Tarihselcilik Yazıları

Prof.Dr.Ömer Özsoy'un Kur'an ve Tarihsellik Yazıları (Otto: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Sorun

Allah Kelamı olarak Kur’an’ın iletisinin cihanşümûl olduğuna dair İslami inanç, Müslümanlar arasında onun tarih üstü bir metin olarak okunması yönünde bir teamüle yol açmıştır. Çoğu kez ne anlama geldiği çok iyi bilinmeden savunulan ve neredeyse İslam’ın özgün bir dogması olmaya yüz tutan Kur’an’ın tarih üstü bir metin olduğu tezi, zaman içerisinde, Kur’an’a inanmanın yegâne formu olarak algılanır hâle gelmiş; öyle ki, bu tasavvurun dışında kalan her Kur’an anlayışı, onun bağlayıcılığının reddi ile eşdeğer görülür olmuştur.

Bu yazının temel konusu, şu sorudur: Kur’an, doğrudan doğruya ve yalnızca nüzûl döneminde karşısında duran muhataplarını göz önünde bulunduran tarihsel bir hitap mıdır; yoksa, müstakbel okurları da hesaba katarak inşa edilmiş tarih üstü bir metin midir? 

Egemen Dogmanın Değerlendirilmesi

Kur’an’ın tarih üstü bir metin olduğu şeklindeki egemen dogmanın, İslam açısından hiç de özgün bir dogma olmadığını; tam aksine, tarih içerisinde Müslümanların tarih tasavvurlarında ortaya çıkan sapmaların dolaylı bir sonucu olduğunu daha başlangıçta belirtmekte yarar var.

 

Kur’an’ın, tarihsel anlatımlarıyla (kıssalar), muhataplarının içinde bulundukları duruma ilişkin dersler vermeyi hedeflediği bilinmektedir. Bunu yaparken, o, muhataplarına bir tarih bilinci vermek istemektedir. Kur’an’a göre, herhangi bir olayın meydana geliş biçimi, nedenleri ve muhtemel sonuçlan, üzerinde düşünülebilecek bir alandır; yani tarihin işleyişi, olayların art arda gelişi, rastlantısal veya önceden belirlenmiş olmayıp, belli bir mantık dahilinde anlaşılabilecek sebep-sonuç ilişkilerinden ibarettir.  Bu durum, bütün insan eylemler için geçerlidir.

 

İslam kültürü açısından, bu noktaya kadar bir sorun yoktur. Sorun, Hz. Peygamber’in sireti ve Kur’an tarihi çerçevesinde oluşturulmuş bulunan yaygın tasavvurlarda baş göstermektedir; bu iki alan da kutsal tarihe dönüştürülmüştür.

İlahı bilgi ile ilgili Kur’an pasajlarının yanlış anlaşılmasından kaynaklanan, Kur’an metninin ezelden beri yazılı (mektûb) bulunduğu şeklindeki telakki ile Kur’an'ın nüzûlüne ilişkin tarihi malumat arasındaki çelişkiyi giderme konusunda ise, beytu’l-'izze formülü yardıma yetişmektedir. Buna göre, Kur’an ezelî hâliyle Kadir Gecesinde beytu’l-izze olarak isimlendirilen semavi bir makama indirilmiş ve daha sonra peyderpey (tedricen, muneccemen) yeryüzüne gönderilmiştir. Bu tasavvura göre, metni Allah tarafından ezelde belirlemiş bulunan Kur’an ile nüzûl döneminin verili durumu arasındaki uyum, nasılsa herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.

Öte yandan fıkıh ise, Kur’an’a uygulama kaynağı olarak başvurduğu için, onun hükümlerinin nasıl uygulanması gerektiğim keşfetmek amacıyla, onun ilk uygulamasının örnekliğine baş vurmak, yani eldeki mevcut metinsel yapıyı aşıp, Kur’an’ı tarihsel bakış açısıyla ele almak durumunda kalmıştır. Bu nedenle, usûl-i fıkh açısından Kur’an metnine tarihsel boyut katan öğeler olarak nasih-mensuh, Mekki-Medeni ve esbâb-ı nüzûl özel bir önem kazanmıştır. Kuşkusuz, ihtiyaçların belirlediği bu farklı yaklaşım biçimleri arasındaki ikilem sık sık sorun yaratmıştır. Tefsirlerimiz, bir Kur’an pasajının anlamını tespit etmek için, ilgili pasajın metinsel bağlamının ölçüt alınması durumunda ve tarihsel bağlamının ölçüt alınması durumunda ortaya çıkan anlam farklılıklarının örnekleriyle doludur. Kur’an’ı bir metin olarak okuyup okumamanın önemi işte burada ortaya çıkmaktadır.

