Müzdelife’de gecelemenin sırrı

Şah Veliyullah Dihlevi‘nin Hüccetullahi'l Baliğa (İz:2001) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Müzdelife’de gecelemek de kadim bir sünnetti. Muhtemelen başka bir yerde asla görülmedik bir kalabalığın olduğunu görmeleri sebebiyle burada konaklamayı adet edinmişlerdi. Çünkü böyle büyük kalabalıklar izdihama sebep olur ve insanlar birbirlerini çiğneyebilirler. Arafat’tan ayrılışları, güneşin batmasıyladır. Gündüz boyunca her bir yerden gelmişler ve büyük sıkıntılar çekmişler, iyice yorulmuşlardır. Bu vaziyette iken, Mina’ya ulaşmaları istenirse, çok yorgun düşeceklerdir. Bu yüzden yolda Müzdelife’de konaklamayı adet edinmişlerdir. 

Cahiliye döneminde insanlar, Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılırlardı. Bu, açık bir vakit değildir; bu durumda ne zaman yola çıkılacağı kesin olarak bilinemez. Halbuki bu gibi kalabalıkların düzenli bir şekilde hareketlerinin sağlanması gerekir. Bunun için de vaktin açıkça belli olmasına, ihtimal içermemesine ihtiyaç vardır.

Meş’ar-ı Haram’da vakfenin meşrû kılınmasının sebebi, cahiliye döneminde insanların burada toplanıp, birbirlerine karşı övünmeleri, gösteriş yapmalarıdır. Bu kötü adet kaldırılmış ve yerine Allah'ı zikretme ikâme olunmuştur. Böylece eski adetlerinden uzak tutulmaları amaçlanmış, orada insanların tevhid ile Allah’ı anmaları bir tür yarış havasına sokulmuş ve sanki şöyle denmiştir. Sizin Allah'ı anmanız mı daha çok olacak, yoksa cahiliye dönemi insanlarının meziyetlerini anmaları mı daha çok olacak? 

Müzdelife

Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın Hac ve Umre (Server İletişim: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

O gün herkes Müzdelife’ye ulaşır. Bayram sabahı, yani Zilhicce’nin onunda da Müzdelife’de sabah namazını kılarlar. Sabah namazının arkasından “Müzdelife Vakfiesi” denilen dualarını yaparlar, Mina’ya hareket ederler. 

Vakti geldiği halde akşam namazı Arafat’ta kılınmaz. Yolda giderken akşamın vakti geçse de akşam namazı kılınmaz. Müzdelife’ye varınca yatsı olmuş olacak; yatsının vaktinde önce akşam namazı kılınacak, sonra yatsı namazı kılınacak, oturacağız. Müzdelife’ye yerleşeceğiz. 

Akşam namazı Arafat’ta kılınmıyor. Akşam namazıyla yatsı namazı Müzdelife’de kılınır; özelliği bu. 

‘‘Ben kılsam ne olur?”

Olmaz!

Buranın usulü öyle değil, Müzdelife’de kılınır. Lebbeyk çeke çeke Müzdelife’ye varacak. Müzdelife’ye varmak bir kısmettir. Kimisi İki saatte, kimisi beş saatte varır. Kimisi de sabah vakti gelinceye kadar Müzdelife’ye ulaşamayabilir. Böyle tehlikeler olabiliyor. 

Müzdelife’de durmak vaciptir. Durmamız lazım, durmak gerekiyor. Kaç saatte olursa olsun o izdihamda, o sıkışıklıkta Müzdelife’ye ulaşacaksınız. 

İnsan Müzdelife’ye geldi mi ne yapacak? 

Abdesti yoksa abdest alacak; akşam namazını yatsı namazını kılacak. Önce akşam, sonra yatsı, bir ezan iki kametle öyle kılacak; usul böyle. Peygamber Efendimiz böyle yapmış.

Arafat’ta, ikindi namazı öğlenin vaktinde kılınıyor, o kadar. Ondan sonra Müzdelife’ye varıncaya kadar bir şey yok. Müzdelife’ye varınca da akşamla yatsı beraber kılmıyor. Yine edeble, dikkatle, zikirle. 

“Orada Allah’ı zikredin” diyor. 

“Müzdelife Mescidi civarında Allah'ı zikredin.” Allahu Ekber deyin. La ilahe illallah deyin, Sübhanallah deyin, çeşitli şekillerle zikrinizi yapacaksınız.

