Kur'an'ın Mekke ve Çevresini Hedeflemesi

-Eleştiriler-

Prof. Dr.Salim Öğüt'ün Modern Düşüncenin Kur'an Anlayışı (Ravza:2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır. Başlıklar bize ait...

Seçmeci Tavır: Çağdaş Müfessirler İddiası

Müellifin "çağdaş müfessirler" olarak takdim ettiği Süleyman Ateş ve İzzet Derveze'yi iddiasına kaynak göstermesinin isabetli olmadığını hatırlatmak istiyoruz. Sözün burasında vaadimizi yerine getirmek ve bu iki müfessirin bu konudaki düşüncelerini ve kanaatlerini açık bir biçimde göstermek istiyoruz.

Süleyman Ateş Araf Suresinin 158. ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:

"O'nun risaleti dil bakımından Araplaradır. Önce kendi kavminin anlaması için İlahi vahiy O'na inmiştir. Ama risaletinin niteliği geneldir. Bütün insanlığa yöneliktir."

Ayrıca Süleyman Ateş aynı ayetin "De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın resulüyüm" mealindeki bölümünün tefsirinde ise şunları söylemektedir:

"Bu ayette Hz. Muhammed'in, yalnız Araplara değil, bütün insanlara Allah'ın elçisi olduğu vurgulanmakta, felaha ermek için O'na uyulması emredilmektedir. Hz. Muhammed'in bütün insanlığa gönderilmiş Allah elçisi olduğunu bildiren bu ayet Mekke'de inmiştir. O halde bazı müsteşriklerin iddia ettikleri gibi Hz. Muhammed Aleyhisselam, ancak hayatının son yıllarında değil, peygamberliğinin daha başlangıcında, risaletinin bütün insanlığa yönelik olduğunu ilan etmiş, Mekke devrinde inen ayetler O'na, bütün insanlığın peygamberi olduğunu bildirmiştir." 

Süleyman Ateş için geçerli olan durum İzzet Derveze için de geçerlidir. Nitekim Derveze de Araf Suresinin 156 ve 157. ayetlerinin tefsirinde şunları söylemektedir:

"Bu ayetlerin erken nazil olması, Muhammedi risaletin başından beri bütün insanlara ve halklara şamil bir risalet olduğuna delildir. Özellikle Araplara yöneltilen bazı ayetleri delil göstererek bunun aksini iddia edenlere bir cevaptır. Bu iddia sahipleri Araplara yönelik ayetlerin üslupları, davet ve hitap şartlarının gerektirdiği özellik ve hikmetin bilincinde değillerdir."

Görüldüğü üzere müellifin Derveze'ye isnatları da fevkalade itinasız bir dille yapılmış, bu yüzden de maksadını fersah fersah aşan noktalara savrulmuştur. Yukarıda da belirttiği üzere Derveze'nin söyledikleri sadece ve sadece "Araplara yönelik ayetlerin üslupları, davet ve hitap şartlarının gerektirdiği özellik ve hikmeti" açıklamaya yöneliktir.

Nitekim müellifin bu muharref alıntıyı yaptığı aynı sayfada Derveze'nin dilinden şu satırları okumaktayız:

"İslam ümmetinin 'orta ümmet' olma özelliği, adaleti gözeticiliği, fazileti, insanlığa örnek oluşturacak bir adil yönetim merkezi konumunda oluşu, İslam mesajının esasını oluşturan temellere, prensiplere, stratejilere ve direktiflere dayanmaktadır. Bu özelliğiyle İslam, çeşitli dinlerin Allah inancıyla bağlantılı olarak yaşadığı sorunları, açmazları, ihtilafları ve çelişkileri çözüme kavuşturmuştur. İnsanlığın önüne geniş ufuklar açmıştır. Hiçbir şey insanı hak, adalet, sınırlan içinde, günahtan, hayasızlıktan ve münkerden uzak bir şekilde hareket etmekten alıkoyamaz hale gelmiştir. Bu özelliğiyle İslam insanı eşyanın tabiatı ile evrensel kozmik sistem ile ifrat ve tefritten, aşırdıktan uzak, akıl ve mantığın gerekleri ile buluşturmuş, uzlaştırmıştır. Bu özelliğiyle İslam bütün zamanlara ve mekânlara uygundur. Evrenselliğe ve ölümsüzlüğe adaydır. Birçok ayette İslam'ın bu niteliğine işaret edilmiştir. Bunlardan biri de Fetih Suresindeki şu ayettir. 'O, Elçisini hidâyet ve hak dinle gönderdi ki, o(hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter.”

