Hz. Muhammed (sav)’in Peygamberliği

 

Kur'ân'da Hz. Muham­med’in de yeni ve tek peygamber olmadığı, aksine dünyanın kuruluşundan onun zamanına kadar dünyaya gelen binlerce peygamber­den biri olduğu vurgulanmakta; peygamber­ler zincirinin son halkası olduğu belirtilmektedir. [i]

İşte bu (Hz. Muhammed) de azab ile korkutan evvelki peygamber­lerden bir peygamberdir. (Necm; 56)

 

Sen  gönderilen  peygamberlerdensin. (Yâsin;3)          

                                           

Ben peygamberlerden ilk defa (gelmiş biri) değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben, ancak bana vahyolunana tâbi olurum. Ve ben, apaçık bir korkutucudan başkası değilim. (Ahkâf 9)

Kur'ân-ı Kerîm'in bu ifadeleri Hz. Muhammed (a.s.)'in yeni bir din getirmediğini ve eski peygamberlerden herhangi birini veya talimatını reddetmediği, aksine dünyanın kuruluşundan beri çeşitli milletlere ge­tirilen dini getirdiğini ve bunu açık, duru ve temiz bir şekilde insanlara ilettiğini açıkça ortaya koyuyor. [ii]

 

Hz. Muhammed'in Peygamberliği Üzerine Düşünme

Bir an için gözlerimizi kapayıp 1400 yıl önceki dünyanın durumunu göz önüne getirmeye çalışalım: [iii]

 

İnsanlar arasındaki haberleşme ve ulaşım araçları yok denecek kadar azdı. Milletler ve ülkeler arasındaki ilişkiler ve insanların sahip olduğu bilgiler son derece sınırlıydı…Bugün küçük bir çocuğun kısa sürede edindiği bilgiler, o devir­lerde yüzlerce kilometrelik yolculuk ve bazen ömür boyu süren inceleme­lerin sonunda zorlukla elde edilebilirdi.  [iv]

 

Bu karanlık çağda, dünyanın bir köşesinde karanlık biraz daha faz­laydı.  Çevresindeki ülkelerde meselâ, İran, Bizans imparatorluğu ve Mı­sır'da bilim, teknoloji, uygarlık ve kültür hiç olmazsa belli bir düzeye ulaşmıştı. Ancak büyük sahra ve çöller yüzünden Arabistan diğer ülkelerden hayli kopuktu. Arap tacirleri develeriyle aylarca yolculuk ederek bu ülke­lere gidip mal satar veya oralardan mal satın alırdı. Bu ticaret kafileleri­nin amacı alış-veriş olduğu için, Arap tüccarları ülkelerine dönünce ilim ve kültür türünden çok az şeyi yanlarında getirirlerdi. Arabis­tan'da ne bir okul vardı ne de kütüphane. Bütün ülkede okuma yazma bilenlerin sayısı parmakla sayılacak kadar az­dı.  [v]

 

Arabistan'da bir devlet düzeni yoktu. Her kabile özerkti. Belli başlı kanunlar bulunmadığı için bir hukuk devleti tasavvuru etmek de mümkün değildi. Yasa ve kurallar, güçlü olan­dan ve kaba kuvvetten yanaydılar, kim daha güçlüyse başkasının hakları­na tecavüz eder, mal ve mülküne konardı. Bir Arap bedevisi için kabile­sinden olmayan bir kişiyi öldürmekten ve malını gasp etmekten daha do­ğal bir şey yoktu. [vi]

 

