Tasavvuf Nedir?

Felsefi Terimler Sözlüğü, "kavram"ı şu şekilde tanımlıyor:

“Dünyadaki nesnelerin, durumların, hareketlerin ve tasavvurların dildeki ifadesidir. Kavramın değeri, niteliği aynı dili konuşan kimselerce aşağı yukarı aynıdır.”

 

“Kavramın değeri, niteliği aynı dili konuşan kimselerce aşağı yukarı aynıdır.”                           

Peki ya aynı değilse?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son yıllarda, tasawuf ve lslamda manevi hayat üzerine birçok kitap yayımlandı. Ancak tasawuf öyle engin, öyle çok yönlü bir olgu ki, hiç kimse onu bütünüyle tanımlamayı göze alamıyor. Mevlana'nın ünlü hikâyesindeki, file dokunup da elleri hayvanın neresine değerse tanımlarını ona göre yapan körler* gibi. Kimine taht gibi gelir fil, kimine yelpaze; kimi oluğa benzetir kimi de direğe. Hiçbiri tümüyle neye benzediğini anlayamaz hayvanın… tasawufta da böyle bir durum söz konusudur. [i]

 

Günümüzde tasavvuf, üzerinde en çok konuşulan, tartışılan, fikir yürütülen, müsbet, ya da menfî yargılarda bulunulan konuların başında gelmektedir. Üzerinde bu kadar konuşulan bu konu hakkında neler biliyoruz. Halkı ile münevveriyle, çok şeyler bildiğimizi söylemek zordur. Nitekim kendilerine "Sizce tasavvuf nedir?" diye sorduğumuz talebelerimiz ve dostlarımız, çok farklı cevaplar verdiler.[1]

 

 

Zamanla yaşanan kültürün farklılaşması ile kullanılan kavramların içeriği de farklılaşabilir. Artık herkes aynı kavramdan bahsetmekte fakat başka anlamları yüklemektedir. Tasavvuf da İslam kültürü içinde çokça kullanılan ve zaman içinde çok farklı içerikleri taşır hale gelen kavramlardan biridir. Tasavvuf başlığı altında bahsedilen içeriğin bir kısmı İslam’ın en temel değerleri durumundadır, hatta inkârı İslam inancı içinde kalamamaya sebep olabilir ama yine öyle kısımları da vardır ki İslam'ın değerler sistemi ile bağdaştırmak son derece zordur. Bu yüzden, sonda söyleyeceğimizi başta ifade etmeyi faydalı buluyoruz: Tasavvuf, bir kavram olarak ele alınıp hakkında hükme varılamayacak kadar geniş bir içeriğe sahiptir.

 

Yine de bir fikir vermek açısından tanımlamak yerine, “tasavvuf” dendiğinde yüklenen anlamları gruplamaya çalışacağız:

 

Tasavvuf Zahidane Bir ANLAYIŞ ve Bu Anlayışa Uygun Bir HAYAT TARZIdır

Öncelikle tasavvuf, dinin kurallarını daha titiz yaşamayı hedefleyen, dünya hayatının geçiciliğine vurgu yapıp ahiret için çalışmayı önemseyen zahidane bir yaşam tarzıdır. Gerçekten de tasavvufun tarih içinde ortaya çıkışı bu anlayış ile birlikte gerçekleşmiştir. Söz konusu anlayış, tasavvufun özü olarak değerlendirilebilir çünkü diğer tüm konular bu anlayıştan türemiştir.

 

Ahireti önceliklendirmenin tabii sonucu, Allah (c.c)’ın rızasını kazanmak için gayret etmektir. Bunun da temelde iki yolu vardır:

  1. İbadet

  2. Güzel Ahlak

 

Bir AHLAK Sistemidir

Bu anlayış sahipleri, Allah (c.c)’ın rızasını kazanmak için onun emrettiği faaliyetlere sıkı sıkı sarılmışlardır. Dikkatlice bakıldığında, İslam’ın inanç esasları, ibadet ve fıkıh dışında kalan emirlerinin büyük bir kısmının güzel ahlak başlığı altında toplanabileceği görülür.