Hz. Peygamberin Tüm İnsanlığa Gönderilmesi ile İlgili Yorumunun Geçersizliği

Hele bir de müellifin: "Bu noktada Sebe 34/28. ayetteki kâffeten li'nnâs ibaresine istinaden Hz. Peygamber'in tüm insanlara gönderildiği söylenebilir. Fakat bu bir yorumdur" tespiti yok mu, gerçekten büyük bir pişkinlik örneği gibi gözükmektedir. Allah'ın açık-seçik ifadesini ve ibaresini "yorum" olarak sunmak, kişisel yorumunu da O'nun sarih ifadesinin üzerine çıkarmak ve öylece takdim etmek...

Konunun daha iyi anlaşılması için müellifin işaret ettiği ayeti kerimenin mealini kaydedelim:

"Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler."

Elmalılı Hamdi Efendi, Mehmed Vehbi Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen gibi bu milletin tamamı tarafından hüsnü kabulle karşılanmış büyük âlimlerimiz başta olmak üzere, Kur'an-ı Kerim'e ilmî anlamda hizmette bulunan bütün âlimlerimiz bu ayetin Türkçe karşılığını böyle vermişlerdir. "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik."

Gelelim müellifin kafa karıştırmak için söylediği:

"Zira klasik tefsirlerde mezkûr ibareye dair iki yorum mevcuttur. Bizce daha makul olan diğer yoruma göre kâffe kelimesi ilgili ayette 'engel olmak, alıkoymak' anlamında kullanılmıştır. Buna göre ibarenin aslı kâffen li'nnâs’tır. Kelimenin sonundaki ta harfi mübalağa içindir.  Sözün özü, vemâ erselnâke illâ kâffeten li'nnâs ibaresi Hz. Peygamber'in Mekke ve havalisindeki insanları şirk ve inkârdan vazgeçirmek maksadıyla gönderildiğini ifade eder." şeklindeki değerlendirmesinin aslına ve hakikatine...

Her şeyden önce müellifin belirttiği "iki yorum"dan hiçbiri, müellifin ima ve işaret yoluyla söylemeye çalıştığı "şeye" delalet etmemektedir. Zira onun söylemek istediği şey, sanki bu yorumlardan birinin bu ayetin "bütün insanlık" yerine Mekke şehri ve çevresi ile sınırlı kaldığım belirtmektir. Bu iddia tamamen müellifin vehminden ibarettir. Böyle bir iddiayı müellife gelinceye kadar herhangi bir kimsenin dile getirdiğini bilmiyoruz. Hele hele kendisinin kaynak diye gösterdiği Kurtubi tefsirinde ise hiç mevcut değildir.

Öncelikle Kurtubi tefsirinde ne söylendiğine bakalım:

"Allah Teala'nın "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.' sözünde takdim-tehir vardır; buna göre asıl mana: 'Biz seni insanların tamamına, yani hepsine gönderdik' demektir.

Zeccâc şöyle söyler:

Yani, 'biz seni insanların tamamına tebliğ ve uyanda bulunman için gönderdik.' Kur'an'da geçen Kâffe kelimesi, Cami' manasındadır.

Bu konuda şöyle de denilmiştir:

"Ayetin manası Kâffen li'nnâsi'dir. Bunun manası ise, ‘Sen onları üzerinde bulundukları küfürden men eder ve İslam'a davet edersin' kelimenin sonundaki Tâ harfi mübalağa içindir."

Bu zayıf görüşte bile, yani ayeti kerimenin bu yorumla sunulması halinde bile Hz. Peygamberin risaletinin şümulü ile ilgili bir anlam değişikliği söz konusu değildir. Tam tersine bu yorum farkı sadece ve sadece Hz. Peygamber'in tebliğinin konusunu beyan etmek içindir. Buna göre iki yorum ortaya çıkmakta, bunlardan birincisine göre Hz. Peygamberin görevi insanların tamamına tebliğ ve uyanda bulunmak, ikincisi ise: onları üzerinde bulunduktan küfürden men etmek ve İslam'a davet etmektir. Her iki yorumun sahibi olan âlimler de bu görevin muhatabının bütün insanlar olduğunda ittifak halindedirler.

