recepdemir.png

Tarihselcilik: Eleştiriler

Recep Demir'in Kur'an Tefsirinde Tarihselci Yöntem (Hikmetevi: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

Tarihselcilerin Görüşleri

Kur’an’ın tarihselliğiyle kastedilen şey, onun içerdiği bilgilerin özellikle bazı hükümlerin geçiciliği veya değişkenliği midir; yoksa tarihin belirli bir döneminde belirli bir mekânda indirilmiş olan bir metnin anlaşılması için, o metni indiği tarihsel bağlama yerleştirerek anlama ve yorumlama şekli midir? 

Kur’an’ın tarihselliği tartışmalarının Kuran tasavvuruyla sıkı bir bağlantısı vardır. Bu bağlantı Kur’an’ın nasıl bir kitap olduğu gerçeğiyle oldukça alakalıdır. Bu tartışmalarda Kur’an’ın mahiyetiyle ilgili şöyle bir betimleme yapılmaktadır:

“Kur’an'ın ilahiyat ahlak ve hukuk görüşleri nazil olduğu ortamı oluşturan olaylar zincirine paralel olarak vahyedilmiştir. Dolayısıyla da sorular ve cevaplar, çözüm tarzı ve sunuluşu, üslup ve yaklaşım, hep o toplumun izlerini taşımaktadır, o toplumun soru(n)larına çözümler sunmaktadır.”

Buradan anlaşıldığı kadarıyla Kur’an zamandan ve mekândan ve orada yaşayan insanların kültürlerinden soyut ifadeler olmayıp belirli somut durumlara cevap teşkil eden İlahi sözler mecmuasıdır.

Yine Kur’an öncelikli olarak nazil olduğu dönemin insanlarını muhatap almış ve öncelikli olarak o dönemin sorunlarına cevap vermiştir. Bu yaklaşıma göre Kuranın nüzul çağından sonraki insanları doğrudan muhatap aldığı ve onların sorunlarına doğrudan cevaplar verdiği anlayışı doğru değildir. Yani bugünün insanları bizler, Kur’an’ın doğrudan değil, dolaylı muhataplarıyız. Kur’an’ı bugün bize iniyormuşçasına okuyamayız. Bu çerçevede Kur’an, kendi tarihsel ortamı içinde Hz. Peygamber’in siretine paralel bir şekilde okunmalı ve ilahi iradenin öncelikle o dönemdeki insanlara ne söylediği anlaşılmalı ve daha sonra bizden ne istediğine geçilmelidir. Bu ifadelerden şu tespiti yapabiliriz. Kur’an’ın tarihselliği veya Kurana tarihselci yöntemle yaklaşmak denildiğinde öncelikle kastedilen, bu metnin içeriğinin ancak nazil olduğu tarihsel bağlama yerleştirerek doğru bir şekilde anlaşılacağı hususudur.

Buraya kadar verdiğimiz bilgiler Kuranın tarihselliğinin veya tarihselci yöntemin birinci aşamasını oluşturmaktadır. İkinci aşama ise, tarihin belirli bir döneminde belirli bir mekânda vücut bulan bu metni var olduğu tarihi ve sosyal bağlamda anladıktan sonra günümüze taşıma ve aktarma aşamasına sıra gelmektedir. Elbette burada doğal olarak, nüzul dönemi sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik durumuyla günümüz ortamı arasında kıyaslamalar yapılarak aradaki farklılıklara dikkat çekilmektedir. Bu ikinci aşamada mana günümüze taşınırken Kur’an’ın lafzi/ literal anlamı olduğu gibi alınmayacak, ayetlerin maksatları ve gayeleri dikkate alınarak icabında farklı hükümler benimsenebilecektir. Kısaca bu aşamada Kur’an’ın hükümleri günün gereklilikleri ve İslam’ın özü dikkate alınarak değişebilecektir. Bizim tespitlerimize göre Kur’an’ın tarihselliği veya tarihselci yöntem/ yaklaşım denildiğinde kastedilen bu iki aşamadan oluşan yöntem ve yaklaşımdır.

