Kenan Sevinç'in İnançsızlık Psikolojisi (Çamlıca: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İnançsızlığın Sebepleri

İnançsızlığın oluşum ve gelişiminde rol oynayan faktörleri üç ana grupta toplamak mümkündür:

  • Çevresel faktörler (davranış boyutu)

  • Psişik/duygusal faktörler (duygu boyutu)

  • Entelektüel/bilişsel faktörler (düşünce boyut)

 

Bazı bilim adamları, entelektüel gelişim ile inançsızlık arasında nedensel bir ilişkinin olduğunu düşünürken (Hunsberger ve Altemeyer, 2006), bazıları sosyalleşmeye ve diğer sebeplere daha fazla öncelik vermektedir (Streib ve Klein, 2013).

Çevresel Faktörler (Davranış Boyutu)

Dini yönelimi etkilemesi bakımından hangi çevresel faktör daha etkilidir?

Aile Kurumu

Çevresel faktörlerin etki dereceleri kültürden kültüre değişmektedir. Ancak hemen hemen birçok farklı kültür açısından en etkili unsur ailedir (Hunsberger ve Brown, 1984).

Dinin sosyalleşme yoluyla çevre tarafından çocuklara aktarılması gibi, inançsızlık da çocuklara aynı yolla aktarılabilir. Yapılan araştırmalar, dindar olmayan bir ortamda büyüyenlerin, yetişkinlik dönemlerinde dinle bağlantısız kalma eğiliminde olduklarını göstermiştir (Hood 2009).

Ebeveynleri model alma

Annebabalar, çocuklarının da kendileri gibi aynı dini aidiyete ve inanca sahip olmalarını istemektedir. Aile, içinde bulunduğu toplumun ve kültürün değerlerini ve inançlarını çocuğa aktarır.

Hunsberger ve Altemeyer’in (2006) yaptığı araştırmada ateist katılımcıların büyük çoğunluğunun çocukluklarında dini eğitim almadıkları tespit edilmiştir. Bu örneklemin %30’unun en azından ebeveynlerinden birinin ateist veya agnostik olduğu; diğer katılımcıların ise ebeveynlerinin Tanrı’ya inandıkları ancak dine karşı ilgisiz oldukları tespit edilmiştir.

Vbas ve McAndrew’un (2012) yaptıkları araştırmaya göre, ebeveynlerden her ikisi dindarsa çocuklarda dindarlık oranı %88 civarındayken, her iki ebeveynin dinsiz olması durumunda bu oran %5 civarına düşmektedir. Bu veriler anne-babanın dindarlığı ile çocuğun dindarlığı arasında çok güçlü bir pozitif ilişki olduğunu göstermektedir.

Peki annenin dindarlığı mı yoksa babanın dindarlığı mı daha önemlidir? Bu sorunun yanıtı annedir. Hunsberger ve Brown (1984) annenin belirgin biçimde daha etkili olduğunu tespit etmiştir. Anne dindar baba dinsiz olduğunda çocukların dindarlık oranları ortalama %60 iken, baba dindar ama anne dinsiz olduğunda bu oran %30’a düşmektedir.

Ebeveynlerle ilişkiler

Yapılan araştırmalar dini şüphenin aile bağlılığı ile negatif ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Mürted öğrencilerin anne-babalarıyla kurdukları ilişkinin diğer öğrencilerin anne-babalarıyla kurdukları ilişkiden zayıf olduğu görülmüştür (Hunsberger, 1983).

Caplovitz ve Sherrow’a (1977) göre dinden çıkma, aileden kopuşun, anne-babaya karşı isyanın bir şekli olarak görülebilir. 

Bainbridge’in (2005) ateistlerin aile aktivitelerinden hoşlanma düzeylerine ilişkin araştırma verileri göstermektedir ki inançsızlar ailelerine mesafelidirler ve aileleriyle zaman geçirmekten hoşlanmazlar. Ateistler aile toplantılarım, gezileri ve yemekleri hiç sevmezken arkadaşlarla bir araya gelmekten hoşlandıklarını belirtmişlerdir. Bu da bize inançsızlık ile aileden kopma arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. 

