Kenan Sevinç'in İnançsızlık Psikolojisi (Çamlıca: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Örneklerle İnançsız Olma Süreci

Caldwell Harris ve arkadaşları (2011) inançsızlığın nedenlerini araştırmışlar ve katılımcılara “nasıl inançsız oldunuz” sorusunu yöneltmişlerdir. Katılımcıların büyük çoğunluğu, dinin mantıksal olarak anlamlı olmadığını ifade etmişken (%47), duygusal nedenlere işaret edenlerin oranı yalnızca %27 çıkmıştır (olumsuz kişisel tecrübe %9, din adamlarının tutarsızlıkları %15, beklentilerin karşılanmaması %3).

Yapılan araştırmalar, bireyin ateizmi tercih etmeden önce dini inancıyla ilgili şüpheye düştüğünü ve bir süre sonra da inancını yitirdiğini göstermektedir. Hunsberger ve Altemeyer (2006), bu ilk şüphelerin 13-20 yaş aralığında yaşandığını söylemektedir. Streib ve Klein (2013), dinden ayrılmaların yaklaşık %80’inin 25 yaşından önce gerçekleştiğini ifade etmektedir.

Kişinin 15-20 yaş aralığında dinini inkâr edecek düzeyde bir entelektüel birikime sahip olması pek olası gözükmemektedir. Şüphelerin ortaya çıkmasından sonra kişinin okuyup araştırması ilk bakışta entelektüel bir inkâr gibi gözükebilir, ama burada ilk şüphelerin nasıl başladığı araştırılmalıdır.

Entelektüel Faktörlerin Etkisi

Araştırma bulgularından hareketle Shand (2000), bu kişilerin dini tutum ve inançlarında meydana gelen değişimin dini konularda çalışmakla veya kitap okumakla meydana gelmediğini söylemektedir. Ayrıca dini meseleler üzerinde sistematik bir akıl yürütmenin ve mantıksal çıkarımların da söz konusu olmadığını ifade etmektedir.   

 

Entelektüel gelişmişliğin birkaç göstergesi vardır: eğitim, IQ, kitap okuma, entelektüel tartışmalara veya konuşmalara girmekten hoşlanma, konuyla ilgili yayınları takip etme, inançsızlıkla ilgili birtakım grupların içine girme veya onların faaliyetlerine katılma ve benzerleri.

İnançsızların büyük çoğunluğu, inançsız olmalarının, entelektüel gelişimlerinin bir ürünü olduğunu iddia etmektedir. Entelektüel gelişim göstergeleriyle inançsızlık arasındaki ilişkinin incelenmesi konuya kısmen ışık tutacaktır.

Mülakatta, katılımcılara ne sıklıkta kitap okudukları sorulmuştur. Katılımcıların yarısı, ayda bir-iki kitap okuduğunu ifade etmiştir. Türkiye şartlarında bu oldukça iyi bir orandır. Bu kişilerin, inanç ve inançsızlıkla ilgili hangi kitapları okudukları sorularak, soru daha da somutlaştırılmıştır. Verilen cevaplar üç ana kategoriye ayrılmıştır:

  1. İnanç veya inançsızlıkla ilgili herhangi bir kitap okumadım,

  2. Kutsal Kitap, Kuran, hadis kitapları veya diğer dini kitaplar,

  3. İnançsızlıkla ilgili kitaplar (örn. R.Dawkins, T.Dursun, I. Arsel).

 

Katılımcıların %15’i inanç veya inançsızlıkla ilgili herhangi bir kitap okumadığını belirtmiştir. Katılımcıların %65’i Kutsal Kitap, Kur’an veya diğer dini kitapları okuduğunu belirtmiştir, inançsızlıkla ilgili en az bir kitap okuyan katılımcıların oranı yalnızca %46’dır. Yani katılımcıların yarıdan fazlası, inançsızlıkla ilgili hiçbir kitap okumamıştır. İnançsızlıkla ilgili okunan kitapların çoğunlukla Dawkins’e ait olduğu görülmüştür.