Tarihselci yöntemi bu şekilde kabaca ortaya koyduktan sonra, bu yöntemi savunanların böyle bir yönteme niçin başvurduklarına ve bu yöntemi onlara göre haklı ve gerekli kılan argümanlara göz atalım.

Tarihselci yönelişi önerenler, Kuranın öngördüğü bazı hükümlerin çağdaş toplumun değer yargılarıyla örtüşmediği veya en azından öngördüğü bazı kuralların çağdaş problemlere çözüm getiremediği iddialarını geçersiz kılmak için Kur’an’ı yeni bir anlayış ve yöntemle ele alıp okumak ve onu yaşanan bir kitap haline getirmenin kaçınılmaz olduğu kanaatindedirler. Zira Kur’an’ın klasik okuma biçimlerinden hiçbiri bugün Müslümanların içinde bulunduğu acıklı duruma düşmesine engel olamamıştır. Geçmişin Kuranı okuma ve anlama biçimi, onları ilgilendiren bir husustur ve bizim için de bağlayıcı bir yönü de yoktur. Bizim görevimiz, çağımız insanına Kuranı, anladığı dilden anlatmak ve onun problemlerine Kurandan çözümler üretebilmektir. Böyle yapılmadığı takdirde insanlar, Kur’an’dan uzaklaşmakta ve Kur’ansız bir hayatı tercih etmektedir.

Kuranın tarihsel bir metin olduğu ve bu metne tarihselci bir yöntemle yaklaşılması gerektiğine dair şu hususlar argüman olarak ileri sürülmektedir.

Kur’an’ın tarihselliği meselesi genellikle onun mahiyeti/oluşumuyla irtibatlı olarak ele alınmaktadır. Nassın içeriğinin oluşumunda nüzul dönemi muhataplarının konumları, zihni yapısı, onların kültürel seviyeleriyle örf ve adetlerinin ve hatta yaşadıkları coğrafi şartların etkili olduğu öne sürülmektedir. Ve buradan, Kuran, o coğrafyada ve o koşullarda inmeyip başka bir mekânda ve ortamda inseydi bambaşka bir kimliğe sahip olacağı neticesine varılmaktadır. Kısaca, Kur’an’ın oluşumunda olgular oldukça önemli bir konumdadır. Bu durum, “Kuran, Allah’ın Hz. Muhammed aracılığıyla yeryüzüne son sözlü müdahalesinin mümkün formlarından yalnızca birisi olup, onun bir meseleye temas etmesini gerektiren şey, o olayın önemliliğinden değil, ya Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin ya da vahyin ilk muhataplarının ihtiyacı olduğundandır” ifadeleriyle dile getirilmektedir. 

Tarihselciler, tikel-tarihsel dini nassların evrensel olduğunu kabul etmenin, vahyin nüzulünden sonraki bütün bireylerin ve toplumların tarihselliğini dikkate almama anlamına geleceğini ifade ederler. Çünkü, derler, bu anlayış belli bir tarihi döneme ait hükümleri farklı olmalarına rağmen bütün zamanlara taşımakta ve onları bütün toplumlara dayatmaktadır. 

Değişim

Tarihselcilik tartışmalarında sosyal değişmenin önemle üzerinde durulduğunu belirtmiştik. Tarihi sadece sosyal değişimle açıklamak, insan ve toplumun değişmez gerçeklerini göz ardı etmek demektir. Çünkü insanlığın hayatında değişen şeyler olduğu kadar, kalıcı ve sürekli olan şeyler de vardır. Değişim olgusunun yanında toplumların var olmalarını mümkün kılan, toplumun idamesini sağlayan süreklilik olgusu da görülmelidir.

