Ya Tahammül, Ya Sefer; Mustafa Kutlu

Mustafa Kutlu'nun "Ya Tahammül Ya Sefer" (Dergah: 1986) adlı hikâye kitabından alınmıştır.

HİLÂLİ GÖRDÜN MÜ?

Birisi ışığı açmış olmalıydı.

Tıkırtılar.. Ayak sesleri.. Derinden derine gelen, ilk anda ne olduğu pek çıkarılamayan bir müzik.

Profesör Âsım Bey yatağında doğruluyor. Terlemiş.. Elini alnından, şakaklarından geçiriyor.

İlhan olmalı bu.. Mutfaktan yana çatal, bıçak sesleri; çayını karıştırıyor.

Sıcak, bunaltıcı bir gece. Uzanıp etajerin üzerinden fosforlu saatini alıyor.

Sabaha pek bir şey kalmamış.

Karısı hırıltılı bir inleyişle bir yanından öte yanına dönüyor. İyice şişmanladı Fetanet Hanım. O hareket ettikçe somyanın yayları kütürdüyor.

Bir sigara mı yaksa? Bu müzik, evet galiba ney sesi.

Düşünmeksizin iniyor yataktan, terliklerini aranıyor. Gidip bir bardak su içecek, bir ilaç falan. Perdeyi aralayıp dışarıya bakacak. Oğlanı merak ediyor. Bu gece yarıları kalkıp bir şeyler tıkınmak da neyin nesi? Denetlenmeli, adımları sayılmalı bu oğlanın. Eve erken gelsin, aman üşütmesin. Bu çocuk niye bu kadar zayıf?

«Baba büyüdüm artık düşmeyin üzerime»..

Kaç yıldır söylüyor bunu? Bu çocuk hiç çocuk olmadı sanki. Doktor Ayhan’a uysa hepten bırakacak yakasını. Serbest bırakılmalıymış.. Sıkılmamalıymış. Aslında bu ilgiyi zamanında göstermeliymişler.

Gidip perdeyi aralıyor. Yıldızları sayılır bir gece. Hilâli görüyor.

Ağaçlara bakıyor, evlere. Bazılarının ışıkları yanıyor. Hep böyle oyalanacak mı? Oğlunun yanına çıkmaya bir bahane mi arayacak? Sakin olmalı, iyice sakin. Robdöşambrının kuşağını sıkıyor. Dağınık saçlarını eliyle düzeltiyor.

— Ne o İlhan.. Uyku tutmadı galiba.

Ona doğru yürürken söylüyor bunları, şefkatle gülümsüyor. Yıllardır açamadığı, açıp kucaklayamadığı kollarıyla sanki onu sarmak, bağrında barındırmak istiyor. Bir kaç saniye, bir iki adım. Sükût. Başını bile kaldırmıyor. Ve bir sevinç, aniden kabarıp kalkan umut, ısınan yürek, soğuyup katılaşıyor. Yeniden buzdan pelerinine bürünüyor.

Ne olur sanki dönüp baksa. «Gel sen de atıştır baba» falan dese. Abus. Karşılığını bulamadığı, bu yüzden kesemediği yürüyüşünü sürdürüyor. Duraksamadan mutfak kapısına ulaşıyor. Yine beceremedi. Hiç olmazsa başucuna dikilebilir, sorusuna cevap almak üzere susabilir, bir an için onu zorlayabilirdi.

Dolaptan bir bardaksu alıyor, çok soğuk olmalı. Yarısını boşaltıp musluktan tamamlıyor.

—            İlaç almak istemiyorum ama...

Sesi çatlıyor. Artık cümleleri tamamlayamaz. Panik. Dönüyor, bir elinde bardak, kapının pervazına dayanarak ona bakıyor, öylece bekliyor. -Hadi bak, babana oğlum, hadisene ulan...». Hep böyle gelişiyordu, öfke tepeye doğru tırmanıyor. Halbuki gidebilir. Hiçbir şey olmamış gibi, suyunu içtikten sonra gidip yatabilir.

—            Ne diyordum, ilaca alışmak kötü...