 

Zahidler, İslam’ın emrettiği davranışları titizlikle yerine getirirken çevrelerindekileri hayran bırakan ahlaki olgunluk ve güzelliğe erişmişlerdir. Bu ahlaki anlayış İslam’ın emirleri üzerine oturur ama İslam’ın emirleri herkes içindir ve dış çerçeveyi çizer. Tasavvufi ahlak ise, sınırların dışına çıkmamayı amaçlayanları değil, çok daha fazlasına gayreti olanları hedefleyen deruni bir ahlak anlayışıdır.

 

Bir İÇ OLGUNLAŞMA Yolculuğudur

Zahidler, Allah (c.c)’ın rızasını kazanmak için haramlardan kaçınmış ve ibadetlere yönelmişlerdir. Amaçları başka bir şey değildir ama ibadetlerde derinleştikçe farklı psikolojik hallerle karşılaşmaya başlamışlardır.

 

Şeyhlerin ortaya çıkışının sebeplerinden birisi, ahlaki olgunlukları dolayısıyla onlara duyulan sevgi ise bir diğeri ve belki daha da önelisi, daha önce deneyimledikleri bu psikolojik haller konusunda danışmanlıklarına ve yol göstermelerine duyulan ihtiyaçtır.

 

Zaman içinde, bu psikolojik haller analiz edilerek sistemleştirilmiştir. Birbirini takip eden merhaleler şeklinde sistemleştirilen bu haller bir yolculuğa benzetilir ve SEYR-İ SÜLUK adı verilir.

 

Burada yeri gelmişken birkaç konuya dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

  1. Zahidler bu psikolojik halleri hedefleyerek bu hayat tarzına yönelmemişlerdir. Bu haller, söz konusu yaşam tarzının amacı değil, bir sonucudur.

  2. Bahsedilen, hallerin birer felsefi anlayış değil, yaşanarak deneyimlenen tecrübeler olduğuna dikkat edilmelidir.

  3. Bahsedilen haller tarih içinde o kadar çok insan tarafından (üstelik de bunların çoğu hadis ilmi açısından değerlendirilecek olsa güvenilir kabul edilmesinde hiç bir sakınca görülmeyecek raviler konumundadır) deneyimlenmiştir ki bir iddia değil tevatür seviyesinde bir bilgi durumundadır. Hatta deney ve gözleme dayandığı için bilimsel olarak bile kabul edilebilir. Üstüne üstlük deneyimler sistematik hale getirilmiştir ve herkese de açıktır. Dolayısıyla, bu psikolojik hallerin doğruluğu değil, ne anlama geldiği ve nasıl değerlenedirilmesi gerektiği tartışılabilir.

 

Bir İLİM Dalıdır

Ahlak sadece bir kısım davranışların yerine getirilmesinden ibaret değildir. Davranışlar kadar bu davranışlara yol açan psikolojik süreçler de önemlidir. Zahidler, ahlaki davranışları yerine getirirken iç süreçleri de derinlemesine incelemiş ve zaman içinde sistemleştirmeye başlamışlardır. Yine, Seyr-i Süluk sırasında yaşanan haller, ibadetlerin incelikleri gibi konular da bunlara eklenince ortaya bir ilim dalı ortaya çıkmıştır.

 

Bahsedilen çalışmalar, Müslüman toplumlarda 1500 yıldır biriken, sistemleşen ve modern psikolojiye alternatif olabilecek büyüklükteki bir deneyimler toplamını ifade etmektedir.

 

Olağanüstü Hallerin Nakledildiği MENKIBELER LİTERATÜRÜdür

Çekici dünya hayatına iltifat etmeyip de bu yolculuğa çıkanlar, yolculukları sırasında pek çok olağanüstü durumla karşılaşmışlardır ki bunlar, Allah (c.c)’ın ikramı olarak kabul edilir ve keramet adı verilir.

 

Bu olağanüstü haller arasında şunlar sayılabilir:

  • Doğaüstü olaylar

    • Bir anda uzak mekânlara gitme (tayy-ı mekân)

    • Bir anda birden fazla yerde bulunma

    • Zamanın durması ya da zamanda yolculuk (tayy-ı zaman)

    • Madde üzerinde tasarruf

    • ...

  • Olağanüstü ruhi olaylar

    • Akıldan geçenleri okuma

    • Karşısındakinin ruhi hallerine vakıf olma

    • Bilinmeyenleri bilme

    • Rüyalara tasarruf

    • Dualarının kabulü

    • ... 