Metin-Söz Ayırımında Kur’an

Nüzûl döneminden sonra yaşayan ve tamamlanmış bir Kur’an metniyle yüzyüze bulunan insanların, Kur’an’ı bir metin olarak algılamaları doğal bir yanılsamadır. Nitekim günümüzde yalnızca Müslümanlar değil, Müslümanların dışında da önemli bir çevre, Kur’an’ı bir metin olarak ele almakta ve onu değerlendirirken metin tenkidi yöntemlerini kullanmaktadır. Ancak, bu tutumu meşru ve haklı kılacak tek koşul, Kur’an’ın daha başlangıçta bu şekliyle tasarlanmış olduğunun gösterilmesidir. Aksi takdirde, Kur’an surelerini teşkil eden muhtelif pasajların farklı zamanlara ait olduğunu bilip dururken, her bir sureyi bütünlüklü bir metin olarak kurgulanmışçasına irdelemenin, -kendi içinde tutarsız bir iş olması bir yana- Kur’an’ı, çelişkili ve bütünlüksüz bir metin olduğu şeklindeki eleştirilere maruz bırakacağı daha baştan bellidir. Kur’an’ı metinsel bir bütünlük olarak incelemeye girişmenin, Kur’an’ın bugün iki kapak arasında yer alıyor olması dışında bir gerekçesi yoktur.

Biz Kur’an’a inansak da inanmasak da teslim etmemiz gereken tarihsel bir gerçek vardır: İki kapak arasına konduğunda birbiriyle çelişik gibi görünen Kur’an pasajları, nüzûl dönemindeki İslam karşıtlarınca bir zaaf olarak değerlendirilmemiş, herhangi bir eleştiriye konu edilmemiştir. Kur’an’ın mantıksal bir çelişki içermediğinin en açık ve en nesnel delili budur.

Kur’an’ı önceden kurgulanmış, kendi içinde bir bütün olarak okumamızı imkânsız kılan en önemli gerçek, bizzat Kur’an’ın metinleşme tarihidir. Kur’an, herkesin bildiği gibi, bir çırpıda telif edilmiş bir metin değildir. O yirmi küsur yıl zarfında değişik olay ve gelişmeler üzerine, bu gelişmelere bağlı olarak vahyedilen birbirinden bağımsız pasajlar toplamından başka bir şey değildir.

Hitabın Tarihselliğinin Anlamı

…Muhataplar, kadınların özel hâllerini sordular, Allah cevap verdi; hilali sordular, Allah cevap verdi; haram aylarda savaşmaya cevap verdi. Şimdi, bütün bu soruların, insanoğlunun Allah’a yöneltebileceği muhtemel bütün sorulan tükettiği veya bu sorulara verilen cevapların, evrensel anlamda bütün insanlığı tatmin edecek cevaplar olduğu öne sürülebilir mi? Bugün hilalin nasıl oluştuğunu Kur’an’dan öğrenme ihtiyacı duyacak veya Kur’an’ın verdiği cevabın bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar? Aynı şekilde, haram aylarla ilgili soruya verilen cevabın, soruyu soranların niyetlerini göz önünde bulunduran, siyasi, dolayısıyla o tarihsel duruma özgü konjonktürel bir cevap olduğu açıktır. O hâlde, bir şeyin Kur’an’da geçmesinden çok, ona ne amaçla yer verildiği önem arz etmektedir. Daha da önemlisi, vahiy sürerken haram aylarda savaşılması bir sorun olmasaydı, acaba bugün Kur’an metninde ilgili pasajlar yer alacak mıydı? 