Bilim ve teknolojide olduğu gibi sosyal değişmeyi de ileriye doğru tek yönlü bir çizgi olarak algılamak ve böylece tarihte yaşanmış olguların bir daha asla yaşanmayacağını iddia etmek pek tutarlı gözükmemektedir. Kişiler ve mekân değişse bile benzeri olayların yaşandığı tarihen sabittir. Mesela, tefecilik, hırsızlık, zina gibi olayları ele aldığımızda, onların ilkel veya modern şekillerinden, ferdi veya kurumlaşmış şekillerinden söz edebiliriz. Ancak onları tefecilik, hırsızlık ve zina olarak tanımamızı sağlayan sabit unsurlar, zaman içerisinde değişik şekiller alsa bile asli unsurlar değişmemektedir. Ve dolayısıyla zamana ve şartlara uygun olarak şekli değişmeler göstermelerine rağmen Allah’ın onlar hakkında koyduğu temel değer hükmü değişmemektedir.

İnsanın tarihine bakıldığında, onun temel güdülerinde değişmenin olmadığı da gözlemlenebilir. İnsanın hayata olan sevgisi ve hırsı değişmediği gibi, karşı cinse olan eğiliminde, mal mülk edinmeye olan rağbetinde de değişen bir şey yoktur.    İnsanın diğer insanlarla bir araya gelip topluluk oluşturmaya ve neslini devam ettirmeye yönelik arzusunda değişen bir şey olmadığı gibi, evreni tanımaya, hayatını kolaylaştırmak ve tahakküm etmek için evrenin enerjisini kendi hizmetine sokmaya olan yeteneği, isteği ve çabası da değişmiş gözükmemektedir.  Yeryüzünde her gün yaşanan terör olayları ve katliamlar, nefsinin kötü arzularına mağlup olan insanoğlunun bozgunculuğundan ve kan dökücülüğünden değişen bir şey olmadığını gösteren bir kanıt değil midir?

Muhammedcoskun.png

Muhammed Coşkun'un Modern Dünyada Kur'an Yorumu (MÜ İlahiyat Vakfı: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Tarihselci Yaklaşımın Sorunları

Tarihselcilik; biri metodolojik-felsefi diğeri amaç ve söyleme ilişkin olmak üzere iki temel sorun ile karşı karşıyadır.

Metodolojik-felsefi sorun; insanın kendi varlığının tarihselliğinin unutulması, kendi yaşadığı çağı büsbütün aşıp “gelenek" ve “geleneksel uygulama” aracılığı olmaksızın doğrudan Kur’an’ın nüzûl dünyasına nüfuz edebileceğinin öngörülmesi şeklinde ifade edilebilir. İnsanın kendi tarihsel koşullanmışlıklarından bütünüyle sıyrılıp başka bir tarihsel koşulu deruhte etmesi, o tarihsel ufuk ile kendi ufku arasında iletişimi sağlayan "gelenek” vasıtası olmaksızın mümkün değildir. Bu nokta aşılamadığı sürece tarihselcinin söylemi retorik ötesine geçemeyecek görünmektedir. Çünkü “Kur’an’ın nüzûl dönemi” diye bugün bizim tasavvur edebileceğimiz her şey, (nüzûl rivayetleri, siyer kaynaklan, hadis metinleri, tarih-tabakat literatürü) en nihayetinde bizim tarafımızdan okunup anlaşılmak durumundadır. Bu ise metodolojik olarak bizi en başa götürecektir. Diğer deyişle eğer biz Kur’an’ı bugünün tarihsel koşullarından hareketle anlayamayacaksak, onu anlamak için onun tarihsel koşullarına gitmek durumundaysak aynı şey esbab-ı nüzûl rivayetlerini ihtiva eden metinleri anlamak için de söz konusudur. Kur’an’ı anlamak için başvuracağımız her kaynak en nihayetinde elimizde bir “metin” olarak mevcuttur. Eğer o metinleri bize ait kılan kültürel bilinci, geleneğin sürekliliğini ihmal edecek olursak kendi tarihsel küremiz içerisinde onlara her zaman dışarıdan bakmak durumunda kalacağız demektir. Bu nedenle Kur’an’ın tarihselliği düşüncesini savunanlar Gadamer hermenötiği ile çetin bir hesaplaşmaya girişmek durumundadır. Fazlur Rahman her ne kadar Gadamer-Beti tartışmasını özetlerken hermenötiğin temel ve bu konuda can alıcı mahiyette olan ihtilaf noktalarını etraflıca tartışmaktan kaçınmış olsa da “Eğer Gadamer haklı ise benim burada söylediklerim bütünüyle yanlıştır.” şeklindeki ifadeleri ile bu sorunu fark etmiş olduğunu ima etmektedir. 