 

Aslında çoğu kimse için tasavvuf, ortaya çıkan bu olağanüstü hallerin, söz ve davranışların bazen bu halleri yaşayanlar ama çoğunlukla bu duruma şahit olanlar tarafından anlatımından ibarettir.

 

Menkıbeleren oluşan geniş literatürün, olağanüstülüklere şahit olanların hayranlıkları dolayısıyla birçok abartıyı içerdiği; yine, eski kültürlerin efsanelerinin ve uygulamalarının da bu literatür içinde kendisine rahatlıkla yer bulduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Diğer taraftan, menkıbelerin, kültürün özellikle de halk kültürünün şekillenmesinde büyük bir etkiye sahip olduğu da gözden kaçırılmaması gerekn bir başka durumdur.

 

ÖZEL BİLGİdir (Ledün İlmi)

İç deneyimler sonucu fizik ötesi âlem hakkında elde edilen, herkesin sahip olmadığı özel bilgilerdir. Bu bilgiler iki şekilde elde edilir:

  • Doğrudan bilgi – Keşf ve İlham yoluyla elde edilen bilgiler. Keşf ve İlhamın Kur’an ve Sünnete ters düşmedikçe sahibi için bir anlam ifade edebileceği ama dışarıdaki kişiler için bağlayıcı olmadığı genel olarak kabul edilir.

  • Bir aracı yoluyla verilen bilgi – Bu aracılar arasında özellikle Kur’an-ı Kerim’de de bahsedilen Hızır (a.s) tasavvuf açısından özel bir önem taşır. Çünkü tasavvuf büyüklerinden birçoğu onunla karşılaştıklarını ve birçok şeyi ondan öğrendiklerini nakletmektedirler.

 

Kur’an-ı Kerim'de de bu özel bilgi alanına farklı ayetlerde işaret edilmiştir:

  • Hızır(as) ile Musa (as) kıssasında, Hızır(as), bunun hazreti Musa’nın vakıf olmadığı farklı bir ilim olduğunu belirtir. “İç yüzünü bilmediğine nasıl sabredeceksin” diye sorar. Kıssanın başında Hz. Musa ilim aramakta ve en bilgili kişiyi sormaktadır.

  • Bir diğer yer, Hz. Süleyman ile Belkıs’ın kıssasıdır. Hz. Süleyman, Belkıs’ın tahtını getirecek bir kimse sorduğunda, Cinlerden biri bu işe talip olur. Ama “kendisine ilim verilen bir kişi” ondan daha çabuk bir şekilde tahtı gerirebileceğini söyler.

  • ...

 

Bir FELSEFE Sistemidir

Tasavvuf erbabının deneyimin yorumlanmasıyla ve tanrı, varlık, insan,… gibi konularda görüşlerini ifade etmeleriyle felsefi anlayışlar da ortaya çıkmıştır. Yine bu konuda da bazı husulara dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır:

  1. Tasavvuf, bir felsefi sistem değildir. Tasavvuf felsefesinden bahsedilecekse de, çok daha geniş bir yapının ancak bir yan ürünü olarak ele alınması doğru bir yaklaşım olacaktır.

  2. Tasavvuf felsefesi, tasavvufun olmazsa olmaz bir parçası da değildir. Tasavvufi neşveye sahip olup Seyr-i süluk yoluna girmiş olanların büyük çoğunluğunun tasavvuf felsefesinden haberi bile olmadığı gibi, tasavvuf felsefesini dillerinden düşürmeyenlerin önemli bir kısmının da seyr-i süluk denilen manevi yolculuğa iltifat etmedikleri bir vakıa olarak durmaktadır.

