bir anlam olduğunu biliyordu.

Şimdi, etrafındaki yorum halelerinden sıyrılmış (!), hurafattan ari kılınmış (!) ve daha da önemlisi, artık halkın anlayabileceği bir dille yazılmış (!) Kur’an çevirileri piyasayı doldurmuş durumda. Ne var ki Kur’an’ı anlamaya çalışanların işi, eskisi kadar kolay değil. Tefsirleri rafa kaldırmak, ulemayı tasfiye etmek, Arapçanın ve söz sanatlarının önemsizliğinden dem vurmak, sorunları yok etmek bir yana, azaltmadı bile. 

Kur’an’la sadece çeviriler vasıtasıyla tanışmanın ve Kur’an’ı sadece bu düzeyde anlamaya çalışmanın meydana getirdiği etkiler, zannedilenin ötesinde büyük sorunlar ortaya çıkarmış, yeni ve modem bir anlama tarzı zuhur edivermiştir.

Türkçe Meal Arayışı Masum mu?

Prof.Dr. Mustafa Öztürk'ün  Söyleşiler, Polemikler (Ankara Okulu: 2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'ı Meal Üzerinden Anlama Çabası

Kur’an’ın salt meal üzerinden anlaşılabileceği fikrinin günümüzde çok rağbet gördüğü hepimizin malumudur. Kur’ancılık diye nitelendirdiğim bu fikir maalesef çok sorunlu ve sıkıntılı bir eğilimin neşvü nema bulmasına yol açmıştır. Bu modern eğilim, “Kuran bir tek âlimlere gönderilmedi, her Müslümana gönderildi; biz de herkes kadar kendi kitabımızı anlama ve yorumlama hakkına sahibiz" gibi protestanvari iddialarla salt meal üzerinden ahkâm kesmek şeklinde karşımıza çıkmakta ve maalesef ne durdan ne vurdan anlamakta, sadece bildiğini okumaktadır. Oysa Kur'an’dan bahsetmek isteyenler, merhum Elmalılı’nın ifadesiyle, “onu hiç değilse harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir.”

“Hâlbuki bugün öyle kimseler görüyoruz ki Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile doğru düzgün okuyamadığı halde onun ahkâm ve meanisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki Kur’an'ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin te'villeri karışmıştır diye onları da kale almak İstemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Ama düşünemiyor ki tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse cahil mütercimin reyi, tevili, hatası, noksanı karışmıştır.”

Meal Çalışmaları Hangi Niyetle Başladı

“Okuyucunun, siyasi amaçlı ve bilimsel tarzda yazılan mealler, klasik diye kabul edilen ilk dönem mealleri ve çağdaş mealler arasındaki tercihi konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?" sorunuza gelince, bu konuda öncelikle meal kültür ve geleneğimizin Kur’an’ı daha iyi anlamak gibi masum bir niyetle başlamadığı, aksine uluslaşma ve ulus devlet olma yolunda hızla yol alan son dönem Osmanlı Türkiye’si ve bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk milletini kendi dilinde Kur'an’la buluşturma ve bir sonraki aşamada da dinî millileştirme yönündeki radikal ve kök sökücü modernleşme projesinin zemin teşkil ettiği bir siyasal konjonktür içinde varlık kazandığını söylemeliyim. Nitekim Elmalılı’nın Hak Dini Kuran Dili tefsiri de bu siyasi konjonktür içinde ortaya çıkmış ve fakat müellif kendi eserine vücut veren siyasi konjonktüre karşı ödünsüz davranmıştır.

İlk defa 1934'te yayımlanan ve ardından diğer baskıları yapılan Ömer Rıza Doğrul’un Tanrı Buyruğu adlı eserinde sık sık Ahmedî-Kâdiyânî müellif Mevlana Muhammed Ali’nin İngilizce meal-tefsirinden alıntılar yer alması, bu arada misyonerlerin Türkiye'de bedava İncil dağıtması ve aynı zamanda 1950'li yılların başlarında Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi isimlerin Kur’an’ı öz Türkçeye, geleneksel halk Türkçesine çevirmek gerektiğinden söz etmesi ve böyle bir çevirinin dinin temel kaynağını anlama hakkından ziyade uluslaşmanın gereği olarak değerlendirmesi gibi faktörler, meal kültüründe Sünnî muhafazakârlığı kışkırtmış ve nitekim Haşan Basri Çantay’ın hâli hazırda bir meal klasiği kabul edilen Kur’an-ı Hakim ve Mecdi Kerîm adlı eseri işbu saiklerle ortaya çıkmıştır. Bu esere göz attığınızda, temel gayenin Sünnî kelâmi ideolojiyi Kur’an’la berkitmek olduğu görülür. 

