Oruç İbadetinin Manevî  İncelikleri

Gazali'nin İhya'sından ilgili bölümler alınarak oluşturulan İbadetlerin Ruhu (Timaş:2013) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Oruç ibadeti, Hz. Peygamber'in(sav)"Oruç sabrın yarısıdır" ve "Sabır imanın yarısıdır" sözlerinden anlaşıldığı üzere, imanın dörtte biridir.

Bu ibadetin diğer bütün ibadetlerden farklı yönlerinden biri ise, Allah'a nispet edilmesidir. Nitekim Hz. Feygamber(sav) bir kudsî hadiste Yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu aktarmaktadır;

Oruçtan başka bütün sevaplar on ila yedi yüz misli arasında değişen katlarla sevaplandırlacaktır; Oruç ise Bana aittir, onun mükâfatını Ben veririm," (Buharı, Müslim)

Oruç sabrın yarısıdır ve sevabı hesaba kitaba sığmayacak kadar büyüktür; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

'Kulum şehvetini, yiyeceğini ve içeceğini sırf Benim için terk etmektedir. Bu nedenle Oruç Benim içindir, onun mükâfatını ben veririm."

"Oruçlunun iki sevinç anı vardır; biri iftar ettiği zaman, diğeri de Allah'a kavuştuğu zaman."

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur;

"Ramazan ayı geldiğinde cennetin kapıları açılır, cehennem kapıları kilitlenir. Şeytanlar bağlanır ve bir tellâl şöyle bağırır: Ey hayrı arayan kimse! Gel! Ey şerri arayan kimse! Vazgeç!"

Yine Hz. Peygamber(sav) Oruçlu hakkında Yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu bildirmektedir;

"Ey meleklerim! Bakınız şu kuluma! Şehvetini, lezzetini, yeme içmesini Benim için bırakmıştır."

Nitekim Yüce Allah bir başka âyetinde şöyle buyurmaktadır:

"Sabredenler mükâfatlarını hesapsız bir şekilde alacaklardır,"(Zümer, 39/10)

Demek ki Oruçluya sevap ve mükâfatı, adeta oluk oluk akıtılacaktır ve bu mükâfat, hesaba kitaba gelecek gibi değildir. Böyle olması da uygundur. Çünkü Oruç ibadeti sırf Allah için yapılır ve O'na nispet edilmek gibi bir üstünlüğe sahiptir. Her ne kadar bütün ibadetler Allah için yapılıyor olsa da, orucun yeri başkadır. Benzer şekilde bütün yeryüzü eşit değerde ve hepsi Allah'a ait olduğu halde, Kabe Allah'a nispet edilmekle şeref kazanmıştır. Orucun bu hususiyetinin iki anlamı vardır;

Birincisi; Oruç, yeme-içme ve şehvetten uzak durmak ve bunları terk etmektir ve esas itibariyle gizlidir, başkasına görünür mahiyette değildir. Buna karşılık diğer ibadetler insanların gözleri önünde yapılır. Orucun tutulup tutulmadığını ancak Allah bilir, çünkü Oruç, sadece sabır ile yapılan bâtını bir ameldir.

İkincisi; Oruç, Allah düşmanı olan şeytanı kahreder, çünkü şeytanın insanları yoldan çıkarmak için kullandığı vesile, şehvetlerdir. Şehvetler de yeme-içme ile kuvvetlenir. Bu yüzden Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur;

"Doğrusu şeytan insanın içinde kanın damarlarda dolaştığı gibi dolaşır. O halde onun dolaştığı alanları, geçtiği yolları daraltınız."

Fazileti bu kadar büyük olduğu için, onun zahirî ve bâtını şartlarını, rükünlerini, sünnetlerini ele almak gerekir. Biz de bunları üç bölümde açıklayacağız.

Orucun Manevî İncelikleri ve Batınî Şartları

Orucun üç derecesi vardır;

Avam-ı nâs'ın orucu,

Havasın (seçkin kulların) orucu,

Ahassu'l-havas'ın (seçkinlerin de seçkini olan kulların) orucu.