Bir kişinin, inanç-inançsızlık konusunda bilgi sahibi olmasını sağlayacak tek kaynak kitaplar değildir. Bu nedenle katılımcılara, inanç/inançsızlıkla ilgili TV veya internet yayınlarını takip edip etmedikleri sorulmuştur. Katılımcıların %37,5’i hayır cevabını verirken, yalnızca %50’si evet cevabım vermiştir. Bu veriler, inançsızların entelektüel aktivitelerden çok hoşlandıklarını belirttiklerini ama yaklaşık yarısının inançsızlıkla ilgili entelektüel olarak aktif olmadığını göstermektedir.

Mülakatta, katılımcılara fikirlerinden etkilendikleri herhangi bir düşünür, filozof veya bilim adamı olup olmadığı sorulmuştur. Katılımcıların %25’i bu soruya hayır diyerek cevap vermiştir. Diğer katılımcılar ise bir veya birkaç isim bildirmiştir. En yüksek oranda bildirilen isim R.Dawkins’tir (%21,8). Bunu daha sonra N.D.Tyson, C.Sagan ve A.Einstein izlemektedir. Bu isimlerin ortak özelliği ise tamamının bilim adamı olmasıdır. İnanç-inançsızlık konusunda kitapları okunan veya fikirleri benimsenen herhangi bir filozofun ismi baskın biçimde ön plana çıkmamıştır. Türk örneklem, inançsızlık etiketlerinde “bilimci” etiketini ön plana çıkardığı gibi, inançsızlık konusundaki referanslarda da bilim adamlarını ön plana çıkarmaktadır.

İnançsızlar din ile bilim arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünmektedir?

Katılımcıların, iki kişi hariç tamamı evrim teorisinin tamamen doğru olduğunu, dünyadaki tüm yaşamın tesadüfen ve evrim sürecinde oluştuğunu düşünmektedir. Din-bilim ilişkisine dair soruya 8 kişi cevap vermemiştir. Diğer katılımcıların tamamı din ile bilim arasında bir ilişki olmadığını, dini önermelerle bilimsel önermelerin çelişik olduğunu, bilimin ilerlemesiyle birlikte dinin yavaş yavaş yok olacağını düşünmektedir.

Mülakatta, katılımcıların entelektüel sebeplere dayalı olarak inançsızlığa yönelip yönelmediklerini ve entelektüel olarak aktif olup olmadıklarını tespit etmek için bir dizi soru sorulmuştur. Bunlardan biri, bir Tanrı’nın olmadığına dair en güçlü kanıtlarının ne olduğu sorusudur.

  • Katılımcıların %18’i Tanrı’nın olmadığına dair herhangi bir kanıtı olmadığını veya olmayan bir şeyin kanıtlanamayacağını söylemiştir.

  • En yüksek orana sahip kanıt kötülük problemidir (%21,8).

  • Daha sonra bilimsel gelişmelerin veya evrim teorisinin bir Tanrı’nın olmadığını gösterdiği iddia edilmiştir (%15,6).

  • Katılımcıların önemli bir kısmı, bir Tanrı’nın olmadığının en önemli kanıtının, bir Tanrının olduğuna dair kanıt olmaması olduğunu söylemiştir (%15,63).

 
İnançsızlığı Rasyonelleştirme

İster inançsız olarak yetişsin ister sonradan inançsız olsun, inançsızların çoğu, inançsız olmalarının rasyonel gerekçeleri olduğunu ve Tanrıya inanmanın mantıklı bulunmaması nedeniyle veya Tanrı’nın varlığının kanıtı olmaması nedeniyle Tanrıya inanmadığını belirtmiştir. Fakat hayat hikâyeleri incelendiğinde, rasyonel çabanın, eğitimin, entelektüel gelişimin, mantık yürütmenin veya dinlerdeki çelişkileri görmenin bir sebep değil, sonuç olduğu veya sürecin ileriki aşamalarında ortaya çıkan tamamlayıcı unsur olduğu görülmektedir.