Ebeveynlerin birinden veya her ikisinden ayrı olma ile inançsızlık arasında bir ilişki vardır. Bu ayrılık ebeveynlerden birinin ölümü neticesinde gerçekleşebileceği gibi, anne-babanın boşanması neticesinde de gerçekleşebilir. Yapılan araştırmalarda 20 yaşından önce ateist olanların yarısının bir veya iki ebeveynini bu yaştan önce kaybettiğini göstermiştir (BeitHallahmi, 2007). Vetter ve Green’in (1932) yaptığı araştırma, araştırmaya katılan ateistlerin hemen hemen yarısının 20 yaşından önce ebeveynlerinden birini kaybettiğini göstermiştir. Lawton ve Bures in (2001) yaptığı araştırmada, anne-babası boşanmış çocukların ilerde büyük oranda (%62) dini kimliklerini değiştirdikleri tespit edilmiştir.

Toplum

İnançsızlığın hâkim olduğu bir çevrede veya inançsızlığa açık bir çevrede yetişmek, inançsızlığın en önemli nedenlerinden biridir. Öte yandan dindar çevreden gelen bir kişinin, hayatının daha sonraki bir döneminde inançsızlığın hâkim olduğu bir çevrede sosyalleşmesi ve inançsızlığı tercih etmesi de sık rastlanan bir olgudur.   

Bireyin içinde bulunduğu sosyal çevre, dine karşı olumsuz bir tavır içindeyse, birey de zamanla bu sosyal çevreye uyum sağlayabilir (Mehmedoğlu, 2013). Birey, ya kendi inancından olan insanlardan müteşekkil bir gruba dâhil olmak ister ya da dâhil olduğu grubun inanç yapısına uyum sağlamak ister. (Silver, 2013).

Peki, sosyal çevre bireyin inancını ve tutumlarını değiştirmesine nasıl etki edebilmektedir?

Bu sorunun en muhtemel cevabı, sosyal psikolojinin “uyma” kavramıyla ilgilidir. “İsteyerek ya da istemeyerek, bizden açıkça istensin ya da istenmesin, bizden beklenilen ya da istenilen doğrultuda davranmaya ya da başkalarının davranışlarını izlemeye uyma adı verilir” (Taylor 2012) “Benim hakkımda ne düşünecekler ve onlar hakkında ne düşündüğümü düşünecekler” korkusu, uyma davranışı için güçlü bir baskı oluşturur (Atkinson, 2010).

İnsanlar tutum ve davranışlarının toplumsal olarak onanmasını arzularlar. Buna normatif etki de denilmektedir, insanlar doğal olarak, saygınlık görmek isterler ve ayıplanmaktan, dışlanmaktan korkarlar. Bu nedenle, davranışlar grup normlarına uygun olarak gerçekleştirilir.  

Birey, herhangi bir kişiyi veya grubu çekici veya sempatik buluyorsa, bu kişi veya grubun sosyal etkisine açık olacak, ondan gelecek tutum ve değerleri de benimseme eğilimi gösterecektir. Buna kimliklenme denilmektedir. Bu da uyumla beraber, sosyal etkinin bir diğer şeklidir.

Sosyal etki kavramı, genel olarak hayatımızda, bilinçli olarak aldığımız birçok kararın arkasında, bilinçli olmayan süreçlerin olduğunu göstermektedir. Yapılan deneyler göstermiştir ki, bu yönergelerin sağladığı mantıksal gerekçelerden daha ziyade, diğer insanların bu yönergelere uyup uymadıklarının görülmesi veya bilinmesi yönergeye uyma davranışını beraberinde getirmektedir. İnsan kendi bilinçli tercihi olduğunu düşündüğü birçok tutum ve görüşünü, aslında maruz kaldığı sosyal etkiyle kazanmıştır.

Sekülerleşme ve Modern Toplumda Dine Yabancılaşması

Kişi içinden geldiği kültüre veya yaşadığı çevrenin hâkim kültürüne tepki olarak onun alternatifi bir inanca yönelebilmektedir.  Çevrenin negatif etkisi iki şekilde gerçekleşmektedir.