Sanki kendi kendine konuşuyor. Neresinden tutmalı, nasıl başarmalı? Yıllardır kesilen, esasen belki de hiç kurulmamış olan, yani Fetanet olmadan, onun ağır gövdesi her yeri ve her şeyi kapsayan varlığı düşünülmeden, bir suyun mecrasında akışı gibi zorlamasız, yapmacıksız ve olması gerektiği gibi olan bir ilişkiyi, bir baba-oğul ilişkisini; işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği, insanların ve cinlerin hayatla-ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenemediği, ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken ilişkiyi nasıl başlatmalı?

—            Baba müziğin farkında mısın? 

İşte böyle beklenmedik şeyler yapar.

—            Güzel... Olağaüstü...

İlhan başını kaldırıyor, dimdik gözlerle babasına bakıyor. Hayret, merhamet ve nedense Âsım Bey’e göre biraz da nefretle bakıyor. Konuşmuyor. Bu çocuk adamı deli eder.

Şimdi gerçekten bir ilaca ihtiyacı var. Dolaba yöneliyor.

İlhan babasının hafifçe kamburlaşmış sırtını, tepesi dökülmüş kır saçlı kafasını, kepçe kulaklarını süzüyor. İktisat profesörü... Memleketin tanınmış simalarından fabrikatör Kemal Bey'in damadı, Akseki eşrafından — Bir gün babasının eşraftan mı, esnaftan mı olduğunu araştıracak —. Acaba öğrencileri onun için ne diyorlar? Fakülte koridorlarından geçerken, saygıyla eğilip selâmladıktan sonra hocalarının ardından neler söylüyorlar? Konuşmalı mı?

Şu gecenin lekesiz yüzünü kirletmeden, yeniden ve belki sabaha kadar sürecek; anasını, ablasını uyandıracak, etrafı velveleye verecek bir konuşmayı şimdi başlatmalı mı? Ona nasıl ve ne için yaşadığını, neye inanıp neye inanmadığını sormalı mı?

Onunla birgün mutlaka konuşacak ve bu konuşma her zaman olduğu gibi yeni alınmış bir palto üzerine olmayacak.

Âsım Bey bir elinde bardak, öbüründe ilaç, koridordan geçip salonun sokağa bakan penceresine kadar gidiyor. Perdeleri çekilmemiş, duvar kâğıtları yeni, mefruşatı klasik zevkle uygun bir salon.

İlhan oturduğu yerden babası ile birlikte bütün salonu görebiliyor.

—            Baba!..

—            Efendim!..

—            Hilâli gördün mü?..

—            Evet, çok güzel!..

—            Yarın Ramazan başlıyor.

Sanki tonlarca ağırlık kaldırmış, yürümüş, koşmuş, terlemiş, bütün kuvvetini kaybetmiş gibi çatalı masaya bırakıyor. Bunu yapmayacaktı. Babasına Ramazan ayının geldiğini haber veriyor. Tuhaf değil mi?

Yani bu ülkede radyolar, televizyonlar, gazeteler, insanlar, sokaklar, binalar bunu bildirmiyor mu?

Âsım Bey’in sıkıntısı bunalıma dönüşüyor.

Nar çatlağı gibi yarılıyor dünyası, kızıl-karanlık bir mayi akıyor.

O ney sesi berdevam.

Fetanet, iş, dostlar, seyahat, dokuma fabrikalarına yapılan ek inşaatın açılış kokteyli.

Yarın borsa bankerleri ile görüşülecek.

Belki İsviçre’ye, İngiltere’ye gidilecek.

Kaç gündür bakamadığı, yeni yatırımların fizibilite raporları gözden geçirilecek.

Bir elinde bardak, öbüründe ufacık bir hap. Gökyüzüne bir daha bakıyor. Kavsini parlatan hilâlin beyazlığı. Oruç.

Dönmesi, oğlunu karşılaması gerek. Demek sahura kalkmış. Hiç belli etmemişti. Kim yönlendiriyor onu, kimlerle konuşuyor. Denetlenmeli. Ama onu tanımıyor ki. Bu sıkıntıyı, bu ömrünün yegâne derdini çok iyi biliyor. Hatta seviyor. Sıkılmamış olsa, hiç tınmasa; gaflet koyulaşacak, iyicene yayılıp, ağdalanıp bütün benliğini kaplayacak.

—            Baba özür dilerim!..

—            Bunu açmazdım size. Nasıl oldu bilmiyorum, birden söyleyiverdim.