Hülasa bu ayeti kerimenin manasını "bütün insanlar" olmaktan çıkarıp "Mekke halkı" veya "Kureyş Kabilesi"ne indirgeyecek bir yaklaşım kesinlikle mevcut değildir. Burada söz konusu edilen görüşün sahibi de diğerleri gibi ve ayetin sarih bey anında belirtildiği üzere ve müellifin de naklettiği gibi "li'nnâsi" demektedir ki, bunun anlamı: "insanlar" olmaktadır. Yani hiçbir yorumda bu ayet, "bütün insanlar"ı ihata etmek manasından uzak tutulmamıştır. 

Hz. Peygamber'in Bütün İnsanlığa Gönderildiğini Beyan Eden Başka Ayet Yok mu?

Asıl önemli olan nokta ise şudur: Müellif, bu konuyu ele alış ve sunuş biçimiyle bir başka hakikati daha gizleme gayreti içine girmiştir. Buna göre sanki Kur'an-ı Kerim'de bu hakikati beyan eden, yani Hz. Muhammed'in bütün insanlığa gönderildiğini belirten başka ayet bulunmamaktadır. 

Lütfen şu ayeti kerimeyi birlikte okuyalım:

"De ki; Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve verin bütün mülkü O nündür. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de dirilten de O dur. Bundan dolayı gelin, Allah'a ve resulüne iman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz. " (Araf Suresi, 7/158)

Bu münasebetle belirtelim ki bizler, Hz. Muhammed'in (s.a.v), değil yalnız insanların tamamına, bütün âlemlere rahmet olarak gönderildiğine iman ederiz. Daha doğrusu iman etmek zorundayız. Çünkü Allah Teala. "(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya Suresi, 21/107) buyurmuştur. Bu kadar sarih bir nassı reddetmek, ya da indî yorumlarla hakiki manasını tahrif etmek, bizim haddimizi aşar.

Nitekim bu ayeti kerimenin tevilinde sadece şu hususta ihtilaf edilmiştir: "Acaba burada kastedilen rahmetten, Hz. Muhammed'in gönderildiği bütün âlem mi, yani kâfirler ve müminlerin tamamı mı nasiplenecek, yoksa sadece müminler mi? İbn Abbas birinci görüşü benimsemiş ve: 'Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ederse o hem dünyada hem de ahirette rahmete nail olur. Allah'a ve Rasulüne iman etmeyene gelince, o da daha önceki kavimlerin başına gelen helak olma ve yere geçme gibi felaketlerden affolunmuştur.' demiştir. Bunun dışındaki herhangi bir hususta yorum ihtilafı bile söz konusu olmamıştır.

Diğer taraftan, söz konusu âlem'den kastın sadece insanlık âlemi olmadığına, bunun yanı sıra Hz. Muhammed'in (s.a.v) cinler âlemine de elçi olarak gönderildiğine iman ederiz, daha doğrusu iman etmek zorundayız. Çünkü bu konudaki ayetler de hiçbir tevile meydan vermeyecek kadar açık-seçik beyanlar içermektedir:

'(Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.'

Ayrıca Ahkaf Suresinde de bu konu çok sarih olarak beyan edilmiştir:

"Ey Muhammed! Hani biz cinlerden bir grubu Kur'ân’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar Kur'ân'ı dinlemek için hazır bulundukları zaman birbirlerine ‘susun' dediler. Kur’ân’ın okunması bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Onlar kavimlerine şöyle dediler: 'Ey kavmimiz! Gerçekten biz Musa'dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden bir kitap dinledik. O kitap gerçeği ve doğru yolu gösteriyor. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun ve O'na iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azapdan korusun.’

Kur’an-ı Kerim’in Dili ve Evrenselliği

Müellif devam ediyor:

"Kur'an dil-lisan düzeyinde de evrensellik iddiası içermez. Çünkü Kur'an Arapların diliyle inzal edilmiştir."

Yeryüzünde dil-lisan düzeyinde evrensellik diye bir olgudan nasıl söz edilebileceğini bilemem. Acaba geçmişte veya günümüzde evrensel dil diye bir şey duyup işiten var mı?

Müellif devam ediyor:

"Bazı ayetlerde açıkça belirtildiğine göre Kur'an'ın Arapça olarak inzal ediliş nedeni akletme, dolayısıyla düşünme ve anlamadır."