  • Birincisi dindarların veya din adamlarının olumsuz davranışlarına şahit olunması, dindarlar tarafından dışlanma duygusu, üyesi olunan grubun samimiyetsiz tutumları, bir dini gruba üye olmaktan ötürü hayatın zorlaşması ve üyesi olunan dini grubun diğer dinlere veya gruplara karşı hoşgörüsüz olduğunu düşünme (Paloutzian ve Park, 2005)

  • İkincisi kültüre ve topluma karşı yabancılaşma, kimlik değişimi, gelenekten kopma ve içinden geldiği topluluğu inkâr etmedir (Caplovitz ve Sherrow, 1977).

 

Din Kurumu ve Dindarlar

Avrupa’da 25 ülkede Tanrı’ya inanma-inanmama oranları araştırılmıştır. Bu araştırma verilerine bakıldığında Avrupa’daki en dindar ülkelerin, nüfusunun çoğunluğu Ortodoks veya Katolik olan ülkeler olduğu görülmektedir. Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Avrupa ülkelerinde inançsızlık oranı çok yüksektir.

İçinde en fazla ateist barındıran dini kimlikler ise liberal Protestanlık ve Yahudiliktir.

Müslüman ülkelerde inançsızların oranı, diğer ülkelere göre oldukça düşüktür (Zuckerman, 2007).

ISSP (2008) verilerine bakıldığında, dini bir geçmişten gelip inançsız olan insanların %58,3’ünün Hristiyan geçmişe sahip olduğu, buna karşın yalnızca %0,69 unun Müslüman geçmişe sahip olduğu tespit edilmiştir. Müslüman olarak yetiştirilen kişilerin %95,95’i ileriki yaşlarda Tanrıya inanmaya devam ederken, Katolik olarak yetişen kişilerin yalnızca %78,76’sı ileriki yaşlarda Tanrı’ya inanmaya devam etmektedir.  

Bireyin çevresinde yer alan dindar kişilerin tutum ve davranışları, o bireyin dine karşı olumsuz bir yaklaşım geliştirmesine neden olabilmektedir. Aydın’ın (1995) yapmış olduğu araştırmada dini inkârda dindarların olumsuz tutumlarının oldukça etkili olduğu tespit edilmiştir.

Zinbauer ve arkadaşlarına (1997) göre, din adamlarının olumsuz davranışları ile spiritüellik arasında pozitif bir ilişki vardır. Yani din adamlarının davranışlarını doğru bulmayanlar kendilerini dindar olarak tanımlamaktan ziyade spiritüel olarak tanımlamaktadırlar.  

Dinden çıkma yalnızca bir inançtan değil, aynı zamanda bir sosyal çevreden ve kültürden kopma anlamına gelmektedir. Dinin hâkim olduğu sosyal çevreden kopuş, aynı zamanda dinden kopuşu beraberinde getirebilir. Yani kişinin içinden geldiği kültüre karşı duyduğu duygusal nefret, din değiştirmeye sebep olabilmektedir.

Sekülerleşme ve Yabancılaşma

Avrupa’da sekülerleşmenin yüksek olduğu ülkelerde, kilise üyeliğinin, dini pratiklerin uygulanmasının ve dini inancın diğer ülkelere oranla anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edilmiştir. Casanova’ya (2009) göre, modern inançsızlık sekülerizm ile birlikte ortaya çıkmıştır ve aynı zamanda sekülerizm inancın irrasyonelliğinden kurtulma olarak görülmektedir. Kendini seküler olarak tanımlayan bir kişinin zorunlu olarak aynı zamanda ateist olduğu söylenemese de sekülerizmin inançsızlık ile ilişkisi oldukça belirgindir.