Değişim
İşte böyle bir zamanda ve böyle bir yerde bir insan doğuyor. Şartların bu kadar ağır ve imkânların bu kadar sınırlı olduğu bir dönemde, küçük yaşta annesini, babasını ve dedesini kaybediyor ve aile himayesinden mahrum kalıyor. Biraz büyüyünce be­devi çocuklarla beraber çobanlığa başlıyor. Gençliğinde ticaretle meşgul oluyor. Herhangi bir âlimin yanında görülmüyor. Zaten o devrin Arabistan'ında âlim denebilecek pek kimse de yoktu. Birkaç defa ticaret dolayısıyla Arabistan'ın dışına çıkma fırsatını buluyor ama yolculuğu sadece Şam'a kadar uzanıyor. Bu yol­culuklar o dönemde Arap tacirlerinin yaptığı ticari seyahatlerden farklı değil. Bir an için bu ticari yolculuklar sırasında bir iki kez bilgi ve kültür kaynaklarından yararlandığını farz etsek bile, bu şekilde elde edilen bölük pörçük bilgi ve gözlemlerin gayet yüzeysel ve sı­nırlı olduğunu kabul etmekten başka çare yoktur. Okuması yazması olmayan bir bedeviyi, sadece bir ülke değil, bütün dünyanın; bir çağın değil, bütün çağların li­deri ve önderi yapacak bilgilerin bu tür ayaküstü sohbetlerle elde edilece­ğini sanmak gerçekten insafsızlık olur. [vii]

 

Yaklaşık kırk yıl temiz ve dürüst bir hayat süren bu insanın kişiliğinde ve durumunda birden bire muazzam bir değişiklik meyda­na gelir. Birden bire kalbi kendisinden olmayan bir ışıkla dolar. Mağaranın yalnızlığın­dan çıkıp, şehre iner. Ve insanlara taptıkları putların gerçek olmadığını, hiçbir anlam taşımadıklarını dolayısıyla onları bırakmaları gerektiğini söyler. [viii]

 

Halk tepki gösterir ve O'na düşman kesilir. Bir gün değil, iki gün değil, birkaç ay değil, tam on üç yıl kendisine zulüm eder, eziyet çektirirler. Nihayet evinden, ocağından koparıp sürgüne gönderir. Bununla da yetinmez, sığındığı yerde kendisini ve taraftarlarını rahat ettirmez. Bütün Arabistan'ı O'na ve bir avuç taraftar­larına karşı ayaklandırır. Tam sekiz yıl üst üste seferler düzenleyip saldırırlar. Fakat bü­tün bu güçlük ve engellere rağmen o büyük insanın azmi kırılmaz. [ix]

 

Bir yalancı, bir sahtekâr, aslı astarı olmayan bir şey için bunca güçlük ve engellerle boğuşabilir mi? Macera peşinde olan bir şahıs sadece tahmin ve kıyasa dayanarak davasını böyle savunabilir mi? Bunca yalan, iftira ve ithamların yanı sıra fiili müdahaleye ve tecavüze karşı dayanabilir mi? Bir hokkabaz veya bir soytarı ortaya attığı bir oyun için, büsbütün ayağa kalkan bir millet ve memlekete karşı son ana kadar mücadele edebilir mi? Bir hilekâr sadece keyfi için büyük ordulara karşı koyabilir mi? Bu azim, bu kararlılık kendisinin ne kadar haklı olduğunu, davasının ne kadar sağlam olduğunu zaten gözler önüne sermiyor mu ? [x]

 

Kırk yaşına kadar diğer Araplardan bir farkı yoktu. Bu süre içinde kimse büyüleyici hitabetine tanık olmamıştı. Kimse O'nun ilâhiyat, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, iktisat ve biyoloji'nin en derin kural ve tezlerinden bahsettiğini duymamıştı. Kimse, tanrı, melekler, sema­vi kitaplar, geçmiş peygamberler, eski ümmetler, kıyamet, ölümden son­raki hayat, cennet ve cehennem hakkında tek bir söz söylediğini işitme­mişti. [xi]

 