Kendisine bir yer edinecek. Akşamı, yatsıyı kıldıktan sonra karnı acıkmışsa yemek yer, çay yapma imkânı varsa çay yapar. Allah’a şükreder, çayını içer. 

Sonra ne yapar?

“Yarın şeytan taşlayacağım, şu taşları toplayayım.” diye oradan şeytan taşlarını toplayabilir, ondan sonra da yatar. “Sabah namazına erkenden dinlenmiş olarak uyansın.” diye, çok gece kalmamaya, oyalanmamaya bakmalı. Çünkü ertesi gün, işler biraz uzunca, zorca olabilir; yatıp dinlenmeli. Sabah namazı olunca kalkacak, cemaatle sabah namazını kılacaklar. Ondan sonra orada da kıbleye dönecekler, ayakta dualar edecekler. Ona da Müzdelife Vakfesi denir. 

Vakfe, “durup dua etmek” demek. Arafat Vakfesi arefe günü, Müzdelife Vakfesi bayram günü, bayram sabahı vaktinde olacak.

Müzdelife tam bir mahşer yeri gibi, ana baba günüdür, herkes birbirini kaybeder. Ne kadar toparlamaya çalışsan her şeyin en fazla karıştığı yer Müzdelife’dir, Arafat’ta biraz daha sakinlik vardır, Müzdelife’de tesbihin ipi kopar, herkes bir tarafa gider. 

Dağılmamaya dikkat edin ama kafileden kopabilirsiniz, heyecanınız, yatıştırın, olur böyle şeyler, Muzdelife’den birazcık ötesi Mina’dır, ne olacak, kalkar gidersiniz, ne yapalım. İş başa düştü. Mahşer yerinde kimse kimseye bakmayacak, herkes kendi başının derdine düşecek; “Nefsi, nefsi” diyecek. Allah o hâli gösteriyor. 

Müzdelife sabahı, sabah namazı kılınınca Müzdelife’de dua edilir, vakfe yapılır. El kaldırılır, cân u gönülden aşk ile şevk ile dua edilir. O duayı yaparsınız. O da vacibdir, o ihmal edilmez. 

Onu yaptıktan sonra... Müzdelife sabahı, bayramın sabahı demek. Müzdelife’de sabahladıktan sonra ne olmuş oldu?

O gün bayram gelmiş oldu. Bayram namazı yok, burası hac.

Allah’ı Zikir

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuş: 

“Bu tavafın, bu Beyt-i Muazzama’nın, Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafında dönmenin, Safa ile Merve arasında gitmenin gelmenin, sa’y etmenin, şeytan taşlamanın sebebi, Allah’ı zikirdir. Hac, aslında Allahu Teâlâ hazretlerini zikir, Allah’ı anmak, Allah’ı hatırlamak, Allah’ı bilmek, mârifetullaha ermek, arif kul olmak için bir ibadet. 

Haccın bu irfanı arttırma, zikrullah, fikrullah tarafı ayrı. Tabi Allahu Teâlâ hazretlerine ne kadar hamd ü sena etsek, şükrünü edâ edemeyiz. 

Allah zikri, Allah duygusu, Allah şuuru, Allahu Teâlâ hazretlerinin bizi gördüğü, her yerde hazır ve nâzır olduğuna dair şuurun kuvvetlenmesi içindir. 

Demek ki insanın bu günlerde zikri çok yapması lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu 10 günün faziletini beyan ettiği hadîs-i şerifin sonunda binaenaleyh bu 10 günde; 

Lâ ilahe illallah demeyi,

Sübhânallah demeyi,

Allahu Ekber demeyi;

“Zikri çok yapın.” buyurmuş.

Bugünlerin en önemli faaliyetlerinden, işlerinden birisi; daima her yerde Allah’ı zikretmektir. 

Meş’arilharam

Mustafa İslamoğlu’nun Hac Risalesi (Düşün: 2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

“Arafat’tan indiğinizde Allah’ı Meşarilharam’da anın, O’nun size gösterdiği şekilde zikredin. Nitekim siz önceleri yolunuzu kaybetmiştiniz. Sonra insanların toplu olarak akın ettiği yerden siz de akın edip çağlayın, Allahtan bağışlanma dileyin. Allah bağışlar ve merhamet eder.” (Bakara, 198-199) 

Arafat’ta kıyama kalktın. Rahmet Dağı’nı kıyam merkezi kılınan Kâbe’yle arana alarak Rabbini rahmetiyle davet ettin. 