Bireyselliğin ön plana çıktığı modern kent yaşamı toplumsal değerleri geri plana itmektedir. Toplumsal değerler ve inançlar zayıflamakta ve birey için bağlayıcı olmaktan çıkmaktadır. Kültürün içinde önemli bir yer işgal eden dini değerlerin zayıflaması ile kutsalın yerini seküler değerler almaktadır. Karaca bu durumu dini açıdan yabancılaşma olarak tanımlamaktadır. Bu noktada din, birey için artık herhangi bir fonksiyon icra etmemekte ve bir anlam taşımamaktadır.

Kolektif toplum yapısından bireyci toplum yapısına geçiş, bu süreci hızlandırmaktadır.

Moderniteyle sekülerleşme arasındaki bu yakın ilişki, hem modern yaşam tarzı yoluyla dini sosyalleşmeyi asgari düzeye indirmiş hem de modern olmakla seküler olmak arasında bir ilişki olduğuna dair oluşan algı nedeniyle bireyleri daha seküler hareket etmeye motive etmiştir. Bu motivasyonun, özellikle kırsaldan gelen ve şehir yaşamına adapte olmaya çalışan genç üniversite öğrencileri üzerinde daha etkili olduğu tahmin edilmektedir. 

Modern toplumlarda iki tip seküler vardır. Birincisi ideolojik olarak kendini böyle tanımlayan dinden uzak kararlı sekülerlerdir. İkincisi ise dini aktivitelerden uzak duran hükmen sekülerlerdir (BeitHallahmi ve Argyle, 1997). Sekülerizmi benimsediğini söylemese dahi pek çok kişinin seküler bir yaşam sürdüğü görülebilir. Bu pasif inançsızlık, modern yaşam tarzıyla yaygınlık kazanmıştır. Çünkü modernleşmek için dindarlığın azaltılması gerektiğine inanmak, sekülerleşme teorisinin temel taşını oluşturmuştur (Blazo, 2013).   

Türkiye’de seküler, şehirli, entelektüel, eğitimli ve modern olmak aynı çevrenin sahip olacağı özelliklerken, karşısında dindar, kırsal, cahil, eğitimsiz ve geri kalmış bir blok olduğu algısı vardır (Çınar, 2012). Bu anlamda birçok kişi için dindar olup olmadıklarına verdikleri “dindar değilim” cevabı aslında “ben modernim, liberalim, sekülerim, aydınını” demektir (Casanova, 2009).

Medyanın Etkisi

Sosyal çevrenin bir diğer bileşeni medyadır. Çocuğun hayatının ilk yıllarından itibaren televizyon ve internet, onun birçok davranışı ve değeri öğrenebileceği ortamı sunmaktadır.

Çevresel faktörlerin en önemlilerinden biri medyadır. Karaca’ya (2014) göre medya, insanların çevrelerine karşı yabancılaşmalarına neden olan bir faktördür. Televizyon, toplumun değerlerinin değişmesine neden olmaktadır. Medyada oluşturulan din algısı, gençlerde dine karşı olumsuz bir tutumun gelişmesine neden olmaktadır.

Bir diğer medya bileşeni internettir. Alidoostiye (2009) göre internet, bireylerin dinle ilgili şüphelerine en hızlı şekilde destek sağlayacak yayınları bulabilecekleri iletişim kanalıdır.

Medyanın önemli etkilerinden biri ise duygusal salgındır. Özellikle gençler arasında belli konular “trend" olmakta ve hızla yayılabilmektedir.

Duygusal/Psişik Faktörler (Duygu Boyutu)

Birçok araştırmacı, inançsızlık nedenlerinin entelektüel olmaktan ziyade duygusal/psişik olduğunu ifade etmektedir.  

Travmatik Olaylar ve Hayal Kırıklıkları

Travmatik olaylar, kişisel acılar veya zorlu yaşam olayları ve bu olaylardan sonra duaların cevapsız kalması gibi durumlarda ortaya çıkan hayal kırıldıkları bireyi inançsızlığa yöneltebilmektedir.

Hayal kırıklıkları, doğum gününde eşinden istediği hediyeyi alamayan bir kadının yaşayacağı basit düzeydeki bir hayal kırıklığından, ailesi ve yakın çevresi tarafından takdir göremeyen veya dışlanan birisinin yaşayacağı hayal kırıklığa kadar farklı şiddetlerde yaşanabilir. Herhangi bir taleple yapılan duanın cevap bulmaması, bazı bireylerde hayal kırıldığına ve sonra da inançsızlığa yol açabilmektedir.