Temiz bir karakteri, efendi bir kişiliği vardı. Yakın çevresindekiler sessiz, sakin, barışsever ve dürüst bir kişi olduğu­nu biliyordu. Ancak kırk yaşından sonra mağaradan çıkınca sanki dünya­lar değişmişti. Artık O, yepyeni sözler söylüyordu. Konuşmasında öyle bir çekicilik, söylediklerinde öyle bir cazibe vardı ki kendisini duyanlar büyülenmiş gibi oluyorlardı. Kelâmı öylesine etkileyici idi ki ezeli düşmanları bile, etki­lenmemek için O'nu dinlemekten kaçıyorlardı. Güzel konuşma ve hitabette öylesi­ne kuvvetliydi ki aralarında büyük şair, hatip ve konuşmacıların bulundu­ğu bütün Arap milletlerine açıkça meydan okuyarak "Okudu­ğum sûre ve ayetlere benzer bir tek sûre ve ayet getirin" diyor ama kimse buna cesaret edemiyordu. Zira Arapların kulağı böylesine zarif, böylesine hitabet dolu bir söz duymamıştı. [xii]

 

Bu şahıs şimdi bir anda emsalsiz bir hâkim, eşine rastlanmayan bir ıs­lahatçı, usta bir siyasetçi, üstün kabiliyetli bir hukukçu, yüksek seviyeli bir hâkim ve tecrübeli bir komutan hüviyetleriyle karşımıza çıkıyor. Bu şahıs Arabistan çöllerinin cahil bedevilerine akıl, mantık ve hikmetin öylesine derin ve çekici meselelerini anlatıyor ki bunun eşine ne geçmişte rastlanmış, ne de gelecekte benzeri bulunacaktır. Okuma-yazma bilmeyen bu kişi, artık ilâhiyat üzerine konferans verebiliyor, milletlerin tarihi ve iniş çıkış sebepleri konusunda konuşmalar yapabiliyor, felsefenin karma­şık kurallarından bahsedebiliyor, geçmişteki ıslahatçıların günah ve se­vaplarını bir kitap gibi okuyabiliyor, dünyanın çeşitli din ve mezheplerini eleştirebiliyor, milletler arasındaki davalarda ve kavgalarda karar verebili­yor, ahlâk, medeniyet ve kültürün en güzel derslerden bahsedebiliyordu. [xiii]

 

Bunlarla da yetinmiyor, toplum, ekonomi, sosyal problemler ve uluslararası ilişkilerle ilgili kanun ve beyannameler çıkarabiliyordu. Bu hususta öyle kanunlar hazırlıyor ve hukuk nizamı meydana getiriyordu.[xiv]

 

O, sessiz, mütevazı ve alçak gönüllü tüccar -ki hayatında kılıca bile dokunmamış, hiçbir askeri eğitimden geçmemişti birden bire cesur bir asker oluveriyor­du. Öyle büyük kumandan olmuştu ki, dokuz yılda bütün Arabis­tan'ı fethediyordu. Öylesine müthiş bir askeri liderdi ki meydana getirdiği ordu, askeri düzen ve milletine aşıladığı askeri ruh sayesinde, miskin Araplar sadece birkaç sene zarfında dünyanın iki muhteşem askeri gücünü alt ediyorlardı. [xv]

 

O sessiz ve kendi halindeki insan -ki kırk yaşına kadar herhangi bir siyasi konuyla ilgilendiği görülmemişti- bir anda büyük bir devlet adamı, ıslahatçı ve politikacı oluverdi. 23 yılda 1.2 milyon mil ka­relik Arabistan çölünün dağınık, kavgacı, cahil, dik kafalı, kültürsüz kabi­lelerini telgraf, telefon, radyo, demiryolları veya karayolları basın ve ya­yın gibi ulaşım ve haberleşme araçları olmaksızın bir dine, bir medeniye­te, bir kanuna ve bir hükümete bağlayıverdi. Düşüncelerini değiştirdi, ahlâklarını düzeltti, kültürsüzlüklerini kültürle ikame etti, vahşiliğini medeniyete çevirdi, kötülük ve ahlâksızlıklarını iyilik, takva ve dürüstlüğe dönüştürdü. Kanunsuzluk ve anarşiyi özenilecek bir kanuna saygı ve devlete bağlılığa çevirdi. Asırlarca içinden kaliteli ve yetenekli insanın çıkmadığı kısır bir milleti öylesine verimli hale getirdi ki her alanda yüzlerce ve halta binlerce uzman, âlim, sanatçı ve ünlü şahsiyetler doğdu ve dünyaya din, ahlâk, medeniyet ve kültür dersleri vermeye başladılar. [xvi]