Leyla

Örneğin katılımcılardan Leyla, bir tecrübesini şöyle nakletmektedir:

 

Ortaokula yeni başladığımız yaz, bisikletlerimizle evimizin bulunduğu bölgeden biraz uzaklaşıp geniş macera turları yapardık. Bu turlarda her gün bir camide mola verip su içer bisikletlerimizi yıkardık. Bu caminin imamı bizi “boş boş” bir yaz geçirmememiz, biraz Kur’an öğrenmemiz için camideki Kur’an kursuna çağırdı. Mahalledeki tüm çocuklarla beraber Kur’an kursuna başladık. Çok soru sorduğum için Kur’an kursundan ikinci gün imam beni kovdu. Bu durumu anneme anlattığımda gülerek bana her şeyi kendisinin öğreteceğini belirtti. Bana Kuran, İncil ve Kitabı Mukaddes’i getirdi. Tüm yaz hepsini sırayla okuttu. Sanıyorum fikirlerim bu aşamada şekillenmeye başladı.

Bu bireysel tecrübe incelendiğinde, bu kişinin dine gayet eleştirel yaklaştığı, din adamının bu sorulara cevap veremediği ve sonra dini metinleri kendisinin incelediği, bu süreçte de dini metinlerdeki çelişkileri görerek inançsız olduğu iddia edilebilir. Bu durumda tüm süreç entelektüel faktörlere dayanacaktır. Fakat konu biraz daha irdelendiğinde, din adamına yönelik reaksiyoner bir tutumun hem bireyde hem de bireyin ailesinde yer aldığı görülecektir. Yani entelektüel bir arayıştan önce, dine veya din adamına yönelik bir duruş zaten mevcuttur. Ayrıca bu bireyin mülakat verileri incelendiğinde “ailemin dini inançları çok kuvvetli değil” dediği, anne ve babasının dindarlık düzeyinin çok düşük olduğu, ebeveynlerinin sadece geleneksel olarak inandığı ve ibadet etmediği görülmektedir. Bu durumda dine yönelik sorgulamanın başlamasından çok önce, birçok çevresel faktör, bireyi dine karşı mesafeli hale getirmiştir. Daha sonra din kurumuna ve din adamlarına yönelik duygusal reaksiyon baş göstermiştir. Dinden kopuşun son aşaması ise dindeki çelişkileri tespit etmek ve kopuşu düşünce boyutunda tamamlamaktır.

Jamal

Leyla’nın hikâyesine çok benzer bir diğer hayat hikâyesi Jamal’e aittir. Yabancı Müslüman bir katılımcı olan Jamal, ironik bir şekilde, dinin inancını kaybettiği an bir camide olduğunu söylemektedir:

İnancımı kaybettiğimde bir camideydim. İmam vaaz veriyordu. Öldürülen Pakistanlılara hakaret ediyordu. O an ben imama olan saygımı kaybettim.

 

Jamal’in o an imama olan saygısını ve beraberinde dine olan saygısını kaybetmesi, inançsızlığa yönelmesinin başlangıcı ve sebebi midir? İmamın bu sözlerine maruz kalan diğer vicdan sahibi Müslümanlar neden inançsızlığa yönelmemiştir. Bu sorunun cevabını bulabilmek için, Jamal’in hayat hikâyesini biraz irdelemek gerekmektedir.

Jamal, annesinin dindarlığını 2, babasının dindarlığını ise 1 olarak derecelendirmektedir. Jamal’in annesi Müslümandır ama babası ateisttir. Ailesinde kendisinden ve babasından başka ateistler de vardır. Jamal, ülkesinin maruz kaldığı bir doğal afetten sonra yine Tanrı’nın varlığını sorgulamış ve “eğer bir Tanrı olsaydı bu kadar Kötülük olmazdı” diye düşünmüştür. Fakat Jamal, inançsızlığa yönelmesinin tamamen entelektüel gelişimine bağlı olduğunu düşünmektedir. Ona göre, dini önermeler üzerinde düşünmek, okumak, araştırmak ve benzeri entelektüel faaliyetler içinde bulunmak zamanla onun Tanrı inancım kaybetmesine neden olmuştur. Jamal’in camide yaşadığı tecrübe, inancının sorgulanmaya başladığı sıfır noktası değil, daha önce başlayan bir sürecin devam ettiği aşamalardan biridir.

Wilma

Wilma’nın Annesi dinsizdir. Babasından ayrı olarak büyümüştür. Kardeşi ve büyük babası da inançsızdır. Annesi kanser olmuştur. Ailesinden uzakta yatılı okumuştur. Kilisede cinsel istismar haberleri duyması onun kiliseye karşı şüpheyle bakmasına neden olmuştur. Tanrı’nın olmadığının kanıtı olarak kötülük problemini görmektedir. Düzenli olarak kitap okuyan Wilma, inançsızlıkla ilgili hiçbir kitap okumamıştır ve hiçbir yayını takip etmemektedir. 