En travmatik olaylardan biri sevilen bir yakının kaybıdır. Erken yaşta ebeveynlerden birinin kaybedilmesi ateizme neden olabilmektedir ve yapılan araştırmalarda 20 yaşından önce ateist olanların yarısının bir veya iki ebeveynini bu yaştan önce kaybettiğini göstermiştir.    

İnsanlar acı verici bir olayla karşılaştıklarında, bunun nedeni konusundan bir yükleme arayışı içine girerler. Zorlu yaşam olaylarından sonra inançlı kişiler bazen sorumluluğu Tanrıya yüklerler. Böyle durumlarda Tanrıya karşı yoğun öfke ve güvensizlik gelişebilir. Kötülüğe maruz kalan birey, pratikte bu kötülüğün kendisini niçin bulduğunu sorgulayarak varoluşçu kötülük problemi diyebileceğimiz bir anlamda, Tanrı’nın varlığını inkâra yönelebilmektedir.

Herhangi bir kötülüğe veya zorlu olaya maruz kalan bireylerden bazıları dine yönelmekte, bazıları ise dinden uzaklaşmaktadır. Bu durumda, zorlu yaşam olaylarına maruz kalmanın tek başına belirleyici olmadığı, bunun dışında birçok değişkenin olduğu ortaya çıkmaktadır. Olayı yorumlama biçiminin, olaydan önceki dindarlık düzeyinin, sosyal bağlamın, doğru bilgi kaynağı olarak görülen referansların ve bunlara bağlantılı olarak sergilenen başa çıkma sürecinin, kişinin anlam dünyasını değiştirmesinde ve böylece inançlı iken inançsız olmasında önemli etkileri bulunmaktadır.

Bağımsızlık Arzusu ve Kendini Güçlü Görme

İnsanda doğal bir bağımsızlık arzusu vardır. Din, insanın üzerinde yüce bir varlık tasavvur ederek insanın bu bağımsızlık ve en güçlü olma arzusunu sınırlandırmaktadır. Üstün bir yaratıcıya karşı sorumlu olarak yaşamak ve onun koyduğu kurallara uygun hareket etmeye çalışmak bazı kişiler için özgürlüğü kısıtlayıcıdır. 

Tanrı inancı, temelde yüce bir varlığa teslimiyettir. İslam dinindeki kul kelimesi başlı başına bu teslimiyeti ifade eder. Tanrı fikri, dini kurallar ve dinin belirlediği sosyal normlar bazı kişiler için insan özgürlüklerinin önünde bir engeldir. Bu bireyler özgürlük arayışlarının bir ifadesi olarak inançsızlığı tercih edebilmektedir.

Özellikle 17. yüzyıldan sonra bilimin verdiği güçle insan doğayı daha iyi tanımaya ve ona hükmetmeye başlamıştır. İnsanın bilmediklerinin bilinir hale gelmesiyle ve bilginin verdiği güçle birlikte Tanrıya sığınma gereksinimi azalmaya başlamıştır. Bu, bazı insanların Tanrıya gereksinim duymadıklarını veya duymamaları gerektiğini hissetmeleriyle ortaya çıkabilen psikolojik bir vakıadır.

Modern kültürde “kimse bana ne yapacağımı söyleyemez” anlayışı bir klişe haline gelmiştir. Bu anlayış özellikle de gençler arasında yaygındır. Bu duygu bazı bireylerde dine karşı isyanı başlatabilmektedir. Gençlik döneminde görülen din değiştirme veya dinden çıkma, bu isyan ve tepki davranışıyla ilgilidir.

Haz Arayışı

Din, yasaklarla bazı bireyler için bedensel hazların önünde engel teşkil etmektedir. Haz arayışı ve bu arayışın dini kurallarla çatışması sonucu oluşan ahlaki gerilim, beraberinde inançsızlığı getirebilmektedir. Bazı bireyler dinin koyduğu yasakları aşarak serbestçe hazları yaşamak istemektedirler.