 

Yöntem
Üstelik bütün bunları zulüm, cebir, hile ve aldatmaca ile yapmadı. Aksine bu muazzam değişiklik ve gıpta edilecek devrimi, herkesi kendine hayran bırakan güzel ahlâkı, kalpleri fetheden efendiliği, kibarlığı ve zi­hinleri etkileyen vaaz ve telkinleriyle yaptı. Güzel ve üstün ahlâkıyla düş­manlarını dost yaptı, merhamet ve şefkatle gönüllere taht kurdu, adalet ve dostlukla hükümet işlerini yürüttü, hakkaniyet ve doğruluktan bile ayrılmadı. Savaşlar da kaba kuvvete ve vahşete başvurmadı, kimseye hile yapmadı, sözünden caymadı. Ezeli düşmanlarından bile inti­kam almadı. Şahsi kin veya garaz için kim­seden intikam almadı. [xvii]

 

Bütün bunların yanı sıra, tüm ülkenin tek hâkimi olmasına rağmen, fakir bir hayat sürecek kadar fedakâr bir insandı. Bütün ülkenin hükümda­rı ve şöhreti ile nüfuzu yurtdışına da taşmış olmasına rağmen sadeliğini terk etmedi. Her türlü servet ve zenginlikten yararlanma imkânı bulunma­sına rağmen, yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hasır üzerinde yatar, ola­ğan elbiselerle vücudunu sarar, fakir yemeği yer, bazen günlerce ağzına bir tek lokma girmezdi. Geceleri kalkıp namaz kılar, dua ederdi. Fakir fukaraya yardım eder, bir işçi gibi onların hizmetine koşardı. Ömrünün sonuna kadar mağrur insanların, despot ve padişahların gurur ve gösterisine kapılmadı. Ümmet arasına karışıp onlarla öyle mü­tevazi bir şekilde konuşurdu ki bir toplantıda milletin önderi, halkın sev­gilisi, ülkenin hükümdarının da bulunduğu fark edilemezdi. Maddi ve manevî rütbesi bu kadar büyük olan bir kişi sokaktaki adamıyla aynı seviye­de ve aynı kılıkla buluşur, konuşurdu. Kendisine ait olan her şeyi ve hakkı olan bütün mirasını ümmetine bıraktı. Öz evlâtlarının hakkını ümmetinin haklarından üstün kılmadı, kendilerine herhangi bir imtiyaz veya üstünlük tanınmasına şiddetle karşı çıktı. Öyle ki, çoluk çocuklarını ve diğer aile üyelerini zekât alma hakkından mahrum bıraktı. Sırf taraflar ve dindaşla­rının ilerde, çocuklarına ve aile fertlerine zekâtların tümünü vermeye baş­layabilecekleri korkusuyla! [xviii]

 

Çok Yönlü Şahsiyet
Dünyada birçok büyük insan doğmuştur, ama hiçbirinin meziyetleri bir iki alandaki başarıdan öteye git­mez. Ya teorisyendir, pratiği yoktur; ya da pratiği varsa teorisi zayıftır. Kimi siyasi, kimi askeri dehada rakipsizdir. Birinin gözü sosyal hayatın tek bir cephesine öylesine dikilmiştir ki, diğer bütün cepheleri gözünden kaçmıştır. Bir başkası ahlâk ve ruhaniyete o kadar dalmıştır ki, ekonomi ve politikayı bilememiş, hatta dünyadan elini eteğini çekmiştir. Buna kar­şılık biri ekonomide ve politikada tek söz sahibi haline gelmiş, ama ahlâk ve faziletten nasibini alamamıştır. Fakat bir tek şahsiyet vardır ki bütün meziyetleri kendisinde toplamıştır. Bu büyük insan hem filozof hem hâkimdir, hem de söylediklerini aynen tatbik etme başarısını göstermiştir; aynı zamanda büyük bir devlet adamı, askeri lider, hukuk adamı ve hukukçu, ahlâk hocası, dini ve manevî önderdir. Bakış açısı bü­tün bir insan hayatını kapsayacak kadar geniş olmasına rağmen en küçük ayrıntılar bile dikkatinden kaçmaz. Sofrada yemek yemenin adabı ve vü­cut temizliğinin usullerinden tutun da milletlerarası münasebetlere kadar her konuda emir ve talimat verir. Kendi getirdiklerine dayanan bir mede­niyet oluşturur. Ve insan hayatının bütün alan ve yönleri arasında tam denge kurabilen bir hayat düzeni getirir. Böylesine çok yönlü ve çok yete­nekli başka bir lider ve kahraman gösterilebilir mi? [xix]