İlknur

İlknur Alevi bir aileden gelen İlknur’un anne-babası dine ilgisizdir ve kardeşi agnostiktir. Felsefe eğitimi gören İlknur, okuduğu bölümün, hocalarının ve inançsız arkadaş çevresinin, fikirlerinin oluşmasına etki ettiğini söylemektedir. İlknur doğrudan inançla veya inançsızlıkla ilgili bir kitap okumamıştır.     

         

Deniz

Deniz Annesi dine ilgisiz, babası ise inançsız olan Deniz, kendisini dinsiz olarak tanımlamaktadır. Babaannesinin ölümü, onun için travmatik bir olaydır ve dua etmenin işlevini sorgulamasına neden olmuştur. 13-14 yaşlarından sonra dini inancını kaybetmeye başladığını söylemektedir. Üç yıl önce geçirdiği psikolojik rahatsızlık neticesinde, doğaüstü herhangi bir şeye inancı kalmamış. Deniz inançsızlıkla ilgili herhangi bir kitap okumamıştır.

Nihat

Anne-babası dindar olan Nihat, onlarla bağlarını koparma noktasına gelmiştir. Babası inançsızlığa karşı sert tepki göstermektedir. Dünya görüşünün gelişmesini etkileyen faktörlerin başında ateist bir arkadaşının olmasını saymaktadır. Bu arkadaşının etkisiyle sorgulamaya başladığını belirtmektedir. Nihat henüz inançsızlıkla ilgili bir kitap okumamıştır. “Beni kendine çeken herhangi bir inanç mevcut değil” diyerek inançsız olmasının nedenini açıklamaktadır.  

          

Michael 

Kendisini ve ebeveynlerini agnostik olarak tanımlamaktadır. Dünya görüşünü etkileyen olayları şöyle sıralamaktadır: “anne-babamın boşanması, felsefe okumam, evliliğim ve oğlumun olması”. Anne-babasının boşanmasının, inançsızlık serüveninin başlangıç noktası olduğunu söylemektedir. Tanrı’nın varlığını sorgulamasına neden olan birçok problem ileri sürmektedir. Birçok dini kitabın yanı sıra Hitchens, Dennett ve benzeri birçok ismi okumuştur. Michael, Tanrı’nın var olduğunun veya yok olduğunun kanıtlanamayacağına inanmak bakımından agnostik, bir Tanrı’nın var olduğuna inanmamak bakımından ateist olduğunu belirtmektedir.

Bilal       

Bilal’in anne-babası dindar değildir. Kardeşlerinden biri ateisttir. Çocukluk yıllarında dindarların kendisini çok olumsuz etkilediklerini söylemektedir. Genç yaşla sol siyasi hareketlerin içinde olmuş, tutuklanmış ve uzun süre cezaevinde kalmıştır. Cezaevinde kalması onun dünya görüşünün gelişmesini etkilenen en önemli olaydır. Cezaevi yıllarında din konusunda uzun okumalar yaptığını belirtmektedir. Kötülük problemini kanıt olarak sunan Bilal, dini metinler dışında Turan Dursun’u okumuştur. İlk başlarda çevresindeki insanlara tepki olsun diye ateistim dediğini söyleyen Bilal, daha sonra “bilimsel” olarak dinin çelişkilerini gördüğünü belirtmektedir.     

Aynur

Aynur'un anne-babası dindardır. Aynur’un fikirleri onlara ters geldiği için sürekli tartıştıklarını belirtmektedir. Aynur, üniversiteye başladıktan sonra dini inancından vazgeçmiştir. Evrim teorisini öğrenmesi ve yeni insanlarla tanışması ondan bu değişimi başlatmıştır. Sık sık kitap okuyan Aynur, Dawkins’in kitaplarını okumuştur.