Amaç ve söyleme ilişkin sorun ise tarihsellik düşüncesinin çağdaş söylemlerin ve modernizmin Batı düşüncesi içerisindeki aşınmışlığını dikkate almaksızın, neredeyse Viyana çevresinin mantıkçı pozitivizmini çağrıştıracak kadar katı ve keskin bir dili kullanıyor olmasında kendisini göstermektedir. Tarihselci eğer Kur’an’ın ahkam ve değerlerinin kategorik olarak “tarihsel” nitelikte olduğunu iddia ediyorsa, bu durumda İslam düşüncesinin ahkam ve değer konusunda önündeki modelin ne olacağını da düşünmelidir. Yönteminin somut sonuçlarını örnekler üzerinden ortaya koyan bir düşünür olarak Fazlur Rahman örneği üzerinden düşünülecek olursa bu model, Batı pratiğinden başka bir şey değilmiş gibi görünmektedir. Örneğin faizli alışverişin yasaklanmasını bildiren naslar tarihsel olarak yorumlandığı zaman, geriye Batı medeniyetinin bütün dünyaya hakim hale getirdiği mevcut koşullar dışında bugünün Müslümanı için bankacılık işlemlerinde model olarak benimsenebilecek hangi ahkam ve değer kalmaktadır? Tarihselcilik bu noktada, “kervan yolda dizilir” deyişinde öngörülen tecrübenin zorunluluğu ilkesini göz ardı etmektedir. Çünkü Müslüman toplum hali hazırda modern dünyada belirleyici bir "özne” konumunda değil, sadece “nesne konumundadır. Kendi pratiğini uygulamak ve edindiği tecrübeler ışığında uygulamasını geliştirmek gibi bir olanağı bulunmamaktadır. En azından bu olanak son derece sınırlıdır. Dolayısıyla bu tür çetin meselelerde elde yaşanmış tecrübe olmadan, masa başında teori üreterek çözüme ulaşmaya çalışmak, küresel statükonun muhafazasını sağlayan bir söylemi kolaylıkla üretebilir. 

Tarihselci düşüncenin bir başka (fakat sadece tarihselciliğe mahsus olmayıp çağdaş İslam düşüncesinin hemen bütün akımlarında gözlemlenebilecek) sorunu ise, genelleştirme ve seçmeciliktir. Genelleştirme, tarihsel verilerden derlenebilecek bütün olumsuz örnekleri karşı tarafın hanesine yazmak suretiyle okumak şeklinde kendini gösterirken seçmecilik, klasik literatürü başından sonuna, kendi gelişim süreci içerisinde incelemek yerine, oradan mevcut pozisyonu tahkim etmeyi sağlayacak verileri seçip kullanmak şeklinde kendisini göstermektedir. Tabiatıyla bu, eldeki bir tarihsel veriyi ya da mevcut sosyolojik bir olguyu başka gündemlere alet ederek değerlendirmek, bu şekilde o olguyu araçsallaştırıp ondan istifade etmek anlamına gelmektedir. 