Şimdi rahmet yüklü bir bulut gibi ikinci kıyamını gerçekleştirmek üzere, bayram gecesini geçirmek üzere, Mekke’nin siyah zülüflerinde yer alan Müzdelife’ye hareket etmelisin. Unutma, sefer sürüyor... 

Hz. Muhammed’in izini takip ediyorsun, izin onun izine karışıyor, duan onun duasına. Onun Müzdelife’de gelip durduğu Meş’arilharam’da sen de duruyorsun. Arafat’ta üzerine and içilen gündüzü, güneşi, güneşin batışını kendine şahit kılmıştın, şimdi de yine Kur’an’da kendisine yemin edilen 'karardığı zaman geceyi, ayı ve fecri kendine şahit kılacaksın. 

Arafat’tan çağlayan iki ayaklı rahmet seli Mekke’nin kara zülüflerinde yer alan Kuzalı Dağının eteklerindeki Meş’arilharamda kıyama durur.

Hz. Peygamber, Meş’ar’de vakfeye durmuştur. Ancak, Müslim'de geçen bir hadisinde, Müzdelife’nin her yerinin vakfe mahalli olduğunu söylemiştir. 

Akâbe Cemresi’ne atacağı ilk yedi taşı Müzdelife’den toplamalıdır… ikinci, üçüncü ve dördüncü gün sıkacağı mermileri,…kütüklükleri dört gün sürecek savaşa yetecek kadar cephaneyle dolu olarak dönmesinde yarar vardır. 

Artık bayram ve savaşı birlikte yapmak için Mina’ya yürüyebilirsin.

Meş'ar

Ali Şeriati’nin Hac (Şura: 1991) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

Arafat'ın güneşi gitti. Sen de Arafat'tan git. Arafat dahi gidecek. Arafat, geceye tahammül edemez. Geceyi Arafat'ta geçirme, Güneş gidince sen de git.

"Güneş şehri", gün batımında ansızın yok oldu ve ovadan hızla kaçıp gitti.

Nereye? "Meş'ar"a!

Dinlenmene müsade etmezler, her menzilde, kısa bir duraklama ve hemen hareket!

Durmak mı? Asla! İkamet mi? Hiçbir yerde?

Vakfe! Yarım gün bir gece, günün üçte ikisi, hepsi o kadar!

Dün kurulan çadırlar, bugün sökülür!

Seninle konuşurlar!

Ey ki bu yeryüzünde bir duraktan başka bir şey olmayan!

Ey ki zamanın sonsuzluğunda bir lahzadan başka hiçbir şey olmayan!

Ey... hiç!

Ey dalga! senin rahatlığın, yokluğun demektir. Ey sadece "hareket" içinde "var olan"!

"...Arafat'tan hep birlikte akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. O sizi nasıl doğru yola ilettiyse siz de O'nıı zikredin. Siz daha önce sapık olanlardandınız. Sonra insanların topluca akın ettiği yerden siz de topluca akın edin..."28 (Bakara, 198-199)

 

Geceyi Meşar'da geçirmek gerek.

Arafat'tan Mina ve Mekke'ye açılan geçit, gittikçe daha bir daralır ve insanlar geçitte daha bir sıkışırlar.

Ansızın batı tufanı Arafat'ı alt üst edip karıştırır ve bir günlük şehri birbirine katar. Tek renk, tek sima olarak gürleyen "insan" seli, Cebelü'r-Rahme'nin etrafında bir girdap gibi döner, gecenin dehşetinden dolayı perişan; yukarıdan aşağı geçitten akıp dökülür ve tıpkı geceleyin gürleyen bir ırmak gibi, beyaz insan seli, geceleyin geceden kaçar; çünkü gece, Arafat ovasını işgal etmiştir.

Hayret! "Güneş şehri", sanki Arafat ateşi altında erimiş. Ve işte "uyku/rüya şehri", akan ateş gibi bu vadinin yatağında akmakta.

Herkes, birbirinden fena olmuş! Herkes gece ve topluluğa gark olmuş.

Ama korkulacak ne var? Zira yol sağlam ve güvenli! Kendim bulup yolu kaybetmek, faciadır!

Kendini yolda kaybetmek ise kurtuluştur.

Ey Hacı, yolun sonunda Allah, seni beklemekte... Şimdi Meşar'a ulaştık. Mefal, ism-i mekan, şuur yeri!