—            Söylemeliydin, tabii söyleyeceksin.

—            Böyle şeyleri tartışmak, iyice pörsütüyor, fena halde hırpalıyor beni.

 

Doluyor Âsim Bey, nerdeyse boşanacak.

—            Dert etme...

—            En iyisi gidip yat, annemi uyandırma.

—            Uyandırmam.

 

O eski medresenin avlusunda bir nar ağacı vardı. Bir yanı kurumuş ihtiyar bir nar ağacı. Karısına bakıyor. Başı yastıktan kaymış, ağzı hafif açık, alnına bir tutam saç yapışmış, yüzü şişmiş, iyicene temizleyemediği göz makyajı dağılmış.

Her bahar bir acaip yeşillik fışkırırdı bu nar ağacından.

Uğraşıp dibini düzeltmişlerdi. Erzurumlu Yunus, Arapkirli Osman, kendisi, Murat, bir de Murat’ın köylüsü Kerim. Kerim’i yurdun yakınlarında bir kunduracıya çırak vermişlerdi. Dâva delisi Kerim.

Yavaşça giriyor yatağa. Karısına dokunmamaya özel bir itina gösteriyor. Nevresimi boğazına kadar çekiyor. Bir ürperti kaplıyor vücudunu. Lambasının loş ışığı altında beliren karaltılara dalıyor.

Nar ağacının altına bir sofra serilmiş. Arkadaşlarıyla çevrilip diz çökmüşler, iftar topunun atılmasını bekliyorlar.

GÖRÜLEN GEÇMİŞ ZAMANIN AŞIRI UÇLARI

Bütün bir yaz bir kez olsun plaja inmemiş, denize girmemişti.

Evin arkasındaki tahta kulübesine kapanmış, güvercinlerini uçurup durmuştu.

Onlarla kurduğu ilişkinin sınırlarını genişletmiş: kuşlardan ağaçlara, ağaçlardan tepelere, tepelerin arkasında kalan köylere kadar uzatmıştı.

Kaç yaz gelmişlerdi buraya?

Evin arkasından şimdi artık fundalar, çalılarla kaplı tek tük meşesi kalmış koruya kadar yayılan meyve bahçesi ne zaman kurumuş, o yeşillik nasıl böyle yokoluvermişti?

Babaanne ne zaman ölmüştü?

Ya koruluktaki pınar!

Kotralara, deniz motorlarına, şişirme botlara arkasını dönerek gitmişti. Geceyi rengârenk boyayan ampullere, hasırlarla örtülü taraçalara hiç bakmamıştı. Yosunlu kayaların arasından ince sesiyle şırıldayan, pul kanatlı küçümen böceklerle, küçümen pembe-mavi mineli çiçeklerin, canlı, yeşil taze otların çevrelediği kaynağa koşmuştu.

Hiçbiri yoktu.

Babaanne de yoktu.

Bazen bisikletine binip saatlerce geziyordu. Açıklara dalga dalga yayılan çılgın bir müzikle terleyip tepişmekten, geceler boyu yorgun düşüp, uyuyakalmışken gençler, uyuyakalmışken herkes, o sessizce kalkıyor, günün ilk ışıkları ile bisikletine atlayıp tatil köyünden uzaklaşıyordu.

 

Yalnızbağ’a giden eski, ince, toprak bir yol vardı. Güzel bir yol. İki tarafında ekin tarlaları uzanırdı. Geceden yağan yağmur tozları bastırmış olurdu. Tarlaların kenarında meyve ağaçları, iğdeler. Güneş yeni doğuyor olurdu, etrafı iğde kokulan kaplardı. Bisikletin tekerlekleri döndükçe hafif bir çıtırtı işitilirdi. Bu sese bakarsın bir çayır kuşu karşılık verir, sonra birden umulmadık bir yerden havalanırdı.

 

İşte bu saatleri seviyordu. Serinliği, sessizliği, yıkanmış temizlenmiş, gelin gibi başını eğmiş gelincikleri.

 

Yalnızbağ’a vardığını uzaktan uzağa gelen köpek sesleri ile fark etti. Bir de toprak yolun kenarında yükselen bahçe duvarları. Hafif bir gübre kokusu duyuluyordu. Hayvan, saman, yaprak, meyve, toprak, insan kokularına nasıl yakışmıştı bu gübre kokusu.