Tarihle bu sıkı bağı nedeniyle, Kur’an, nüzûl dönemi tarihini araştıranlar için en önemli kaynak konumundadır. Nüzûl döneminde Kur’an’ın Hz. Peygamber’in önderliğindeki İslami harekete refakat eden pasajlarında, Hz. Peygamber’in ve Müslümanların yanlış karar ve uygulamalarını eleştirildiğine ve düzeltildiğine; bazı karar ve uygulamalarının zemin olarak alındığına tanık olurken; onların doğru karar ve uygulamalarının onaylandığının örneklerine rastlamamaktayız. Bunun anlamı, Hz. Peygamber’in bütün peygamberlik hayatı süresince verdiği kararların, uygulamalarını ve izlediği siyasetin, Kur’an tarafından reddedilmedikçe veya eleştirilmedikçe, Allah tarafından onaylanmış olmasıdır. Bu itibarla, vahyin gözetimi altında bir mücadele yönettiği için, Hz. Peygamber’in rehberliği, Kur’an’la aynı derecede yol gösterici ve örnektir. Dolayısıyla, Sünnetin tarihselliğini kabul etmekle birlikte, Kur’an’ın tarih üstülüğü dogmasından ödün vermeyenlerin, bu görüşlerini Kur’an ile Sünnetin menşe farkı ile temellendirmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Onların göstermeleri gereken, Kur’an’da yer alan olay ve durumlarla, Kur’an’da yer almayan (Sünnette yer alan) olay ve durumlar arasındaki mahiyet farkıdır.

Evrensel olan ed-din, Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e birbirinden farklı dil, biçim ve içeriklerde sunulmuştur; Kur’an ise, ed-dinin insanlık düzlemine indirilmesine imkân veren son biçimdir. 

Özgün Anlamın Düşmanları

Kur’an’ın Nesnelci Tarihsel Yorumunun önündeki Zorluklar Kur’an’ın tarihsel bir hitap olarak kabul edilmesi, Müslümanlar açısından onun bugün için yorumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu ihtiyaç, tarih boyunca belli bir akışkanlık içerisinde karşılanagelmiştir. Müslümanlar, verili durumla Kur’an’ın hitabı arasındaki örtüşmezliği, ancak moderniteyle birlikte şimdiki kadar net teşhis edebilmişlerdir. Başka bir deyişle, modern durum, bu örtüşmezliği belki kısmen kendisi üretmiş, ama daha çok, fark edilmesine imkân tanımış; ancak, bu imkânı sunarken, ne zaman çözümleneceği konusunda iyimser bir tahminde bulunmak için yeterli sebebe sahip olmadığımız bir sorunlar yumağını da —bütün insanlara olduğu gibi, Müslümanlara da- hediye etmiştir.

Modernizmin belirleyici özelliği, çokça söylenegeldiği üzere, modern durumun modern öncesi bütün diğer durumlardan sadece farklı değil, ama aynı zamanda üstün ve iyi olduğu varsayımıdır. Bu temel kabul, bir ideoloji olarak modemizmin başlı başına alâmet-i farikasıdır, denilebilir. Modernitenin batağı ise, farklı biçim ve düzeylerde de olsa, benzerleri insanlık tarihinin her döneminde görülegelen sapmalarının kimi alanlarda telafisi mümkün olmayan olumsuzluklar içermesinde değil, bunların ‘gelişme’ olduğu vehmini besleyen psikolojik atmosferinde ve bu atmosferin ürettiği ‘modern akıl’dadır. 

Müslümanlar, kendilerini, bir yandan verili durumun sorunlarını teşhis etmek, diğer yandan da bu sorunların çözümünü Kur’an’da aramakla, daha doğru bir ifadeyle, Kur’an’a uygun çözümler üretmekle yükümlü hissetmektedirler. Verili durumun sorunlarının teşhisi konusunda Müslümanlar arasında bir ittifak olduğundan kısmen söz edebiliriz. Ancak, Kur’an’ın içine nazil olduğu verili durumunun sorunları, çağdaş Müslümanı kuşatan verili durumun sorunlarından farklıdır. O hâlde, Kur’an’dan, çağdaş verili durumun sorunlarına yönelik çözümleri nasıl çıkarabiliriz? Ayrışma noktası işte bu temel soruya verilen cevaplarda belirmektedir.

Tarihsel yaklaşım, Kur’an’ı Hz. Muhammed’in çağına ve çağdaşlarına yönelik bir hitap olarak gördüğü için, Kur’an’ı oluşturan pasajların özgün anlamlarını, ait oldukları tarihsel bağlamda aramaktadır. Bu yaklaşımın doğal sonucu, tespit edilen lafzi delaletin de tarihsel addedilmesidir. Bu durum, Kur’an’ın iletisinin Kur’an sonrası dönemlere taşınması için yorumun gereğini ortaya koymaktadır.