Gelelim cümlenin devamına:

"Kur'an'ın Arapça oluşu ile akletme arasındaki ilinti çok açıktır ki Araplar için anlamlıdır. Nitekim Kur'an'ın Hz. Peygamber'e Arapça olarak vahiyediliş gerekçesini, "Mekke ve çevresinde yaşayan insanları uyarmak" şeklinde açıklayan Şura Suresi 42/7. âyet bu gerçeğin en müşahhas delilidir."

Müellifin, bu problemin tamamını kökten halledip en çarpıcı tespitlerinden biri de şudur:

"Kaldı ki ana dili Türkçe olan insanlara, 'Daha iyi anlamanız için bu Kur'an'ı Arapça olarak inzal ettik' demek, abes olsa gerektir."

Evet, müellife göre bu Kur'an Arapçadır ve Araplardan başkalarına hitap etmesi mantıksızdır. Dolayısıyla daha başlangıçta dil-lisan düzeyindeki gerekçeden dolayı evrensel olması ihtimali yoktur. Dolayısıyla Araplardan başka, hatta sadece Mekke ve havalisindeki Araplardan başka hiç kimsenin Kitab'ı olmadığı gibi bizim Kitab'ımız da olamaz.

Çünkü böyle bir durum, yani Arapça bir Kur'an'ın dili Türkçe olanlara hitap etmesi müellifin çok isabetli tespitiyle "Abes" olsa gerektir. Âkil insanlar ise "abes'le iştigal etmezler.

Tabi bu durumda müellifin, bu konuyu bu kadar uzatması ve makalesinin ilk satırlarında, Kur'an'ın bazı mesajlarının evrensel olabileceğine dair beyanlarda bulunmasını ne yapmak ve nereye koymak lazım gelir, bilemiyoruz. Çünkü nasıl oluyor da onun deyimiyle sırf Arapların akletmesini temin için Arapça inzal buyurulan bir Kitabın bazı mesajları evrenselleşebiliyor, anlayabilmiş değiliz. 

Recep Demir'in Kur'an Tefsirinde Tarihselci Yöntem (Hikmetevi: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Tarihselcilerin Görüşleri

Tarihselcilerin, Kur’an’ın tarihselliği babında dile getirdikleri bir başka husus da Kur’an’ın hitabı ve Kur’an’ın kullandığı dildir. Kur’an’ın kendisinin hitabının tarihsel olduğunu net olarak ortaya koyduğu belirtilmiştir. Ve şu ayetler buna delil getirilir:

“Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, kentlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri uyaran mübarek bir kitaptır."

“Bu babalan uyarılmadığından dolayı gafil kalmış bir milleti uyarmak için güçlü ve merhametli olan Allah’ın indirdiği Kur’an’dır."

İlk ayette geçen “kentlerin anası (Mekke) ve çevresindekiler” tabiriyle yatay anlamda yeryüzünün bütünü değil, Arap yarımadasının kastedildiği; ikinci ayetle de babaları uyarılmamış millet ile Arapların kastedildiği belirtilmiştir. Yine Kurandaki “ey inananlar” veya “ey insanlar” hitapları tahlil edildiğinde bunların hedef aldığı kitlenin Kuranın nazil olduğu dönemdeki Arap yarımadası ve o zamanki yaşayan insanlar olduğu iddia edilmiştir. Ayrıca Mekki ve Medeni ayetlerin içerikleri ve muhatap kitlenin Mekki ayetlerde “kafirler” iken, Medine’de “Yahudiler ve ‘ münafıklar olarak değişmesi hitabın tarihsel olduğuna delil getirilmiştir. Kısaca şu söylenmektedir. Kuranda “ey insanlar” dendiği zaman Kuranın çağdaşı olan insanlar, “ey inananlar” dendiği zaman ise yine Kur’an’ın çağdaşı olan inananlar kastedilmektedir, bugünkü insanlar ve inananlar değil.

Kuran, M. 610-632 tarihleri arasında, Mekke ve Medine toplumlarına gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Hiçbir din, zamanın ve mekânın dışında varolamaz. Her din zamanın belli bir bölümünde, dünyanın bir yerinde ve bir toplum arasında doğmak durumundadır. Kur’an’ın da dini bir fenomen olarak tarihte ortaya çıktığı bir hakikattir. Yüce Allah, kendi mesajını belirli bir dil aracılığıyla ve seçtiği Peygamber’in içinde yaşadığı kültürel verileri kullanarak ilettiği yadsınamaz bir gerçektir.