Cami duvarına bitişik şirin bir çeşme gördü. Oraya kadar bisikletini sürdü. İnip yüzünü yıkadı, gerindi, güneşe doğru döndü. Aman Allah neredeyse öğle olacaktı, acıkmıştı, nasıl geçmişti zaman?

—            Merhaba delikanlı!...

 

Üç kişiydiler. Anlaşılan caminin bir kısmı yıkılmış bahçe duvarını onaracaklardı. Orda, çınar ağacının dibindeydiler. Kara bıyıklarının altından beyaz dişlerini göstererek gülüyorlardı...

—            Selâm!..

Dedi ve onlara doğru yürüdü.

—            Buyur birşeyler ye... Hadi gel! Gel, otur şöyle...

 

Ağacın altına serilmiş kilime oturmuşlardı.

Heeey, ne oluyor? Bu adamlar da kim? Neyin nesi bu teklif?

Aman İlhan oğlum sakın tanımadığın kimselerle konuşma, fazla uzaklaşma. Uzaklaşma dedim anladın mı? Peki anne, işte sana üç tane yabancı adam.

Yanlarına gidiyor. Bisikletini ağaca dayıyor.

—            Kimin oğlusun sen?

—            Profesör Âsım Bey’in.

—            Öyle mi? Nuhzade Kemal Bey’in damadı, değil mi?

—            Evet öyle.

—            Gel, gel... Şöyle çök. Ne arıyorsun buralarda?

—            Tatil köyüne gelmiştik..

 

Semaver kaynıyor.

Üzerinde mavi çinko bir demlik.

Etrafına bakınıyor. Köy. Evler, gübre yığınları, bir adam sırtında bir çuvalla yürüyor, bir çocuk önüne kattığı kuzuları götürüyor. Caminin arkasından yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu çıkıyor. Elinde bir bakır tepsi. Ardında daha küçük bir oğlan geliyor, elinde bir bohça. Oğlan yumuk yumuk yürüyor, kafası kazınmış kopul bir oğlan, yanaklarından kan damlıyor.

Taze çökelek, yeşil soğan, yufka, biraz bal, haşlanmış yumurta.

Elleri ile yufkaya çökeleği, yumurtayı sarıyorlar, arasına bir baş yeşil soğan. Ne yapsa? Neresinden başlasa? Kız dizi üzerine çökmüş. Oğlan ayakta bekliyor. Çayların rengi ne güzel, güneş içinde oynuyor.

— İbrahim!.. Gel oğlum, gel şöyle yanıma otur.

Orada kalmıştı. O adamlarla konuşmuş, onlara kerpiç taşımış, terlemişti. Çeşmede yüzünü yıkamış, İbrahim’le şakalaşmış, onu bisikletine bindirmişti.

 

Hafif bir esinti var.

Uzaklarda demirlemiş yabancı bandıralı gemilerin ışıkları seçiliyor. Taraçada, yemek masasının başındalar. önlerine açılan geniş bahçe. Gece salalarının baygın kokuları. Jak yine kusursuz bir sofra düzenlemiş. Her şeyi düşünmüş. Düzenli adam. Âsım bey önce Jak’a, sonra karısı Eleni’ye bakıyor. Bir şeyi anlamak, keşfetmek istercesine bir ona, bir öbürüne bakıyor. Bu ölçüleri nasıl kazanmışlar.

—            Selâm!..

Seda hareketli adımlarla bir manken gibi başını dik tutmaya özen göstererek geliyor. Beyaz, ince kumaştan dikilmiş, etekleri nerdeyse yere sürünen, yakası oldukça açık bir elbise giymiş. Saçlarını ensesinde toplamış. Yanaklarını çukurlaştırarak gülüyor.

—            Ah.. Şekerim, ne kadar güzelleştin sen. Fetanet Hanım kızı iki yanağından öpüyor.

—            Ya, Bir içim su olmuş, bak sen şuna.

Âsım Bey de öpüyor.

Seda sesindeki şımarıklığı dizginleyerek!

—            İlhan nerelerde, gelmedi mi yoksa?

—            Bilmem, denize kadar yürüyeceğim dediydi. Döner şimdi.

—            Gidip onu bulayım.