Bir örnek üzerinde, söylemek istediklerimizi somutlaştırmak gerekirse, tarihsel yaklaşım, Kur’an’ın hırsızlık suçu için öngördüğü el kesme cezasının, nüzûl dönemi için önerilmiş bir ceza biçimi olduğu saptamasında bulunmayı gerektirir, ancak, bu tespit, ille de bu cezanın bugün geçerli olmayacağı anlamına gelmez. Zira, aynı ceza, nüzûl tarihindeki vazediliş gayesini bugün de gerçekleştirebilir. Sırf Kur’an’da yer aldığı için bu ceza biçiminde ısrar etmek ile yine aynı sorgulamayı yapmaksızın, sırf bugün çağdışı bir uygulama olarak algılanıyor diye, bu ceza biçiminin değişmesi konusunda ısrar etmek arasında tarihsel perspektiften yoksunluk bakımından hiçbir fark yoktur. Zira her iki tulum da açıkça olgusal ve tarihsel olanı tarih üstü kılmayı sonuç vermektedir: İlki, Kur’an’ın tarihselliğini, İkincisi ise, çağdaş tarihselliği...

Özet ve Sonuç

Tanık olduğum bir Risale-i Nur dersinde, Körfez savaşma karşı tutumumuzun ne olması gerektiğine dair cevap bulmak üzere, Birinci Dünya Savaşı esnasında -güncel durumla paralel olduğu varsayılan bir durum üzerine-yazılmış bir bölüm okunuyordu. Dersin bitiminin ardından girilen mütalaada, dinleyicilerden birisi, önerilen tutumun bugünkü duruma pek uygun olmadığı gerekçesiyle, okunan bölümün, yazıldığı dönemin şartları muvacehesinde değerlendirilmesi gerektiğini öne sürdü. Diğer bir grup ise, Risaleler’de yazılı olanın, her benzer durum için aynen geçerli olması gerektiği görüşündeydi. Onları böyle düşünmeye iten, Üstad’ın, ilgili bölümü, bugünkü gelişmeleri de hesaba katarak, hatta öngörerek telif ettiğine inanmalarıydı. Risalelerin tarihselliğini ön plana çıkaran şakirt de en az diğerleri kadar Risale-i Nur’un rehberliğine talipti; ancak, onun soruyu ortaya koyuş biçimi şöyleydi: “Acaba Üstad bugün yaşasaydı. Körfez savaşına karşı tutumu ne olurdu? Kuşkusuz o, soruyu böyle sorarken, Üstadın siyasal tavrını, bu soruya yaklaşık doğru bir cevap verecek kadar tanıdığından, en azından muhtemel bir tartışmada tezini savunabilecek kadar nesnel ölçütlere sahip olduğundan emin olarak hareket ediyordu.

Toplumsal ve ideolojik aidiyetim, bana böyle bir gözlem şansı vermişti; ama Türkiye’de yaşayan bir insan olarak biliyorum ki, temelde aynı yaklaşım farklılığını, Kemalistlerin Mustafa Kemal’in söylem, metin ve uygulamalarının yorumuna ilişkin tartışmalarında veya Marksistlerin Marx’ın metin, söylem ve uygulamalarının yorumuna ilişkin tartışmalarında da gözlemlemek ve benzer örnekler serd etmek mümkündür. Bu ayrışmanın, ilgili otoritenin rehberliğine inanıp inanmama zemininde seyretmediği açıktır. Her iki tutumun temsilcileri de otoritesini tanıdıkları metinlerin bugünün meselelerine bakışımızda bize ışık tutacağından şüphe etmemektedirler. Şu farkla ki, ‘tarih üstücü okuma’dan yana olanlar, bu metinlerin belli bir tarihsel gerçeklik içerisinde ortaya çıktıklarını görmemekte, görememekte veya görmek istememektedirler. O hâlde, aradaki ihtilaf, söz konusu metinlerin bağlayıcılığı ve değeri üzerinde bir ihtilaf değil, ‘tarih’ anlayışlarının farklılığından kaynaklanan bir yaklaşım farklılığı niteliğindedir. Zira, ‘tarihsel okuma’yı tercih edenler, herhangi bir tarihsel olayın ‘biricik’ olduğundan, dolayısıyla, bir kez daha aynıyla tekerrür etmeyeceğinden hareketle, her yeni durumu kendi şartları içerisinde değerlendirmek gereğini duyarlarken, diğer taraf böyle hır hassasiyet göstermemektedir. O hâlde, sorun, tarih bilinci sorunudur ve tartışma tamamen tarih üzerine bir tartışmadır.