Her türlü zaman ve mekândan münezzeh olan yüce Allah’ın sonsuz ilminin yansıması olan Kuran, tarihin belirli bir zamanında ve belirli bir mekânda vücut bulsa da bu onun tarihsel olmasını gerektirmez. Yani Kuran her ne kadar tarihin içine ve bir mekâna doğmuş olsa da o, herhangi bir tarihi nesne değildir. O, herhangi tarihi bir metinden çok daha farklı bir şeydir.

Hitap Tarzı ve Evrensellik

Kur’an’ın hitap tarzıyla ilgili iddialara gelince, Kur’an’ın ilk muhatapları Hz. Peygamber ve onun kavmidir. Dolayısıyla evvel emirde onlara hitap ettiği de bir gerçektir. Her düşünce veya sistem doğduğu ortamı ve şartları öncelikli olarak dikkate almak zorundadır. Bir dinin mahallilik seviyesini yaşamadan evrenselliğe geçmesi de mümkün değildir. “Dünyada başından sonuna kadar hiçbir somut örneğe ve özel duruma yer vermeksizin bir şeyi soyut bir şekilde ele alan hiçbir felsefe, hayat düzeni veya din yoktur. Çünkü sadece soyut planda bir hayat tarzı ve modeli kurmak imkansızdır. Bunun farzı muhal, mümkün olduğunu kabul etsek bile, böyle bir sistem daima kâğıt üstünde, bir teori olarak kalır ve hiçbir zaman pratiğe yansımaz”.

Yüce Allah Hz. Muhammed’i kıyamete kadar gelecek bütün cin ve insanlara göndererek, yolların en güzelini gösteren Mekkeli Arap ve ümmi bir Peygamberle peygamberliği sona erdirdi. Bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed’in son Peygamber ve bütün insanların Peygamberi olduğunu Kuran şöyle haber verir:

“Deki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın elçisiyim...

“(Ey Muhammed), biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”

“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.”

“Bu Kuran sizi ve ulaşan herkesi uyarmam için bana vahyoldu.” 

Hz. Peygamber kendi ifadelerinde de kendisinin Peygamberlerin sonuncusu olduğunu ve bütün insanlara gönderildiğini bildirmiştir.

“Benden önceki peygamberler belirli bir kavme gönderilmiştir; ben ise bütün insanlara gönderildim.” 

Başka bir rivayette:

“Benden önce hiçbir kimseye verilmeyen beş şey bana verildi. Her Peygamber sadece belirli bir kavme gönderiliyordu, ben ise kırmızı ve siyah tüm insanlara gönderildim..."

Ayetlerde ve hadislerde geçen “bütün insanlara” (kaffeten linnas), sizin hepinize” (İleyküm cemian), “ulaşan herkese” (men belağ), bütün alemlere (lilalemin) ifadeleri açıkça Hz. Peygamberin evrenselliğini göstermektedir. Muhammedi risalet, bütün insanlığın mesajı olmadığı zaman Kur’an’ın risaletin sonu, Hz. Muhammed’in Peygamberlerin sonuncusu olmasının anlamı kalmaz.  Dolayısıyla Kuranın evrenselliği onun son kitap olmasını iktiza etmektedir. Eğer O, evrensel olmasaydı son kitap olmazdı. Son kitap olmayınca peygamber veya peygamberler gelmesi gerekirdi. 

Kuranda özel isimlerin birkaçı hariç zikredilmeyip, hitapların ‘Ey insanlar” “Ey inananlar” “Ey ademoğulları” şeklinde gelmesi onun evrenselliğini göstermektedir. Bu genel ifadelerden sonra gelen “sizin için, size” zamirlerine bakılarak bu ayetlerin hedef aldığı kitlenin Arap yarımadası ve bu ayetlerin nazil olduğu dönemdeki insanlar olduğu söylenebilir. Yine Arap dilinde üçten fazla muhatap bir topluluğa hitap için de Araplar, “Ey insanlar” nidasını kullanmaktadır. Buradan hareketle “Ey insanlar” hitabının nüzul döneminden sonraki insanları kapsamayacağı iddia edilebilir. Ama bu hitaplara dikkatlice baktığımızda, Araplar her ne kadar karşısında hazır bulunan üçten fazla kişi için de “Ey insanlar” diye seslense bile burada, bir cinse hitap vardır ki, o da insandır.