 

Merdivenlerden seke seke iniyor. İki yanı çiçek tarhları ile kaplı yoldan bahçeyi geçip, köşkün iskelesine doğru gidiyor. Etekleri uçuşuyor, mehtap nefis.

 

Âsım Bey neredeyse oğlunun bu akşam, bu sofraya hiç uğramamasını dileyecek. İlhan aklına gelince, o yüzüne dikilen iğne ucu bakışları hatırlayınca, her yanım tarifi mümkün olmayan bir tedirginlik kaplıyor. Nicedir oruca, oruç tutan birine bu kadar yakın olmamıştı. Etrafında dolaşıp durdukça, hele arada bir gözgöze geldiklerinde dayanamıyor. İlhan’ın vücudundan sanki bilinmeyen, mahiyeti meçhul bir güç fışkırıyor. Dalga dalga yayılıyor, ihtiyarını elinden alan bir şey.

Sofraya dizilenlere; salatanın yeşil, sarı, kırmızı,yapraklar, limonlar, domateslerle süslü, adeta soyut bir resim gibi yayılışına; balıklara, kadehlere, mezelere bakıyor. Bir çataldan öbürüne, bir tabaktan diğerine geçiyor.

Artık gidiyor: Hakka varan bir yolu tutmuş

Hay Allah! Nereden geldi bu mısra? Medrese’nin revakları arasından mı? Derneğin küçücük toplantı salonundan mı? Yoksa Firuzağa Mescidi’nin son cemaat yerinden mi?

Arkadaşlar!..

Zulmün, ümitsizliğin ve idealsizliğin kararttığı siyah zeminde Âsım, şafağın ilk ışıklarını haber verir.

Karlı kış geceleri. O’na gittiklerinde. Erzurumlu Yunus. Arapkirli Osman. Teraviyi mutlaka bir selâtin camide kılıp, daha sonra O’na gittiklerinde. Evet O’nun sesi bu.

Bizim hareketimiz, mesuliyet hareketidir: dâvamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk'a uydurmaktır...

Hasretin, gurbetin, sevdanın, delikanlı heyecanların memleketten getirilmiş ve yurt köşelerinde pişirilmiş kekik kokulu çorbaların, yün çorapların ve fakülte koridorlarında yankılanan, coşku ile tekrarlanan, tekrarlanan bu sözlerin, hatıraların yumağına.

—            Ne dersiniz Âsım Bey, kalkan zamanı kalkanyenir, değil mi ama? ’           ,

—            Efendim... Ha, evet, kalkan. Ne kadar zahmetlere girmişsiniz.

—            Yok canım..

Şaşırmış, nerden çıktı şimdi bu «zahmet» lafı gibilerden bakıyor Jak. Fetanet arada bir üzerine bulaşan bu dalgınlığın farkında mı acaba? Erkenden içmeye başladı.

—            Şey, artık balığa falan çıkmaya başlasak. Motoru hazırlatıyorum. Ne zaman isterseniz.

Havalar gittikçe güzelleşiyor.

Jak. Merhum kayınpederinin ortağı.

Şu dekan seçimleri de bir bitsin.

Niçin böyle son anda çekildiniz adaylıktan? Ah, Âsim Bey.. Çok umutlanmıştık.

—            Böyledir bizimki.

Fetanet «bizimki» diye iyice iğrenç kıldığı tariflerine, acaip ayrıntılara varan, içtikçe bayağılaşan tahlillerine başlayacak mı? Eleniye eğilecek, alçak sesle konuşup duracak mı?

Ve o nesil. Üzerinde yaşadığımız acılı toprağın çocuğu. Âsım’ın nesli.

Hemen birşeyler bulmalı. Zihni toparlamalı. Yoksa dağıtacak. Belki de berbat edecek. Fiyat hareketlerinden mi başlasa? Hükümetin aldığı son kararlardan. En iyisi yemek, yemeğe başlamalı.

—            Çocuklar da gecikti. Ben derim ki, şu zavallı kalkanları fazla bekletmeyelim derim.

—            Ben de tasdik ederim.

—            Yemek onların umurunda mı?