Kur’an’ın tarihselliği tartışmalarında egemen olan iki uç yaklaşımın da beşeri metinlere ilişkin yukarıda özetlediğimiz yaklaşımlardan temelde hiçbir farkı yoktur ve sorun aynı sorundur. Aradaki en önemli fark, Kur’an’ın ilahi kaynaklı oluşudur; ancak, üzerinde konuşulan nesne tarihsel olduğu sürece, kaynağın ilahiliği veya beşeriliği, sadece metinde yer alan değerlendirme ve yargıların isabet şansları arasında bir fark yaratır. Buna bağlı olarak da ilkinin mutlak doğruluğunu teslim ederken, İkincisine karşı eleştirel yaklaşabilirsiniz. Ama, bu fark, İlahı kaynaklı metinleri kendi tarihsellikleri içerisinde anlama gereğini ortadan kaldırmaz.

 

Risalelerde veya Mustafa Kemal’in Söylev’inde yer alan herhangi bir yargı, -bu yargı paylaşılsa da paylaşılmasa da- ne kadar ilgili olduğu bağlam için geçerli kabul edilmek durumundaysa; Kur’an’da yer alan herhangi bir yargının da ilgili tarihsel bağlam göz önünde bulundurularak koyulduğu teslim edilmelidir. Aksi takdirde gerek Kur’an’ı gerekse diğer metinleri doğru anlama şansına sahip olmamız düşünülemez. Nitekim, örneğin Mustafa Kemal’in dine (İslam’a) karşı gerçek tutumunun ne olduğu ve Üstad’ın siyasete karsı gerçek tutumunun ne olduğu konusunda, ilgili kesimler nezdinde çok uç görüşlerin tedavülde olduğunu biliyoruz. Tıpkı, Kur’an’ın, örneğin Ehl-i Kitap’a karşı tutumunun ne olduğu konusunda söylenmedik bir şey kalmadığını bildiğimiz gibi...

 

Bunlar, sahici çıkmazlar ve ikilemler değil, kısmen samimiyetsizliğin, kısmen de ilkesiz faydacılığın güdülediği yöntemsizliğin önümüze koyduğu sahte sorunlardır. Sağduyu, Mustafa Kemal’i İslam karşıtı gösteren yorumun da onu İslam yanlısı gösteren yorumun da aynı anda ve aynı derecede haklı ve isabetli olduğunu kabul etmemektedir. Bunlardan ya birisi doğru, diğeri yanlıştır ya da Mustafa Kemal’in dine karşı tutumu zaman içerisinde farklılık arz etmiştir. Bunu tespit edebilmenin tek yolu ise, onun dine karşı tutumuna ışık tutacak olan metin, söylev ve uygulamalarını, kendi tarihsellikleri içerisinde okumaktır.

Prof.Dr.Ömer Özsoy'un Bir Kur'an İfadesinin Kavramsallaşması (Fecr: 1994) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an Üzerine Bazı Değerlendirmeler

Kur'an'ın evrenselliğini gerçekleştirebilmek, başka bir ifade ile, Kur'an'ı başka çağlarda ve coğrafyalarda da tarihe mal edebilmek için, onu kuşatan tarih ve coğrafya ile ilişkisinden yola çıkmak durumundayız. Bunu söylemekle, Kur'an metninin tarihsel bir vesika anlamında bir ölü belge olduğu, buna karşın, sadece prensiplerinin yaşadığı şeklindeki bir görüşe katılmadığımızı da belirtmek isteriz. Zira böyle bir düşünce; her dönemde ve her toplum için Kur'an'ın evrensel prensiplerini içerecek şekilde hazırlanacak bir metnin, Kur'an'la aynı işlevi yerine getirebileceği, hatta bunu yaparken herhangi bir karışıklığa da mahal vermeyeceği fikrini çağrıştırmaktadır. Oysa bizim söylemek istediğimiz, her neslin ve her toplumun evrensel ilkeleri bizzat Kur'an metninden alması, ancak bu işin sağlıklı yapılabilmesi için, Kur'an’ın, belli bir toplumun tarihin belli bir dilimindeki sorunlarıyla ilgilendiğinin unutulmaması gerektiğidir.