Geceleyin ve karanlık ortamda korkmak da neyin nesi? Yolda değil misin? Toplulukla birlikte değil misin? Kervanın içinde değil misin? Kendi yolunda akan beyaz halk ırmağında bir damla değil misin? Nitekim ferman şöyle demektedir:

"İnsanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edin... "(Bakara, 199)

Halkın coşup aktığı yerden siz de coşup akın! Halk seline gark olup halkla birlikte akın!

Geceleyin silah aramak! O da bilinç topraklarında! Gece olmasaydı, silah toplamak niyeydi?

Sabahı beklemek niyeydi? Ve yarının cihadı niye?

Meş'ar,

Savaş meydanıyla sınır olan bir ülkede seferberlik, silah toplamak, ruhî hazırlık, plan ve derinlemesine düşünmek için vakfe...

Bütün bunların hepsi de gece örtüsünde, gizli bir tuzakta, pusuda, Mina'nın sınırında, zulüm yönetiminde...!

Karanlık gecede silah toplamak, silahı kuşanmak;

Fakat şuur aydınlığıyla, haram şuuruyla bilgi birikimi yaparak ve Arafat'ın aydınlığında!

Gece beklemek, sabahı beklemek!

Ordu, coşarak ve kükreyerek Meş'ar'a ulaşır. Yoldan, dağların kayalıklı yerlerinden geçerek "taş" toplamaya çalışır ve sonra...

Sessizlik, sükûnet! Derin düşünme!

Bu "mahşer" meydanında...

Hayır artık ne bir çadır, bir alâmet, bir kervan, bir duvar, bir kapı, bir çatı, bir cadde, bir ışık, bir adres, bir burç ve bir kale.... hiçbirini arama. Tanıdık bir kimse çıkar, kervanımı bulurum diye boşuna uğraşıp durma!

Meş'ar'da herkes, kendisiyle başbaşadır. Sadece iki kişisiniz, gece ve sen, herkes geceyle beraberdir.

Bu gece dostla başbaşa kal!

Burası "Müzdelife"dir.

Bir geçitte herkes sıkılaşmış, yanyana sımsıkı dizilmiş, herkesin birbirine yapışırcasına sıkıştığı bir ortam!

Buna rağmen herkes kendisi, tek başına, yalnız! bu gökyüzüyle, bu evrenle başbaşa!

Ne söylüyorum ben? Meş'ar'da sadece yer gece ile kaplıdır. Gök ise Allah'ın melekûtunun perdesidir. Bu sessiz ve mehtaplı hurmalıkta kanlı ve bitab kalp yumruğunu, gaybî sükût yağmurlarının altına tutuyor ve tutsak bakışlarını aşk kelebekleri gibi bu yeşil mezraya bırakıyorsun; bu dertsiz çölün verdiği gurbet acısını, -ki orada yaşamaya mahkumsun- fıtratının derinliklerinde hissediyorsun.  

Meş'ar gecesi, sembolik ve metafizik bir ihtişam ve azametle gelirken buna karşılık varlık, ağzını kapatarak sükûta dalar.

Birdenbire akın eden bir sel, kendini Meş'ar vadisine atar, fışkırarak ve büyük bir gürültü çıkararak vadi yatağına akın eder. Giderek Meş'ar'ın dar kucağına ve çevre tepe ve dağların eteklerine yerleşir. Ondan sonra Meş'ar, kendi fizik ötesi aleminde tekrar sükûnete erer.

Meş'ar gecesi başlamıştır.

Zilhicce'nin onuncu günü: Büyük Tevhid ordusu "abid mücâhidler", "silahlı arifler" bu dağlık karargahta sessizliğe bürünmüş, "âşıkane düşüncelerinin câzibesi"ne kapılmış, Meş'ar göğünü seyre dalmışlardır.

Ey "silahlı arif" Meş'ar gecesinin -bu gece- zahidi, Mina gündüzünün -yarının- aslanı!

Bu geceyi, sabah cihadını bekleyen, bilinç durağında konaklanmış olan bu orduda, senin olan ne var?

Üzerinde ölüm elbisesi ve elinde savaş silahı. Başka hiçbir şey yok!

Bu gece silahını kendine yastık yap, başının altına koy ve Allah'la baş başa kal. Bu pak u âzâd yalnızlıkta sadece sen ve O; silahın ve imanın.  