 

Tarihi Oluşturan Şahsiyet
Genelde cömertçe "tarihi oluşturanlar" olarak vasıflandırılan kişiler aslında "tarihin oluşturduğu" kişilerdir. Gerçekten bütün insanlık tarihinde "tarihi oluşturan" bir tek kişi varsa, o da işte bu peygamberdir. Tarihi, araştırıcı bir zihniyetle ele alacak olursak, bütün ihtilâl, inkılap ve ıslahat yapan kişi ve liderlerin zamanın şartlarından büyük ölçüde yararlandıklarını görürüz. Pek çok durumlarda bugün ani ve harikulade olarak nitelendirebile­ceğimiz devrim ve değişiklikler için şartların hazır olduğunu anlayabiliriz. Çoğu hallerde devrim için zeminin elverişli olduğuna, hatta devrimin yönünü tayin edecek şartların bulunduğuna tanık oluruz. Bir devrimcinin görevi bu şartları fikirden eyleme dönüştürmek olmuştur. Yani başka bir de­yimle, büyük devrimci ve devlet adamı dediğimiz pek çok lider, genellikle sahnesi hazır ve rolü belirlenmiş birer oyuncudan farksızdır. Fakat tari­hi oluşturan ve gerçek bir devrim yapan bu kişiye bakın ki ihtilâl ve inkılâbın şartlarını kendisi oluşturmuştur. İnkılâbın ruhu ve bunu gerçekleştirecek, yaşatacak hiçbir şey ortada yokken, yeni bir ruh, yeni bir insan türü ortaya koymuştur. Kendi kişiliğini eriterek binlerce kişinin kalbine girmiş ve onları istediği hale ve kıvama getirmiştir. Kafa ve kalp birliği ve çelik gibi irade gücüyle devri­min şartlarını kendisi hazırlamıştır. Bu devrimin şeklini ve yönünü kendi­si tayin etmiştir. Sonra yine kendi irade gücüyle hadiselerin seyrini değiş­tirmiş ve istediği istikamete götürmüştür. Tarihin oluşumunu böylesine etkileyen ve böylesine harikulâde bir değişimi meydana getiren bir başka inkılapçı var mıdır? [xx]

 

Şimdi gelin şu soruyu kendi kendimize soralım: Bin dört yüz yıl önceki karanlık dünyada, Arabistan gibi en karanlık ülkenin bir köşesinde önce çobanlık, daha sonra ticaretle uğraşan, okuma yazması olmayan bir kişide bu ani değişiklik, bu muazzam devrim nasıl meydana geldi? Nasıl oldu da bu sade vatandaş bunca güç, bilgi, yetenek ve terbiyeyi kazandı? “Bunların hepsini kendi­si bulmuştu, hayal gücünü kullanmıştı” derseniz; derim ki eğer bunları kendisi bulmuşsa O'nun peygamberlik değil, tanrılık iddiasında bulunması gere­kirdi. Şayet o böyle bir iddiada bulunsaydı, Rama'yı ilâh ilan eden, Krişna'yı mücessem tanrı olarak kabul eden, Buda'ya tapmaya başlayan, Hz. Îsa'yı kendiliğinden Allah'ın oğlu mevkiine çıkaran ve hatta ateş ile rüzgâr ve suya tapan bu dünyanın insanları, böylesine dirayetli ve meziyetli bir kişiyi tanrı olarak kabul etmekten çekinmezlerdi. Fakat bakın O, kabiliye­tini ve fevkalâde kuvvetlerini kendisine mal etmiyor ve "ben de insanım, tıpkı sizin gibi, hiçbir şey benim değildir. Bende ne varsa Allah vergisidir. Bütün dünyada eşi bulunmayan bu kelâm, bu harika sözler benim değil­dir, bu benim aklımın mahsulü değildir, kelimesi kelimesine Al­lah'tan gelmiştir. Başardığım işlerin, çıkardığım kanunların, size öğrettiğim usullerin hiçbiri, ama hiçbi­ri, düzmece değildir. Benim aklım ve gücüm bu büyük işleri başarmaya yetmez. Adım adım Rabbimi izlerim, her konuda benim yol göstericim O'dur. Her an O'na muhtacım" diyor. [xxi]