Avamın Orucu; mideyi ve cinsel uzuvları şehvetlerden uzak tutma, yani yeme-içmeden ve cinsî münasebetten sakınma şeklindedir.

Seçkinlerin (Havasın) Orucu; kulak, göz, dil, el, ayak ve diğer uzuvları günahlardan uzak tutmaktır.

Seçkinlerin seçkinleri olanların (Ahassu'l-havas'ın) Orucu ise; kalbin bütün bayağı isteklerden ve dünyevî düşüncelerden uzaklaşıp Allah'tan başka her şeyi büsbütün terk etmesidir. Bu şekilde tutulan Orııç ancak Allah'tan ve ahiretten başka bir şeyi düşünmek veya dünyayı sırf dünyevî amaçlarla düşünmek sûretiyle bozulur... Bu mertebe, peygamberlerin, sıddîklerin ve Allah'a yakın kimselerin (mukarreblerin) mertebesi olup kelimelerle uzun uzun anlatılmaktansa, yaşanarak öğrenilmesi, tahkik edilmesi gerekir.

Buna karşılık Havassın orucu, sâlihlerin orucu olup bütün uzuvların günahlardan uzak tutulması şeklindedir ve altı şeyden müteşekkildir;

Birincisi; gözü korumaktır. Gözü, dinen zemmedilen, kınanan, kalbi meşgul eden ve Allah'ın zikrinden alıkoyan şeylere bakmaktan alıkoymaktır.

 

İkincisi; dili hezeyan, yalan, gıybet, çekiştirme, kötü söz, kavga, tartışma ve riya ile konuşmaktan uzak tutmak; onu sessiz kalmaya zorlamak, Allah'ı zikirle ve Kur'an tilâvetiyle meşgul etmektir.

Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur;

"Oruç, mii'minin kalkanıdır. Dolayısıyla herhangi biriniz oruçlu iken kötü konuşmasın, cahilce hareket etmesin. Eğer biri ona karşı kötü konuşur veya onunla kavgaya tutuşursa, desin ki: 'Ben Oruçluyum, ben Oruçluyum."

Üçüncüsü; kulağı kötü şeyler dinlemekten koruyup uzak tutmaktır. Çünkü söylenilmesi haram olan şeyin işitilmesi de haramdır.

Dördüncüsü; el, ayak gibi diğer uzuvları günahlardan uzak tutmak, korumaktır. Oruçlu kimse iftar vakti geldiği zaman, helal mi haram mı olduğu kesin olmayan şüpheli şeyler yememelidir, çünkü gün boyu helâl yiyeceklerden uzak durarak oruç tutup da iftar saatinde haram yiyeceklerle iftar yapmanın hiçbir manası yoktur ve böyle yapan kimsenin orucu faydasız kalır.

Hz. Peygamberi şöyle buyurmuştur;

"Oruç tutanlar nice kimseler vardır ki, orucundan kendilerine sadece açlık ve susuzluk kalır." (Müsned-i Ahmed, İbn Mace)

Hz. Peygamberin bu hadiste bahsettiği kimselerin haram yiyeceklerle iftar edenler olduğu söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre bunlar, helal yiyeceklerden uzak durarak Oruç tutan, fakat haram olan gıybeti işleyerek insanların etlerini yiyen kimselerdir. Bir başka görüşe göre ise bunlar, Oruç tuttukları halde diğer uzuvları ile günah işlemekten geri durmayanlardır.

Beşincisi; iftar vaktinde helal yiyeceklerden de olsa, çok yememek, karnı tıka basa doyurmamaktır. Zira Yüce Allah nezdinde, helal yiyeceklerle dolu bir mideden daha kötü bir kap yoktur. Oruçlu kimse, gündüz yemediklerinin yerine iftar zamanında tıka basa yerse, acaba Allah'ın düşmanı olan nefis ve şeytanı nasıl kahredebilir ve şehvetini nasıl kırabilir? Bu inceliğe riâyet edilmediği için insanlar Ramazan ayı için türlü yiyecekler stoklamakta, bu ayda diğer aylarda yediklerinin birkaç mislini yemektedirler. Oysa bilinmektedir ki Orucun maksadı, mideyi aç bırakmak, hevâ ve hevesi kırmak ve böylece nefsi takvaya alıştırmaktır. Ne var ki mide gün boyunca aç bırakılıp da iftar vaktinde, yani yemeğe karşı iyice iştahının kabardığı anda ona lezzetli yemekler yedirilir ve doyurulursa, o zaman nefsin kuvveti artar. Hiç Oruç tutmamışken sahip olduğu güçten daha büyük bir güce kavuşur.