Ey "mücâhid aşık"! Ey "adalet savaşçısı muvahhid"! Mina cephesinde Hannas seni beklemekte! İblisler, iman ülkesini basmışlar... Yarın için bu gece kendini yetiştir, oluştur, hazırla... Seher vakti korkunç bir savaş patlak verecek. Bu gece "bilinç ve silah" menzilinde ellerini mermiyle doldur, bilinçle doldur, kalbini de "aşk" la, "dua" ile!

Aklına "burada ziyarete değer hangi eser var?" veya "yapılacak ne iş var?" gibi bir soru gelebilir.

Hiç! özgürlük var... Bu derin insan deryasına dalmakta özgürsün!

Geceyi istediğin gibi geçirmekte serbestsin. İstersen uyuyarak dahi geçirebilirsin.

Fakat Meş'ar'da olduğunu unutmamak kayd u şartıyla dilediğini yapabilirsin!

Burada da görmek için hiçbir şey yok.   

Burada da hiçbir teklif ve görev yok; var olan, mükellefiyet şablonunda sorumluluk sınırlarından daha öte, daha büyüktür: Derin düşünme, irdeleme, teemmül!

Adsız, namsız yüzbinlerce insan yerin üzerine yayılmış... Ve gece, herkesin üzerine çadır kurmuş, herkes yıldızların aktığı göğü temaşaya dalmış.

Meş'ar'in sükûtu, bu kıyamet gürültüsünde Mahşer yapar! Sükûtun sesini pekala duyabilirsin.

Bu ortamda idrakinde Allah'ı sınırlayacak hiçbir şey yoktur; zira bütün bir atmosfer, Allah'la doludur, Allah'a bir mekan ve zaman izafe edemezsin...

O'nun kokusunu bir gülünki kadar açık, net ve kolay bir şekilde hissedebilir, alabilirsin, O'nun varlığını gözlerinle, kulaklarınla görür ve duyarsın, bütün varlığınla hissedersin Allah'ın varlığını. Ruhunun derinliklerinde duyarsın O'nu. İliklerinde hissedersin...

Meşar gecesini kendi başına ve kendin hakkında derince düşünerek geçirmek, kendini arayarak seherlemek...

Meşar semâsında, ruh Miracı'yla, Allah'ı arayarak uçmak...

Meş'ar toprağında cihad için seferber olmak, silah aramaya koyulmak.

Harikulade manzara!

Arafat'tan gelen coşkulu muhacir seli, ansızın bir ordu misâli, cepheye koşar, dağların eteklerine dağılır, yollardan akın eder, aceleyle bineklerinden iner ve aceleyle silah aramak için dağlara tırmanırlar.

Tevhid ordusu... Bu orduda hiyerarşi yoktur. Aslında vardır, ama fertler bağlamında değil, Allah bağlamında.

Evet Tevhid ordusudur bu. İbrahim ferman verir!

Geceleyin silahlanmak için uğraş var, dağda, ama hep birlikte, aynı anda, herkes de kendi sorumluluğunun bilincinde olarak tabii ki!

 

Sonraki menzil Mina'dır. Savaş mekanı daha sonraki gün Kurban günüdür, savaş zamanı.

Savaş başlıyor yarın!

O halde bu gece silahlanmak gerek.

Fakat gecenin karanlığında silahlanmaya çalışmak lazım!

Herkes kendi işinin derdinde, Meş'ar karanlığında, toprağa eğilmiş, taş ve kayalarla dolu toprağa el sürüyor, küçük taşlar toplamakta. Mina alanında taş atmak, "remy" yapmak için "cemre" (çakıltaş) toplamanın peşinde.

"Comre"! Küçük taş, ama her küçük taş değil, dikkat et, hava karanlık, bulması çok zor, fakat aramak gerek, doğru dürüst aramak gerek; bakmak, tam anlamıyla bakmak, iyi görmek gerek. Aramak, ölçüp biçmek gerek. Bunun da bir yolu, bir kuralı var. Herkes kuralları harfiyyen yerine getirmelidir: disiplin, birlik, düzen, uyum, emre itaat, sorumluluk...

Mesele gerçekten de çok ciddi.

Topladığın, bulduğun çakıltaşı, senin silahındır düşmanla savaş silahın;

Emretmiş; taşları nasıl toplamak gerektiğini söylemişlerdir: temiz, düzgün, sıykal, parlak, cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük...