Kur'an metnindeki tarihselliğin ardında yer alan evrensel boyutun yakalanması, sadece metne ve Kur'an'ın 'ilk hitap çevresiyle ilgili bilgilere mütevakkıf bir işlem olmayıp, bizzat olgu üzerinde düşünmeyi de gerektirmektedir. Çünkü metni bu yönüyle tahlil etmeden önce, evrensel ve değişkenlik niteliklerinin tanımlanması zarureti vardır. Bu konuda temel ölçüt ise kanaatimizce, Kur'an'da fıtrat kelimesiyle ifade edilen, insanın zamana ve mekâna göre değişmeyen yönü olmalıdır. Bu ölçütün yakalanabilmesi de şüphesiz gerek insanın gerekse onu kuşatan çevrenin maruz kaldığı değişimin sorgulanmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde, esasen insanın öz kimliğinden uzaklaşmasını doğuracak yozlaşma niteliğindeki değişmelerin ‘ilerleme’ vehmedilmesi veya insanın fıtrî ihtiyaçlarına cevap veren unsurların tarihsellikle yaftalanması tehlikesinden kendimizi kurtaramayız.

Örnek vermek gerekirse, çağdaş dünyada kadının durumuna ilişkin, İslam adına geliştirilen bakış açılarında bu sorgulama işleminin her zaman yeterince yapılmadığı kanısındayız. Kur'an mesajını ortaya koyarken, «Ortadoğu'nun ‘ataerkil’ geleneğinden olan bir topluluğa... Kadının esas itibariyle erkekten aşağı görülmesini kutsal bir inanç gibi benimseyen bir halka» hitap etmekteydi. Dolayısıyla Kur’an'ın ifadeleri bu tarihsel ve kültürel yapıyı hesaba katmıştır. Bu doğrudur... Ancak bunu, cahiliye Arabının kadına bakışı gibi, çağdaş dünyanın bakışının da sorgulanması izlemedikçe doğruluğunun bir anlamı yoktur. Unutulmamalı ki, bizler de tarihin belli bir diliminde yaşamaktayız ve çağımızın çocuklarıyız. Kadınla ilgili cahilî kültürün bütün unsurlarının sapma, çağdaş dünyanın dayattığı kültür ve yaşam tarzının ise mutlak doğru olduğunu söylememizi haklı kılacak bir argümana sahip olmadığımız sürece, kendi kültürümüze de şüpheyle bakmak zorundayız.

Çok kadınla evlenme ve kadının mirastan payı gibi konularla ilgili Kur'an hükümlerini irdelerken, hüküm üzerinde etkili olan ortamı tahlil edip, Kur’an'da yer almadığı halde kadının çocuğunu emzirmekle mükellef olmadığı şeklindeki bir kuralı, yerel boyutu üzerinde hiç durmaksızın ve sadece kadının lehine bir hüküm niteliği taşıdığı için kabul etmenin gerisinde çok ciddi bir yöntemsizlik; değilse samimiyetsizlik yatmaktadır.

Benzer şekilde, kadına mirastan erkek kardeşinin yarısı nispetinde pay biçen Kur'an hükmünü, ortaçağ sosyal yapısını göz önünde bulundurduğu gerekçesiyle tarihsel bir hüküm sayıp, çağdaş dünyanın, önerdiği sosyal yapıyı baz alan bire bir taksimi evrenselleştirmek aceleye getirilmiş bir çözüm gibi görünmektedir. Gerçi benzer çağdaş yaklaşımların her zaman, getirdikleri / önerdikleri çözümlerin evrensel çözümler olduğunu öne sürdükleri söylenemez; ancak sorunun ele alınış ve ortaya konuluş biçiminin son derece sağlıklı olduğu da iddia edilemez. Kanaatimizce, mirastan kadının ve erkeğin ne kadar pay alacağı konusundan daha önemlisi, Kur'an'ın hedeflediği sağlıklı toplumda kadının ve erkeğin üstlenecekleri rollerin ne olacağıdır. Kur'an'ın asıl ilgilendiği de bu olsa gerektir.