Cinsel isteklerin sınırsızca yaşanması, dinen yasak içeceklerin ve yiyeceklerin tüketilmesi ve benzeri türden haz arayışları bireyi inançsızlığa götüren önemli bir etken olarak görülmektedir.

Vitz’e (2013) göre günümüz seküler toplumunda ciddi bir inançlı olmak, oldukça zahmetli bir iştir. İnançlı olmak birçok zevkten vazgeçmek ve istemediğin birçok şeyi yapmak demektir. Ayrıca din, dua, ibadet, dini metin okumaları gibi bir dizi faaliyetle birlikte çok zaman alır.

İşte bunun gibi sebepler haz ve eğlence arayışındaki modern insanı dinden uzaklaştırabilmektedir. Haz arayışı genellikle serbest cinsel ilişki, alkol ve uyuşturucu kullanımı, dini ritüelleri yerine getirmeme, dinin sıkıcı olduğunu düşünme şeklinde kendini gösterir.

Ateizm daha geniş anlamda kişisel serbestliğe ve hedonizme fırsat verebilmektedir.

Evlenmeden önce cinsel ilişki yaşayanlarda dini faaliyetlere katılmadaki, dine verilen önemdeki düşüş oranı ve dinden ayrılma oranı, evlilik dışında cinsel ilişki yaşamayanlara göre oldukça yüksektir. Aynı farkı hem marihuana hem de alkol kullanımında bariz şekilde görmek mümkündür.

Buradan iki sonuç çıkarılabilir. Birincisi serbest cinsel ilişki, alkol ve uyuşturucu kullanımı bireyleri inançsızlığa yöneltmektedir. İkincisi ise inançsızlık bireyleri serbest cinsel ilişkiye, alkol ve uyuşturucu kullanımına sevk etmektedir. Bu iki durumdan hangisinin ne derece geçerli olduğuna dair herhangi bir araştırma yapılmış değildir. Fakat hazları sınırsızca yaşama isteği önünde dini kuralların engel teşkil ettiği bir realitedir. Bu yasakları benimseyip aynı zamanda da yasakları çiğnemek zamanla bilişsel çelişkiye yol açacağı için, yasaklarla ilgili düşüncelerin inançsızlık lehine değişmesi muhtemeldir.

Entelektüel/Bilişsel Faktörler (Düşünce Boyutu)

Eğitim arttıkça veya entelektüel düzey arttıkça inançsızlık artar mı?

Eğitimin, bireyin inançsızlığa yönelmesinde iki tür etkisi vardır. Birincisi, bireyin bilgi düzeyini olumlu anlamda etkilemesi ve onun entelektüel anlamda gelişmesine katkı sunmasıdır. İkincisi ise bireye yeni ve farklı bir sosyal ortam sağlamasıdır. Eğitimin etkisinden bahsedilirken çoğunlukla birincisine vurgu yapılır. Oysa İkincisinin de önemli derecede etkisi vardır.

Eğitimin, inançsızlık entelektüel gelişim bağlamında etkisi, eğitim yoluyla bazı ideolojik fikirleri, felsefi akımları veya siyasal görüşleri öğrenmekle ilgilidir. Bu akımlara mensup olmak veya bu fikirleri öğrenmek, bireyde düşüncelerin değişmesine yol açabilmektedir.

Okulun, dünya görüşlerini etkilediği söyleyenlerden, bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamaları istenmiştir. Veriler incelendiğinde görülmektedir ki katılımcıların %34'ü okulda edindiği bilgilerin, bakış açısını genişlettiğini, eleştirel bakmayı öğrettiğini veya dinlerdeki çelişkileri görmelerini sağladığını söyleyerek entelektüel gelişime vurgu yapmaktadır. Katılımcıların %31 i ise okuldaki sosyal ortamdan olumlu veya olumsuz anlamda etkilendiğini belirtmiştir. Olumlu anlamda etkilenmek, inançsız bir hocanın veya arkadaş grubunun tesirinde kalmak şeklindedir.