Ne var bunda gülecek? Hep birlikte gülüyorlar. Fetanet göz ucu ile bakıyor. Bu göz ucunun kara-basanları, ağları, cendereleri. Âsım Bey karısını süzüyor. Gecenin karanlığı, hafif ışıkların tüllenen gölgeleri altında ne kadar güzel. Eleni ile ana, kız gibi duruyorlar. Oysa şişmanladı, yaşlandı Fetanet. Biliyor, bu güzelliğin ne zamandan beri, nasıl çoğalarak etrafını sardığını onu büyülediğini biliyor.

—            Nefis. Bunu diri diri pişirmiş olmalısın Jak.

—            Nerde bizde o yürek. Artık diriliğini muhafaza eden şeylere dokunmak bize yasak.

Eleni kaşlarını, çatıyor ve susuyor.

Âsım Bey gerginliğini gerçekten gevşeten bir kahkaha atıyor.

—            Çarpıntı yapıyor olmalı.

Çatal bıçak seslerine cırcır böceklerinin sesleri karışıyor. Yıldızlar kaç gecedir pırıl pırıl. Gece hiçbir sebeple kıyılamayacak kadar güzel. Eleni köşede karanlığa gizlenip duran hizmetçiye sesleniyor.

—            Kızım, baksana. Banyoyu hazırlayın. Nalân yine çıldırıp denize girmiş olabilir, hava serin, dönünce ılık bir duş alsın.

—            Cevat bırakmaz onu.

—            Bırakmaz mı? Ha. hay.. Anasının kızıdır o. Kim bırakmayacakmış. Cevat mı? Pöh.

—            Ama nasıl bağladı kendine, tiyatro tutkusu falan diyerek.

—            Bizim kızda bir tutku var ama ne olduğu meçhul, inşallah bu oğlanı elinden kaçırmaz.

 

Âsım Bey işte bu konuşmalara, yemeğe, dekan seçimine, balığa çıkmaya tutunuyor. Bir dalga gibi çırpınarak gelen, gelip zihnine takılan geçmişi ötelere itiyor. İlhan bir süre daha gelmese. Şöyle çakırkeyif oluncaya kadar.

Kadehinden iri bir yudum alıyor...

Küçücük dalgalar minik şıpırtılarla iskelenin tahta bacaklarını ıslatıyorlar. Arada bir balık atlıyor. Geride sesi ve karanlıkta gümüşi yalımlar bırakan izi kalıyor. İlhan iskelenin ucunda, oturmuş, ayaklarını denize sallamış, şehre arkasını dönmüş.

—            Çok dalgınsın..

..........

—            Yemeğe bekliyorlar.

Sedâ, üzerinde rüzgârla vücuduna yapışan ve bütün hatlarını ortaya koyan beyaz elbisesi ile ayakta, İlhan’ın biraz gerisinde dikiliyor. Oraya kadar iskeleyi takırdatarak geldi. Duymamış olamaz.

—            Hey, sana söylüyorum.

Yumuşak saçlarını okşamak, hemen şuracıkta karıştırmak geçiyor içinden. Gidiyor, sessizce yanına ilişiyor.

—            Beni rahat bırak.

—            Ama!..

İlhan yüzünü ötelere çeviriyor.

Yalnızbağ köyüne. Köyün o yanık yüzlü imamına.

Çıkmış öğle ezanını okumuştu. Sonra yanına geldi. Beyaz dişlerini göstererek gülümsedi.

—            Hadi abdest al da namaz kılalım.

—            ..Eee, şey..

—            Ne var? Söyle, hadi çekinme..

—            Ben hiç namaz kılmadım.. Bilmiyorum. Yanakları kızarmış, kalbi çarpıyor, imam bir elini omuzuna koyuyor, okşayan sesi ile.

—            Olsun, ben sana öğretirim.

İçi ovalar dolusu genişliyor, çok seviniyor.

—            Sahi mi? öğretir misin?

—            Ne sandın ya! İstersen hemen öğretirim. Allah’a inanıyor musun?

İlhan gözünü kırpmadan, göğsünü gere gere cevaplıyor.

—            İnanıyorum, hem de çok.

—            İyi. Şimdi bak, şöyle güzel bir abdest alalım seninle.    

Yere basmaya çekinerek gelirlerdi.

Ellerinde fenerler, erkekler önde, kadınlar çocuklar arkada.