Orucun ruhu ve özü, şeytanın insanı şerlere sürüklemek için kullandığı vesile olan nefsin kuvvetlerini kırmaktır. Bu ise, iftarda az yemek dışında asla hâsıl olmaz. Az yemenin ölçüsü şudur; oruçlu kişi, oruç tutmadığı zamanlarda akşamleyin ne kadar yemek yiyorsa, oruçlu iken de o kadar yemelidir. Yoksa gün boyu yemediklerini biriktirip hepsini iftarda yedikten sonra orucunun bir faydasını göremez.

Hatta Oruçlu kimsenin, gündüz vakti açlık, susuzluk ve zayıflığı iyice hissetmesi için az uyuması da orucun adabındandır. Böyle yaptığı takdirde kalbi temizlenip saflaşacaktır. Gece vakti de teheccüd Namazını ve evradını, biraz hafifletmek suretiyle devam ettirmelidir. Böylece umulur ki, şeytan onun kalbine artık musallat olamaz ve o da sema'nın melekûtunu müşahede etmeye nail olur.

Altınası; iftardan sonra oruçlunun kalbinin korku ile ümit arasında olmasıdır. Zira Oruç tutmuş olan kimse orucunun kabul edilip kendisinin Allah’a yakın olanlardan veya orucunun kabul edilmeyip İlahî gazaba maruz kalanlardan olup olmadığını bilememektedir. Aslında bu "havf-reca" (korku-umıt) arasında olma hali, bütün ibadetlerin ardından yaşanmalıdır.

İşte Oruç ibadetinin bâtını manaları bunlardır.

"Fıkıh âlimlerinin verdikleri fetvalara göre bir kimse sadece midesinin ve cinsî uzuvlarının şehvetlerini engellemekle yetinse ve burada değinilen hususlara riâyet etmese de, orucu geçerli olur. Bunun anlamı nedir?" diye sorulacak olursa, buna cevabımız şöyle olur;

Dinin zahir ahkâmına göre fetva veren fakihler, dünya hayatına dalmış gafil kimseleri de kapsayan umumun (avam-ı nasın) kolaylıkla yerine getirebilecekleri mükellefiyetleri tespit etmekle yetinirler. Ahiret yoluna ilişin hususlara yönelen âlimler ise Orucun sahih olmasından, Allah tarafından kabul edilmesini kastetmektedirler.

Ehlullah nezdinde ve ilim ehli nezdinde Oruç ibadetinin manevî sırrı ve inceliği bu olduğuna göre, bu hususlara riâyet etmeksizin ve gün boyu şehvetlere dalmış bir şekilde yaşaya¬rak gündüz yenecek yemeği akşama erteleyip iftar vaktinde yemenin, bütün gün aç beklemenin ne gibi bir faydası olabilir ki?! Böyle yapmak herhangi bir fayda sağlayacak olsaydı o zaman Hz. Peygamber'in "Oruç tutan nice kimseler vardır ki, Oruçlarından kendilerine sadece açlık ve susuzluk kalır " sözünün manası ne olurdu?

Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur;

"Oruç bir emanettir. O halde emanetinizi muhafaza ediniz!"

Nitekim bu uzuvlar Oruçla günahlardan korunması gereken emanetler olmasaydı Hz. Peygamber(sav), kendisine karşı kötü söz söylenen kişiye tavsiye olarak; "Ben Oruçluyum desin" yani "Ben dilimi muhafaza etmeye söz verdim, sana cevap vereceğim diye nasıl sözünü bozarım" desin buyurmazdı.