Tarihselci yaklaşım açısından bir diğer önemli sorun ise peygamberlik kurumunun (nübüvvet) sona ermiş olmasıdır. Çünkü nübüvvet kurumunun sona ermiş olması Kur’an metninin artık ilahi bir çerçeveden güncelleştirilmeyeceğini, dolayısıyla her tarihsel konumda güncelliğini korumakta olduğunu ima eder. Diğer taraftan nübüvvetin sona ermiş olmasından, Kur’an’ın her tarihsel dönemde güncelliğini koruyarak yorumlanması düşüncesi çıkarılabilir ki bu, klasik geleneğin içtihat düşüncesinde uygulamasını bulmuştur. Ne var ki bu, Kur’an’ın kategorik olarak tarihsel kabul etmekle hiçbir şekilde aynı değildir. Çünkü içtihat, üzerinde yorum yaptığı ayeti tarihsel kabul edip onun ardındaki tarih üstü uygulamayı arama çabası değil, doğrudan lafızlar üzerinden maksadı tespit ve tayin çabasıdır. Buna karşılık tarihselci düşünce açıkça biçim/öz ayrımına dayanır ve Kur’an’ın biçim kategorisine girecek bütün uygulamalarının (her ne kadar bu biçim kategorisinin nerede başlayıp nerede biteceğine dair somut bir düşünüm icra edilmemiş olsa da) tarihsel nitelikte olduğunu öne sürer. Bu durumda eğer Allah herhangi bir tarihsel koşul içerisinde o koşula özgü tikel uygulamalar üzerinden mesajını anlatıyorsa bu durumda her tarihsel dönemde -en azından köklü farklılıkların yaşandığı- her tarihsel dönemde yeniden peygamber ve vahiy göndermesi beklenirdi. Diğer taraftan eğer belli bir tarihsel dönemde indirilen vahyin tikel uygulamalarının sadece o tarihsel döneme mahsus olması fakat maksat ve ilkelerinin diğer tarihsel dönemlere nakledilmesi mümkün olsaydı bunun ilk peygamber ve ilk vahiy üzerinden sağlanması da mümkün olabilirdi. Fakat tarihin uzunca bir süreci boyunca Allah’ın pek çok peygamber göndermiş, ardından bu süreci son peygamber ile bitirmiş olması, tarihselcilik açısından -eğer ilerlemeci tarih anlayışı benimsenmeyecekse- zor görünmektedir.

Özetle eğer Kur’an’ın tikel uygulamaları tarihsel ise bu durumda Kur’an öncesinde pek çok topluma sıklıkla peygamber gönderilmiş olmasına karşılık Kur’an sonrasındaki tarihe peygamber gönderilmiyor oluşu nasıl izah edilebilir? İnsan aklının ve yetilerinin Kur’an vahyinin indirildiği tarihsel kesitten sonra tekamül ettiğini ve artık kendisine doğrudan ilahi vahiy yolu ile bildirilecek tikel uygulama örneklerine ihtiyacın birikimin artmış olması ile insanın kavrayış gücünün ve soyut düşünme kapasitesinin de artmış olduğunu söylemek için elimizde yeterli gerekçe var mıdır?

salimogut.png

Prof. Dr.Salim Öğüt'ün Modern Düşüncenin Kur'an Anlayışı (Ravza: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı

“Mesaj" Konusu

Efendim, biz "Kur'an'a 'tarihsel hitap' diyorsak, onu yok saymıyoruz ki, en azından mesajı bize hitap eder diyoruz" gibi bir cevabın da son derece problemli gözüktüğünü yukarıda belirtmiş olsak da yeri geldiği için burada bir kere daha belirtmeliyiz.

Çünkü öncelikle bu "mesaj" meselesi, bize "suya tirit" hükmünde gözükmektedir. Bunu böyle görmemizin bütün sorumluluğu sadece bize ait değildir. Çünkü senelerdir bu terane böyle tekrar edilir ama bugüne kadar hiç kimse çıkıp da şu "mesaj”ı kullanarak veya bu "mesaj”ı esas alarak, yani onu kaynak sayarak, bizim hayatımızı nasıl düzenleyeceğimize dair bir çalışma ortaya koymamıştır.

Yani, "hitabın kendisine" değil de "mesajı"na göre bir düzenleme yapılması halinde, benim iman esaslarım nasıl olmalıdır? Allah tasavvurum, ahiret inancım, Cennet ve Cehennem algım nasıl olmalıdır? Tevekkül telakkim ve Kader inancım nasıl oluşur, gibi sorular cevaplanmamıştır.

İbadetlerimi nasıl yapmalıyım? Namaz, oruç, hac zekât, tesbihat, evrad, ezkar, dinî hayatımda yine yer alacak mıdır? Alacaksa, nasıl alacaktır. Mesela namazımı nasıl kılacak, orucumu nasıl tutacak, zekâtımı hangi ölçüler içinde kimlere ve ne miktarda vereceğim, haccımı hangi ilkelere riayet ederek eda edeceğim.