Yani?

Yani: mermi!

Her şey, en ince ayrıntısına kadar hesap edilmiş, öngörülmüştür: Yarın, İbrahim cephesinin her eri, Mina'da düşman cephesine yetmiş kurşun atacaktır!  

Burada mevzubahis olan askerî disiplin.

İlk gün, yedi kurşunlu bir saldırı...

İkinci ve üçüncün günler, her hamle yedi kurşundan ibaret olmak üzere her gün üç hamle yapacaksın. Dolayısıyla şimdiye kadar toplam kırk dokuz kurşun ediyor.

Dördüncü gün serbestsin, Mina'dan gidebilir veya kalabilirsin, sana kalmış bir şey. Eğer kalmayı tercih edersen önceki iki gün gibi üç cephede birden savaşmalısın.

Mina'da günü sükûnet ve rahatlık içinde geçiremez, savaşta dinlenemezsin. Böylece toplam yetmiş kurşun oluyor.

Silah tedarik ettikten ve cihad görevini yerine getirdikten sonra, askerî düzen, disiplin ve ruh, bir tarafa bırakılır; savaş, çelik, mermi, kurşun, disiplin, sertlik, askerî sert bakış, sorgusuz sualsiz tam bir itaat gibi hususlar yerini hemen irfanî ruha bırakır. Barış huzuru, yürek safası, aşıkane düşünceler, ruhsal miraç kendini gösterir.

Aslan kükreyişi, birdenbire acı bir iniltiye dönüşüverir ve havadan uçuşan mermilerin yerini, gecenin kalbinde, gökyüzünün meczûb gözlerinden kıvılcımlar saçan, Allah'la konuşan sessiz kelimeler alır!

Meş'ar gecesi tanıktır : Meş'ar ansızın, müthiş bir ordunun haşmet ve gürültüsünün idrakine vardı. Bu ordu, yarının cephe sınırında, esrarengiz bir gece sığınağında büyük bir tuzak kurma telaşı içinde. Sonra mehtabın aydınlığı ve yıldız sağanağı altında geceyle sakinleşen rahat, parlak ve berrak bir deniz olmuş, Allah'ın rahmetinin ve güzel meleklerinin iniş menzili olmuştur. Herkes başına bir kuş konmuşçasına ağır bir şaşkınlık ve sessizliğe gark olmuştur. Öyle bir sessizlik ki sevgilinin "gözyaşlarının sesi" dahi duyulabilir.

Meş'ar, dünyanın tek ordusunun dağ karargahı. Bu orduda her asker komutandır. Yarının zaferini şimdiden bayram gecesine dönüştüren ve bayram olarak ilan eden savaş gecesinde, gaflet ziyafetleri ve aldanış eğlencelerinin yerine, aşk mırıltısı, huşu mütevaziliği, yazgı karşısında şaşırtıcı sessizlik, kararsız cezbeler, ebediyet huzurunda şevk, vahiy yağmurlarının altında yürek susuzluğunun yangını, kendinden geçmek için zühdle "kendini" arındırmak, dua ile ruha güç ve gıda sağlamak, böylece yarının cephesinde tıpkı "Yusuf un ayrılığında Yakub gibi" ölüm için sabırsızlanır ve büyük komutanın elinden savaşta liyakat ödülünü, yüksek "şehadet" rütbesini alır...!

Hayret! Meş'ar! Elde silah, dudaklarda dua, beklemede kavga sabahını!

Sabah yaklaşıyor.

Seher esintisi, ordugahta gizemli bir hareket ve coşku uyandırmıştır.

Birdenbire Ezan'ın insicam dolu feryatları her köşeden uçuşmaya başlar; özgür ve her tarafa yayılarak yolu açar: adeta her yönden varlık sahiline çarpar ve Meş'ara geri dönerler.

Yüzbinlerce "kamet", büyüleyici bir biçimde, rükû ve secdeye gider!

Şimdi Sabah Namazı, her zamanki namaz; fakat burada kılınan bu namaz, başka yerdekine benzemez!

Bu namaz başkadır velhasıl!

Ezanlar susar ve Meş'ar bir saatliğine uykuya dalar. Gece Arafat'tan gider, yüksek dağlardan aşağı iner, Meş'ar'da geceleyenlerin üzerinden geçerek Mina geçidine dalar ve çekip gider.

Ve aydınlık sabahtır, peşinden gelen!