Öte yandan, Cumhuriyet’in başından beri süregelen resmi uluslaşma projesinin izlediği din politikası, akademik İlahiyatçılığın gelenek karşısındaki eleştirel tutumu ve 1960’lı yıllardan itibaren Arap dünyasının reformcu İslamcı yazarlarından yapılan çeviriler, çağın ruhuna uygun olarak Türkiye İslamcılığına Selefi karakterli ve öze dönüşçü bir söylem kazandırdı. Bu yeni fikrî atmosfer, Türk dinî düşüncesinde ‘öz’ü yani Kur'an'ı keşfetme, hayatı ve eşyayı Kur’an perspektifinden yeniden anlamlandırma ve Kur’an’ın kavram ve düşünce dünyasını yeniden ele alma ihtiyacını körükledi.

Bu etkenlerin tamamı geleneğin Müslümanlara ayak bağı olduğu ve ilerlemenin Kur’an’a dönüşle gerçekleşeceği şeklinde bir modernist perspektifte birleşiyordu. Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Mevdudî gibi isimlerden yapılan çevirilerin Kur'an algısı bağlamında sebep olduğu en kayda değer gelişme, asırlardır Kur'an’ı anlamak üzere okuma konseptine yabancı bir milletin çağdaş çocuklarının bireysel düzeyde Kur’an’la tanışması ve onu anlamak amacıyla okuma alışkanlığı kazanması oldu. Ancak Kur’an okuma ve onu anlama alışkanlığı, zaman içerisinde Hüseyin Atay, Süleyman Ateş gibi İlahiyat hocalarının Kur’an’a vurguları, 1980’li yılların ortalarından itibaren kendinden çok söz ettiren Mealcilik akımı ve bilhassa modernist İlahiyat birikimini popüler Kur'an a dönüş çağrısı ile Cumhuriyet ideolojisinin en önemli projelerinden olan ‘Türk ulusunun Kur’an’la kendi dilinde tanıştırılması” konsepti arasındaki paralellik zeminine hapseden Yaşar Nuri Öztürk'ün “Kemalist Kur’an fundemantalizmi" denebilecek vülger söyleminin televagelik vaizlik marifetiyle vitrine çıkarılması gibi çeşitli saiklerin de etkisiyle İslam’ın Kur’an'dan ibaret görülmesi, dini ahkâmın Kur’an’a indirgenmesi ve nihayet Kur’an’dan ibaret bir nass fundamentalizmi noktasına ulaştı.

Kanaatimce, hâli hazırın Türkiye’sindeki en popüler dinî söylemlerden biri ve belki de birincisi Kur’an merkezli nas fundamentalizmidir ve toplam sayısı 200’ü bulan meallerin hâlâ çok rağbet görmesi de bu olguyla çok yakından ilgilidir. Farklı tonlarda Kur’an İslam’ı söylemini dillendiren ve gelenek karşıtlığı noktasında yolları kesişen tüm çevrelerin ürettiği pozitivistik din dili, Ömer Özsoy hocanın da isabetli tespitiyle, bir yandan İslam düşüncesini ve İslami pratikleri modernleştirici bir rol oynarken, bir yandan da muhafazakâr karşıt söylemi Kuranı sapkın yorumlardan koruma gayesiyle de olsa Kur’an’a yönelmeye kışkırttı. Nitekim 1990’lı yıllara gelindiğinde, en radikal İslamcı çevrelerden en muhafazakâr dindar kesimlere varıncaya kadar bütün dinî camia mealler ve tartışmalar üzerinden Kur’an’la tanışmış ve Kur'an merkezli olmasa da Kur’an'a da yer veren bir söyleme ulaşmıştı.