Yine diğer hitaplarda mesela, “Ey inananlar”, “Ey kafirler” ve “Ey müşrikler” de dikkati çeken husus belirli bir niteliğe/sıfata vurgu yapılmaktadır. Adeta bu hitaplarda öncelikle nüzul dönemindeki insanlara, müşriklere, kafirlere seslenilse de bunların şahsında ilk muhatapların özellik ve niteliklerini haiz olan herkesi içermekte ve herkese hitap etmektedir.

İlk muhataplara hitap etmeyip ve böylece kabullenilmeyen bir dinin var olabilmesi aklen mümkün değildir. Kıyamete kadar gelecek bütün insanları hedef alan bir Kitabın nazil olur olmaz, ilk hitap kitlesine özellikle yönelmesi onun benimsenmesi ve kökleşmesi açısından oldukça önemlidir. Bu bağlamda yüce Allah, ilk olarak elçisi Hz. Muhammed’den kalkmasını' " ve çevresinden başlayarak insanları uyarmasını istemiştir. Daha sonra bu uyarı Mekke ve çevresindekileri kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

“Bu indirdiğimiz kendinden öncekileri doğrulayan, kentlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri uyaran mübarek bir kitaptır.”

Arap yarımadasına tebliğini yapan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) daha sonra Bizans, İran ve Habeşistan’ın idarecilerini İslam’a davet mektupları yazarak, onları dine davet etmesi peygamberliğinin evrenselliğini gösteren en önemli hadisedir. Dolayısıyla Kuranın ve Hz. Muhammed’in mesajı, tek ve belli bir ülke için değil tüm dünya içindir. Yine o mesaj yalnız Kuranın nazil olduğu o zaman için değil, kıyamete kadar bütün zamanlar içindir.

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, (Allah’ın azabından) korunasınız” ayeti tertibe göre “Ey insanlar” hitabıyla başlayan ilk ayettir. Müfessirler buradaki “Ey insanlar” hitabıyla ilgili şu yorumları yapmaktadır: İbn Kesir, İbn Abbas’tan nakille, bu ayetteki emir ve nidanın kafir ve münafıklara yönelik olduğunu belirtir. Razi,bu hitabın nüzul zamanındaki insanları kapsadığını, çünkü bu hitabın şefevi olduğunu, maduma şefevi hitabın caiz olmayacağını belirtir. Fakat Razi, bu hitabın sonrakileri kapsamasının Hz. Peygamberin sünnetinden bir delille olduğunu ayrıca zikreder. Dolayısıyla o da hitabın bütün insanlığı kapsadığını kabul eder.

Kuran ayetlerine dikkatlice baktığımızda bazı ayetlerin tarihsel unsurlar içerdiğini görmekteyiz. Mesela, Kuran, Hz. Peygamber’in Bedir, Hendek ve Uhud savaşlarını, Tebük seferini, Hudcybiyc antlaşmasını ele almış, hicreti ve Sevr mağarasında yaşananları, İsra olayını, ifk hadisesini nakletmiştir. Yine Kuran Hz. Peygamber’in ev hayatına dair bazı olaylara sahabenin tutum ve davranışlarına yer vermiştir. Müşriklerin ve münafıkların Hz. Peygambere karşı davranışlarını haber vermiştir. Bu ayetlere bakarak Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğu söylenemez. Çünkü bu ayetler muhatap açısından her ne kadar belirli bir şahıs ve olaydan söz etse de verdikleri mesaj itibarıyla evrensel bir yön içermektedirler. Ayrıca Kuran şu evrensel ilkelere de önemle yer vermiştir. Mesela, şura yapılması, adaletin ikamesi, suç ceza dengesi, haksız kazancın haramlığı, hayırda yardımlaşma, sözleşmelere riayet ve diğer bazı ilkeler. Bunlar ve diğer genel ilkeler insanlara, yaşadıkları sürece ortaya çıkacak problemleri çözmede önemli imkanlar tanımaktadır. Kuran, insan hayatında teferruat denilecek hususlara oldukça az yer vermiş, bunun yerine daha çok genel ilkeler getirmiştir.