 

Bakın bu sözler ne kadar harikadır. Ne kadar doğru ve samimidir. Bir yalancı kendisini haklı çıkartmak ve büyütmek için elinden gelen yalanla­rı uydurur, yapamadıklarını yaptığını söyler. Ama Peygamber, kendisinde bulunan me­ziyetlerin, şahsi meziyet ve kabiliyetler olduğunu iddia etseydi bile başka­ları O'nu yalanlayamazdı. Doğ­ruluk ve içtenliğin bundan daha büyük kanıtı olabilir mi? [xxii]

 

Hz. Muhammed'in Peygamberliği İçin Kur'an'ın İleri Sürdüğü Deliller

 

Ümmiliği Bir Delildir

(Resulüm!) Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyordun, onu elinle de yazmıyordun. Şayet böyle olmasaydı (o zaman, bu Kur'an'ı başka yerden okudun veya yazdın diye) batıla uyanlar (heva ve hevesine göre düşünen ve yaşayanlar), elbet şüphelenir(ler)di. Ankebut (19/48)

 

"Bunlar diyor ki, neden bu insana Allah tarafından delil ve işaretler indirilmedi. De ki: "Delil ve işaretler sadece Allah'ın indindedir. Bense sadece uyarıcıyım, açık seçik (haber vermek için görevlendirilmişimdir). Ve bu (delil) bunlara yetmiyor mu? Biz sana kitap gönderdik. Bu (kitap) kendilerine okunuyor. Aslında, bunda, iman edenler için rahmet ve nasi­hat vardır." (Ankebût; 50-51)

 

Bu ayet açıkça Hz. Peygamber'in okuma yazma bilmediğini vurgulu­yor. Eğer bunun aksi olsaydı bütün ömrünü aralarında geçirdiği kabilesi­nin ve bulunduğu şehrin insanları bunu bilir ve şahitlik ederlerdi. Ama on­lar O'nun okuyup yazma bilmediğini biliyorlardı. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) azıcık okuma yazma bilebilseydi yakınları ile çevresindekiler O'nun herhangi bir zaman eline bir kitap aldığını, araştırma yaptığını görmüş olsalardı diyebilirlerdi ki yukarıda bahsettiğimiz konular hakkında belirli bazı bilgiler toplamıştır. Fakat Hz. Muhammed’in (a.s.) ümmiliği, bu gibi ihti­malleri tamamıyla ortadan kaldırmış oldu. Bir ümminin Kur'an gibi muhteşem bir kitabı insanlara sun­ması ve geçmişte kendisinde olmayan harika meziyet ve kabiliyetlere sa­hip olması, akıl ve mantık sahibi her insan için zaten peygamberliğinin en büyük delilidir. [xxiii]

 

Peygamberlik Öncesi Yaşantısı Bir Delildir

Ve işte bu şekilde, (Ey Muhammed) Biz kendi emrimizle, bir ruhu sana vahiy ile gönderdik. Öyle ki, sen Kitabın ve imanın ne olduğunu bil­miyordun. (Şûra; 52)

 