Hunsberger (1983) yaptığı araştırmada mürtedler, kendilerinin akademik olarak daha başarılı olacaklarını öngörmüşler ama gerçek sonuçlara bakıldığında inançlılar ile inançsızların akademik başarıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Aynı araştırmada, problemleri çözme konusunda bilime olan güven, dinin meseleleri tartışmaktan hoşlanma ve entelektüalizm hususlarında iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yani mürtedler kendilerini zihinsel olarak daha gelişmiş görme eğilimindedirler, ama gerçekte öyle değildirler.

Ateizme Yol Açan Düşünceler

Bilimsel Ateizm

17. yüzyıldan itibaren deney ve gözleme dayalı, olgulardan hareket eden, sınanabilir, tümevarıma bilgi anlayışını ön-plana çıkarmıştır. Bu yeni anlayışa göre, dini bilgi doğrulanabilir ve sınanabilir olmadığı için anlamsız görülmeye başlanmıştır. Batı’da 18. yüzyıl aydınlanma düşüncesinden sonra “bilimsel ateizm” denilen bir olgu ortaya çıkmıştır. Dixon (2002), bilimsel ateizmin üç temel doktrine inandığını ifade etmektedir.

  • Birincisi “teizm karşıtlığadır. Buna göre, doğaüstü kişisel bir Tanrı, mucize, cennet-cehennem, ölümden sonra hayat, madde dişilik ve ruh yoktur.

  • İkincisi “bilimcilik”tir. Bilim, özellikle de doğa bilimleri, insanoğlunun en değerli ürünü olarak görülür.

  • Üçüncüsü ise natüralizmdir. İnsan yaşamının anlamı ancak doğa bilimleri ile anlaşılabilir. 

 

Bilimsel ateizmde, bilimin kendimiz dışındaki gerçekliğin bilgisini bize verebilecek yegâne yol olduğu kabulü söz konusudur. Bilimin, doğaüstü herhangi bir unsura atıf yapmaksızın çok daha fazla şeyi açıklayabildiği düşünülmektedir. 

Swatos ve Christiano’ya (2002) göre, eğitime ve bilime aşırı derecede bel bağlamak, bunu bir inanç dizgesi haline getirmektedir. Yani bazı insanlar bilime “inanmaktadırlar”. Bu şekilde kendileri için yeni ve daha yakın bir kutsal inşa etmektedirler. 

Bilimsel ateizmin en dikkat çekici özelliği, tüm diğer bilimsel teoriler arasında evrim teorisine daha büyük bir önem atfedilmesidir. Ateistlere göre Darwin’in yaklaşımı, Tanrı’nın olmadığını kanıtlamaz, ama Tanrı’nın var olduğunu düşünmeyi gerektirecek bir durumun olmadığını gösterir.

Varoluşçu ateizm ve hümanizm

Varoluşçuluk 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra sadece felsefede değil, sanatta, edebiyatta, psikolojide ve daha pek çok alanda etkisini göstermiştir.

Özgür olabilmemiz için Tanrı’nın varlığını inkâr etmemiz gerekir. Teist inanç, insanları özgürlükleri sınırlanmış birer obje durumuna düşürmektedir. Tanrıya inanç, onun mutlak iradesine katı bir boyun eğiştir.

Varoluşçu ateizmin önemli temsilcilerinden Nietzsche (2001), üstinsanın ortaya çıkabilmesi için Tanrının ölmesi gerektiğini savunmuştur.

Dinden kaynaklanan ahlak ilkeleri insan özgürlüğünü kısıtlamaktadır ve aynı zamanda da gerçek anlamda birer ahlak ilkesi olarak görülmeleri mümkün değildir. Bazı ateistler, dini ahlaksızlığın kaynağı olarak görürler. İnsanları cehennemle korkutmanın bir tür psikolojik istismar olduğu iddia edilmektedir. Ateistlere göre bir davranışı cennete gitmek için yapmak veya cehenneme gitmemek için yapmamak kesinlikle ahlaki değildir. Ahlaki davranış, herhangi bir çıkar gözetmeksizin yapılmalıdır.  