Kuranın evrenselliğini gösteren en önemli hususlardan biri de dinin kemal bulmasıdır.

“Bugün size dininizi kemale erdirdim... Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslam’ı seçtim ve ondan razı oldum.’’  “Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitir ve bilir.” 

Yukarıdaki ayette geçen dinin kemalinden maksat nedir? Bu soruya İslam alimlerinden Şatıbi (790/1388) şöyle cevap vermektedir: Ayetteki kemalden maksat, sonsuz olan hadiselerin kendilerine uygulanacağı külli kaidelerden ihtiyaç duyulan genel prensiplerdir, yoksa dinin cuziyatı değildir.  Bu ayete göre din tamamlanmıştır. Ona ilaveler yapmak, mevcut hükümleri başkaları ile değiştirmek, onun kemali ile bağdaşmaz.

İhsan Şenocak'ın Kur'an-ı Kerim Müdafası (Hüküm:2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an-ı Kerim'in Yalnız Nüzul Dönemine Hitap Ettiği iddiası

Kentlerin anasını (Mekke’yi) ve çevresindeki(şehir) leri uyarman için sana indirdiğimiz feyz kaynağı ve kendinden öncekileri doğrulayıcı bir kitaptır’ ayeti hakkında Reşid Rıza şunları söylemektedir:

“Ayette geçenden maksat, İbn Abbas’tan da rivayet edildiği gibi bütün yeryüzü halkıdır. Nitekim Mekke yerine (Şehirlerin anası) ifadesinin kullanılması da bu manayı desteklemektedir. Bugün net bir şekilde görmekteyiz ki, insanlar yeryüzünün ona yakın ve uzak her köşesinde içinde Beytullah olan ‘Ümmü’l Kura’ya yönelerek namaz kılmaktadırlar. Bu da bütün yeryüzü halkının, ’ya yani ‘Mekke’nin çevresi’ne dahil olduklarının kanıtıdır.”

 ‘Babaları uyarılmayanları uyarman için...’ şeklinde oluşan anlamın sınırlandırma bildirdiğini ve bu sınırlandırmanın Efendimizin risaletinin Arap Yarımadası ve Araplarla sınırlı olduğunu, babaları peygamberler tarafından uyarılan Ehli Kitab’ı kapsamadığını gösterdiğini söylemek öncelikle Arapça bilmemeye, ikinci olarak da Kur’an’ı tanımadan konuşmaya delalet eder. Şöyle ki: Risaletin, babaları uyarılmayanlara tahsisi/sınırlandırması, babaları uyarılanları kapsam dışı bırakmaz. Zira tahsis, özel anlamının dışındaki manaları geçersiz kılmayan bir sebebe sahipse, bu durumda sınırlandırdığı anlamın dışında kalan manaları geçersiz kılması gerekmez. Burada o sebep mevcuttur. Çünkü Mekkelilerin uyarılmaları, Ehli Kitab’ın uyarılmasından daha evladır. Zira Mekkeli müşriklerin uyarılması tevhit ve haşr hususunda iken Ehli Kitab’ınki risaleti inkâr sebebiyledir. Bundan dolayı müşriklerin burada zikredilmesi daha uygundur. Tahsis de başka açıdan değil, sadece bu noktadan dolayı gerçekleşmiştir. Kimse çıkıp da ayetten hareketle “Cenabı Peygamber sadece akrabalarını uyarmakla emrolundu; onlardan başkalarını uyarması doğru değildir.” türünden bir tahsise gitmemiştir/gidemez de.

Prof. Dr.Caner Taslaman'ın Tarihselciler Çelişkiler Bataklığında (İstanbul Yayınevi: 2016) kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Farklı Milletleri Davet

Peygamberimizin daha sonra ise sahabelerin, Arap olmayan birçok toplumu İslam’a davet ettiğini biliyoruz. Peygamberimizin ve sonra sahabelerin, “Sizin coğrafyanız-kültürünüz farklı, Kuran’ın şu hükümleri sizin için geçerli değil” dediğini duydunuz mu? Madem tarihsel uygulamaya, ilk dönemin anlayışına atıf yapıyorsunuz; buyurun cevaplayın: Peygamberimiz mektup yazarak ve elçiler göndererek Arap olmayan milletleri İslam’a davet ettiğinde, onlardan Kur'an’dakilerden farklı hükümlere uymalarını mı istedi?