Ey Nebi, onlara de ki, Allah bunu istememiş olsaydı, ben bu Kur'an'ı size duyurmazdım. Hatla, O bununla ilgili hiçbir haber size vermeyecekti. Bir kere, bundan önce ömrümü aranızda geçirmişimdir. Siz bu basit noktayı da anlamaz mısınız?"  (Yunus 16)

 

Hz. Muhammed (a.s.) ömrünün kırk yılını onlar arasında geçirmiş­ti. Aynı şehirde doğmuş, gözlerinin önünde büyümüştü. Erginlik, derken orta yaşma kadar onlar arasında oturmuş, yemiş-içmiş, alış-veriş yapmış, evlenmiş, kısaca, her türlü sosyal faaliyette bulunmuştu. Hayatının hiçbir yanı onlardan saklı değildi. Peygamberliğinden önceki kırk senelik süre içinde, peygamber olduğunu söylemeye başladıktan sonra birden bire dilinden dökülmeye başlayan ilim, irfan ve hikmet dolu sözlerin bir kaynağı görülmemiş duyulmamıştı. Kimse onun ilmi, siyasi ve sosyal konularla ilgilendiğini görmemişti.  [xxiv]

 

Bundan dolayıdır ki Kur'an’ın, Hz. Muhammed’in (sav) hayalinin ürünü olduğu saçmalığına kim­senin inanamayacağını sezen Mekkeliler, bütün bunları başka birinin öğrettiğini söylemeye başladılar. Ne var ki, bu ikinci iddia da birincisi kadar saçma ve asılsızdı. Zira Mekke şöyle dursun, bütün Arabistan'da Kur'an gibi ilâhî bir kitabın yazarı olacak seviyede bir bilgin veya ilim adamı yoktu. Sonra, bu seviyedeki bir dâhi geçekten var olsaydı, Mekkeliler ve Arap'lar kendisin­den haberdar olmayacaklar mıydı? [xxv]

 

Hz. Muhammed’in (sav), peygamberliğinden önceki yaşantısının ikinci yanı daha da ilginçtir. Kendisiyle yakından, uzaktan ilgilenmiş olan her­kes temiz karakteri ve efendi kişiliğine hayrandı. Yalancılık, hilekârlık, dolandırıcılık O'nun yanından bile geçmemişti. Hiç kimse bu kötülüklerin hiçbir örneğini O’nda görmemişti. Onlar, Hz. Peygamber'i son derece namuslu, dürüst, sözüne güvenilir, lekesiz, doğru biri olarak bilirlerdi. Ömründe hiç yalan söylememiş, kimseyi kandırmamış, kimseyi dolandırmamış olan bir kişinin kalkıp böylesine büyük bir yalan söyleyeceğine böylesine kor­kunç bir hile yapabileceğine inanılabilir mi? Böyle bir insanın, kafa­sında oluşturduğu fikirler ve plânların, Allah'ın sözleri ve emirleri olduğu­ kabul edilebilir mi? [xxvi]

 

Hazreti Muhammed (sav) peygamberliğe hevesli ve istek­li değildi, hatta benzeri bir beklenti içinde de değildi. Çünkü peygamberli­ğe memur edilmesi tamamen bilmediği ve beklenmedik bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Hadislerde Hz. Peygamber'e ilk vahyin gelişi etraflıca anlatılmıştır. Cebrail (a.s.) ile ilk buluşması ve ilk ayetlerin inişinden sonra, Hz. Muhammed’in (sav)'in, sarsılmış halde, titreyerek ve soluk soluğa eve geldiği nakledilmiştir. Ev­dekilere, "beni örtün, beni örtün" der. Biraz toparlandıktan sonra hayat arkadaşına başına gelenleri anlatır ve "canımdan korkuyorum" der. [xxvii]

 

 

Dipnotlar

[i] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[ii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[iii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[iv] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[v] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[vi] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[vii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[viii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[ix] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[x] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xi] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xiii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xiv] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xv] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xvi] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xvii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xviii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xix] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xx] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxi] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxiii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxiv] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxv] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxvi] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004

[xxvii] Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi. Ebu’l A’lâ el-Mevdudî. Pınar: 2004