Hümanizm ise en genel anlamıyla, insani ilgi, değer ve onura özel bir önem veren dünya görüşünün adıdır. Bu tanım birçok dindarı hümanist yapabilir. Ancak hümanizm, bu geniş anlamının dışında dar bir ateistik anlamda kullanılmaktadır. Hümanizm, kelime anlamından da anlaşılacağı üzere, Tanrı’ya karşı “insancı” olmaktır. Hümanizm, “dine karşı oluşmuş bir reflekstir” (Monfasani, 2005).

Politik Ateizm

Bazı siyasal akımlar din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından öte, dinin toplum açısından zararlı bir kurum olduğu düşüncesini savunmuştur. Bu akımlardan en bilineni Marksizm’dir. Marks’ın en meşhur sözü “din afyondur”dur. Buna göre, din insanlığı değil, insanlık dini meydana getirmiştir. Din toplum tarafından üretilmiştir ve toplumdaki emek sömürüsünün bir aracı olarak işlev görmektedir. Dinin kökeni ve fonksiyonu ile ilgili bu radikal sosyal eleştirellik ateizme bir kapı açmıştır.

Yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu inançsızların genellikle sol veya liberal siyasi görüşü benimsediklerini göstermektedir.

Türkiye’de yapılan araştırmalar, solcuların daha az dindar, sağcıların daha dindar olarak kendilerini tanımladıklarını göstermiştir (Çarkoğlu ve Toprak, 2006). Sol siyasi parti “seçmeni İslam’ın temel şartları sayılabilecek ibadet türlerini en az yerine getiren seçmen kitlesi olarak göze çarpmaktadır” (Çarkoğlu ve Toprak, 2000).

Feminizm

Feminizm ile inançsızlık arasında nedensel bir ilişki olduğu söylemek iddialı bir ifade olacaktır. Çünkü inançsız feministler olduğu gibi bir dine inanan feministler de vardır. Ama feminizmin yaygın yorumu ile inançsızlık arasında bir ilişki öngörülebilir.  

Bu yaklaşıma göre monoteist dinler kadınlara zarar vermektedir. Kadın eğitimden ve din eğitiminden mahrum edilmiştir. Böylece din erkekler tarafından şekillendirilmiştir. Kadınlar ayrıca dini liderliklerden de mahrum bırakılmışlardır. Din, kadınları cinsellik konusunda kısıtlamıştır. Doğum kontrolü, kürtaj ve boşanma hakkı engellenmiştir. Geleneksel olarak kadın ikinci sınıf bir konumdadır. Kadınlara yönelik cinsel ve fiziksel istismar din tarafından gerekçelendirilmiştir. 

Khalil ve Bilici (2007), İslam’dan çıkanların hayat hikâyelerinden hareketle, dinden çıkışta hangi süreçlerin ve hangi koşulların geçerli olduğunu tespit etmeye çalışmışlardır. Tüm motivasyonlar arasından iki motivasyonun belirgin biçimde öne çıktığı görülmüştür. Birincisi kadının konumu ve İkincisi de Müslümanların acımasız, baskıcı ve geri kalmış olmalarıdır.

Kötülük Problemi

Kötülük problemi ve acı çekme, dini şüpheye önemli bir kaynak teşkil eder. Kötülük problemi, din felsefesinin en önemli konulan arasında yer almaktadır. Kötülük problemi, dünyada tecrübe edilen kötülük ile teist Tanrı fikrinin çelişik olduğu iddiasına dayanmaktadır.

Dünyada birtakım kötülükler vardır. Tanrı bu kötülükleri bilmiyor da mı engellemiyor, yoksa biliyor da gücü mü yetmiyor, yoksa biliyor ve gücü yetiyor da engellemek mi istemiyor?

Kötülük problemi salt bir felsefi tartışma olmasının yanında, sıradan herhangi bir bireyin kötülüğe maruz kalması veya şahit olması durumunda başvurabileceği basit bir akıl yürütmeyi de göstermektedir.