Babaanne ile birlikte caminin kadınlara ayrılmış, önü bir perde ile kapatılmış kısmına girerlerdi. Etrafta hoş, büyülü bir koku olurdu. Müezzinlerin sesi çocuk gövdesinin bir yerinde cevabım bulurdu. Bunu ürperişlerle duyardı, âşikar çıkaramazdı. Babaannenin gözü hep önünde olurdu. Sessizliğin sese, sesin kelimelere, kelimelerin özge mânalara dökülmesi bir Ramazan boyu sürer giderdi. Bazan caminin tavanından sarkan lambalara, lambaların ışığında garip gölgelerle bezenen tavan tahtalarına, bunların oymalarına, sonra duvarlara, duvarlardaki yazılara, mihrabın tam ortasındaki mermer çerçeveye takılırdı. Eğilip kalkışlarla yorulurdu. Boynu bükülür, uyku gözlerinden süzülür, yavaşça Babaanne’nin dizi dibine kıvrılıp uyuyakalırdı. Hasan’ın babası faytonu denize, dedesinin yazlığına doğru sürerken sarsıntıyla uyanır, Babaanne’nin kucağında olduğunu anlar, lavanta çiçeği kokan çarşafına sarınarak yeniden uyurdu.

Şimdi yine Ramazan...

İskelenin sağ tarafından, sahilden kesik, şuh kahkahalar duyuluyor.

Sedâ ile birlikte dönüyorlar.

Ay ışığına bulanmış iki çıplak vücut denize doğru koşuyor. Nalân ile nişanlısı çırılçıplak denize giriyorlar. Sularda alt alta, üst üste oynaşıyorlar.

İki genç bir süre büyülenmiş gibi bu manzaraya dalıyor. Vücudu baştan ayağa titreten, kulaklarda uğultular yaratan, alevden nefesi ile üzerlerine varan bir nesnenin, bir karabasanın pençesinde kalıyorlar.

Sedâ’nın eli birden uzanıp İlhan’ın elini yakalıyor. İlhan irkiliyor. Dönüp elini tutan ele bakıyor. Sonra gözgöze geliyorlar. Sedâ nerdeyse kucağına yıkılacakmış gibi duruyor.

İlhan sıkıntı ile nefesini boşaltıyor.

Aniden kalkıyor.

Genç kız bir süre kendini toparlayamadan bulunduğu yerde bir yığın gibi kalıyor. Sonra o da kalkıyor. Birlikte köşke doğru gidiyorlar. İlhan’ın içindeki sıkıntı kapkara bir yumak oluyor. Büyüyor ve boğazına doğru yükseliyor. Yükseldikçe hızlanıyor. İlhan, iki yanı çiçek tarlaları ile kaplı yola vardıklarında yatsı ezanı okunmaya başlıyor. Şehrin kimbilir kaç yerinden birbiri peşi sıra dalga dalga başlayan ezan, alçalıp yükselerek yayılıyor.

Sofraya vardıklarında Asım Bey çakırkeyf, Fetanet Hanım neredeyse sarhoş.

—            Çapkınlar.. Amma da geciktiniz.

—            Neredeydiniz?. Yoksa denize mi girdiniz?

—            Hadi gelin, hadi canım, kurtlar gibi acıktınız şimdi.

İlhan kalkan kadehlere, çarpılan ağızlara ve kısılan gözlere bakıyor. İçindeki kara yumak nerdeyse bütün benliğini kapladı kaplayacak. Bu karanlık, ah bu karanlık. Bir sandalyenin arkalığına yapışıyor. Ellerini acıtarak sıkıyor bunu, sıkıyor, sıkıyor.

—            Nalân ablan nerde kaldı?

—            Onları görmediniz mi?

—            Geç oldu, keşke gelseler, balıklar soğudu bile. Eleni de kadehini kaldırıyor. Yan yana duran iki gence bakıyor. Dinçlik, tazelik, güzellik ve coşku.

—            Geleceğe içelim, gelecek güzel günlere...

Diğerleri sevgi ile ona bakıyorlar. Kadehlerini kaldırıyorlar.

İlhan işte tam bu sırada patlıyor.

Sofra örtüsünü bir ucundan tuttuğu gibi çekip fırlatıyor. Karanlık, gözlerindeki kanlanmayı, hırsla ve acı ile tutuşan, kıvılcımlanmayı saklıyor. Kırılan tabak, bardak sesleri, dökülen sular, içkiler...