Ahlak ilkelerim için de aynı sorulan sorabilirim. Nasıl bir ahlak nizamı öngörüyorsunuz.

Hukukunuz olacak mı? Olacaksa nasıl? Olmayacaksa, doğacak hukuki boşluğu nasıl doldurmayı düşünüyorsunuz.

“Bize Hitap” Meselesi

Fıkhın en önemli hususiyeti, insanların problemlerini meşruiyet şuurları içinde çözmektir. Bu cümleden olmak üzere, hangi miktardaki suyun hangi şartlarda kullanılıp kullanılmayacağım belirlerken, öyle ölçüler koyar ki, sulak bir bölgede yaşayan insanın ölçülerine göre o su temiz değildir, dolayısıyla o suyu kullanamaz; çünkü içine sindiremez.

Ancak o insanın, bütün dünyayı kendi bulunduğu merkezden değerlendirerek, "din, nasıl olur da benim içime sinmeyen bu kirlilikteki suya temiz hükmü verebilir?" demek gibi bir küstahlığa tevessül etmemesi gerekir. O zaman ona denir ki, kardeşim, kimse senden bu suyu kullanmanı istemiyor ki. Onun için itirazın hangi noktaya olduğu, anlaşılabilmiş değildir. Bu suyu ancak bu sudan başka suya sahip olmayanlar kullanırlar. Şimdi düşününüz, bu sudan başka suyu olmayan kimseye din, bu suyu da haram kılmış olsaydı, nasıl bir sıkıntı doğardı, tahmin edebiliyor musunuz?

 

Ayrıca İslam, bir dindir ve kendine has birtakım talepleri vardır. Mesela namaz kılmak için cünüp olan kimsenin gusletmesi, cünüp olmayanın abdest alması şarttır. Bu ön ibadetler için de suya ihtiyaç vardır. Dindışı yaşayan bir insan için belki sadece içme suyu ihtiyacından söz etmek mümkün iken, dindar bir insanın bundan daha fazlasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla su konusundaki ihtiyaç miktarı belirlenirken, bu önemli noktanın da göz önünde bulundurulması gerekir.

İşte fıkıh denen ve kaynak itibariyle İlahî olan bu ilim, hüküm koyarken öncelikle bu temel ilkeyi gözetir. Olabilecek asgari hadde itibar eder. Bu ilke de görme yetisini kaybetmemiş her göz tarafından son derece takdir edilmesi gereken bir ilkedir.

Küçük kız çocuklarıyla evlenilmesi meselesi de bu kabildendir. Din ve dinin ana kaynağı sıfatıyla Kitabullah, hiç kimseyi küçük kız çocuğuyla evlenmeye icbar etmemiş, hatta bunu teşvik de etmemiştir. Sadece izin vermiştir. Tıpkı bize göre içilmesi veya kullanılması içimize sinmeyen ve kirli bulunan sulan kullanmaya izin verdiği gibi…

Geçmiş dönemlerde birtakım ihtiyaçların karşılanması için uygulama imkânı bulmuş ama bizim çağımızda ve bizim çevremizde bugün uygulanmayan birtakım hususları esas alarak, "İşte bakınız, böyle bir uygulamadan bahseden bir kitab evrensel olabilir mi?" diye Kitabullah'ın tarihüstü olma vasfına itiraz etmeyi hem akıl ve ahlak dışı hem de mümin kulun edebine yakışmayan bir davranış olarak görürüz.

Akıl dışıdır; çünkü böyle bir yaklaşım zımnen, dünyanın, bizim yaşadığımız çevreden ve içinde yaşadığımız çağdan ibaret olduğunu iddia etmek anlamına gelir. Ahlak dışıdır; çünkü kendimizi, bilgi birikimimizi, alışkanlıklarımızı ve düşüncelerimizi merkeze koyup ona göre bir dünya kurmak ve bütün bir insanlığı ve âlemi o dünyaya hapsetmek, bütün hükümleri o indirgemeci yaklaşım içinde vermek, çok çirkin bir egoizmdir.