 

Tasavvufî bilginin elde edilmesinde metod, kalp tasfiyesidir. Kitap okumaya ve metin ezberlemeye dayanmaz. Aklî istidlâl ile de ilgili değildir. Yani nazarî değil tecrübîdir. Bu özelliğinden dolayı, "taavvuf kâl (söz) ilmi değil hâl ilmidir" denmiştir. "Tatmayan bilmez" sözü de buna işaret eder. Kalbi tasfiye etmenin yolu ise, tam bir ihlâsla amel ve ibadete sarılıp, dinin emirlerini yerine getirip yasaklardan sakınmaktır. Bu sayede kalp saf ve berrak hale gelir ve İlâhî bilgilerin tecelli ettiği bir mekân halini alır. Bu hale gelen kalplere Allahu Teâlâ birtakım bilgiler hibe eder. Bu yüzden tasavvufî bilgiye "vehbî ilim" de denir. İlâhî menşeli olduğu için "ledün ilmi" de denen bu ilmin kulun kesbi ile de ilgisi yoktur. Bir başka ifadeyle, yapılan ameller ve mücahedeler bu ilmin kazanılmasında sadece birer hazırlık niteliği taşırlar, onun kazanılmasını zorunlu kılmazlar. Allah o kimseye dilerse o ilmi bahşeder, dilerse etmez. Şu kadar var ki, vehbî ilmin elde edilebilmesi için, ibadet ve mücahedelerle kalbin saflaştırılması ve oradaki zulmânî perdelerin kaldırılması şarttır. [2]

 

TARİKATlerdir

Özellikle hicri 6. Yüzyıldan sonra, tasavvufi eğitimin sistemleşmesi ve kurumsallaşması sonucu tarikatler ve bu öğretilerin anlatılarak pratiğinin gösterildiği tekkeler ortaya çıkmıştır. Kurumsallaşma, yaygınlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Özellikle, belli bir dönemden sonra, tasavvufun görünür yüzü büyük ölçüde tarikatler tarafından temsil edilse de tasavvuf tarikatlerden ibaret değildir.

 

VAKIFlar ve SOSYAL HİZMETlerdir

Dünyaya değer vermeme ve ahiret için çalışma pratiği olarak “halka hizmet hakka hizmet” anlayışı ile yürütülen, tasavvuf erbabının toplum içinde oluşturduğu aşevleri, tedavi kurumları, eğitim kurumları, ahilik gibi meslek teşkilatları, İslam’ı yaymayı ve korumayı hedefleyen gazilik teşkilatları gibi sosyal müesseseler de tasavvufun  sosyal cephesini oluşturur.

 

Bir KÜLTÜR ORTAMIdır

Muhtemelen, gönlün yumuşaması ile birlikte, sanata daha yatkın bir ruh hali ortaya çıkmaktadır. Tasavvuf ehli, duygularını ifade edecek araçlara ihtiyaç duymuş,

  • Tasavvuf Musikisi

  • Dini edebiyat (Özellikle şiir)

  • Hat ve süsleme sanatları

  • Mimari

 

gibi alanlarda ölmez eserler meydana getirmişlerdir. Öyleki, tasavvuf kültürü çıkarıldığında, İslam sanatı ve edebiyatından bahsetmek oldukça zor hale gelir.

 

Diğer yandan tasavvuf kültürünün, deneyimlerin zenginliği, farklılığı ve bu deneyimleri ifade etmenin zorluğundan kaynaklanan sembolizm dolayısıyla İslam’ın yayıldığı geniş coğrafyadaki farklı kültürlerin kendisine en kolay yer bulduğu alan haline geldiği de gözden kaçırılmamalıdır. Eski kültürlerle benzer unsurların varlığı entegrasyona işaret edebileceği gibi, deneyimlerin ortak olmasından da kaynaklanıyor olabileceğine de dikkat edilmelidir.

 

Tasavvuf, esas itibariyle Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflere istinad eden bir ilimdir. Tasavvuf sahasında eser yazan kimseler, bütün fikirlerini ya bir âyet-i kerimeye, veyahut da bir hadis-i şerife dayandırmışlardır. Bu özellik tasavvuf tarihi nin her safhasında geçerli olan bir husustur. Hicrî 4. ve 5. asırlardan itibaren tasavvufun içerisine girmiş olan bir takım yabancı menşe'li fikirler, onun bu özelliğine halel getirmezler. Kısacası tasavvuf, İslâm'dan doğmuş ve İslâmî olma özelliğini devam ettirmiş bir ilim dalı ve düşünce sistemidir. [3]

 

 

 

Dipnotlar

[i] Annemarie Schimmel. İslamın Mistik Boyutları. Kabalcı: 2001

[1] Anahtarlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar. H. Kamil Yılmaz. Ensar: 2002

[2] Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi. Osman Türer. Seha Neşriyat:1998

[3] Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi. Osman Türer. Seha Neşriyat:1998