Burcu    

Burcu, dindar bir çevreden gelmektedir ve anne babası dindardır. Kitap okumanın, onun zamanla fikirlerini değiştirdiğini ifade etmektedir. İlk kırılmayı 10-12 yaşlarında yaşadığını iddia etmektedir. Fakat tam olarak inancını kaybetmesi bir yıl önce gerçekleşmiştir. Üniversiteye gittikten sonra “dar” muhafazakâr çevreden kopması, “gerçek” dünyayı görmesini sağlamış. İnanç ve inançsızlıkla ilgili birçok kitap okuduğunu söyleyen Burcu, bir aile dostları tarafından ki bu kişinin şeyh olduğunu söylemektedir, cinsel tacize maruz kaldığını belirtmektedir. 

Aydın    

Aydın, inançlı bir aileden gelmektedir ve anne-babasıyla ilişkileri kötüdür. Kardeşleri ve kuzenleri arasında inançsız olanlar vardır. “Sahtekâr dindarlar”ın onun dünya görüşünün oluşmasında etkili olduklarını iddia etmektedir. Aydın, üniversitede inançlı olduğunu, mezun olduktan sonra inancını değiştirdiğini belirtmektedir. Dawkins’in kitaplarını okuyan Aydın, “ben kitap okuyarak inançsız olmadım" diyerek inançsızlığa geçişte reaksiyoner tavrının daha etkin olduğunu vurgulamaktadır.              

Tom

Tom’un anne babası Lutheran’dır ama dindar değildir. Tom, hayatının her döneminde ateist olduğunu iddia etmektedir. Üniversiteye gittiğinde inançsızlıkla ilgili farkındalığının geliştiğini söylemektedir. Kendi ifadesiyle eğitim, inançsızlıkla ilgili tavrını değiştirmemiş ama geliştirmiştir. Çok sık kitap okuyan Tom, dini metinlerin yanı sıra Hitehens, Nill Carter ve benzeri birçok kişinin kitabını okumuştur. İnançsızlıkla ilgili yayınları ve programları takip etmektedir ve inançsızlıkla ilgili bir derneğin aktif üyesidir.

Jane

Anne ve babasını inançlı olarak tanımlamaktadır (dindarlık düzeyleri 3). Üniversiteye gittikten sonra geniş bir bakış açısı kazandığını ve farklı görüşlere sahip insanlarla tanıştıktan sonra dünya görüşünün değişmeye başladığım belirtmektedir. Jane, tarih boyunca insanların inandıkları yüzlerce dinden ve Tanrıdan bahsetmekte ve bunların hiçbirinin gerçek olduğuna dair kanıt bulunmadığını iddia etmektedir. Jane, Hitehens, Dawkins, Harris gibi isimlerin kitaplarım okumuştur, inançsızlıkla ilgili yayınları ve programlan takip etmektedir.

Berk

Annesini spiritüel olarak tanımlayan Berk’ın babası oldukça dindardır. Daha önce Tanrı’ya inanan Berk, zamanla okuduğu kitapların etkisiyle inancını kaybettiğini belirtmektedir. En çok etkilendiği kitap Dawkins’in kitabıdır. Aldığı eğitim ise onu dolaylı olarak etkilemiştir. Tanrı’nın varlığına dair kanıt nedir diye sorulduğunda, müddei iddiasını ispatla mükelleftir anlamında cevap vermektedir. Berk, Dawkins’in kitapları ağırlıklı olmak üzere birçok yazarın eserini okumuştur. Berk, yüksek lisans derecesine sahiptir ve ispatsız olarak bir şeye inanmayı reddetmektedir.

Çevresel ve Duygusal Faktörlerin Etkisi

İnançsız olarak büyüyenlere, dünya görüşünüzün inanç ve inançsızlık açısından gelişmesine veya değişmesine etki eden faktörler nelerdir diye sorulduğunda, katılımcıların yaklaşık yarısı entelektüel faktörlere, diğer yarısı ise çevresel ve duygusal faktörlere atıfta bulunmaktadır. Çevresel ve duygusal faktörlerin aile, sosyal gruplar, din-dindar karşıtlığı ve zorlu yaşam olayları oldukları görülmektedir.

Emel

Bu kişilerden biri olan Emel, 30 yaşında, lisans mezunu bir kadındır. Emel, inançsız olma nedeni sorulduğunda, okuldaki entelektüel ortamı bir gerekçe olarak göstermektedir. Emel, kendi dünya görüşüyle örtüşen bir temel eğitim görmüştür, ama hiç din eğitimi almamıştır. İlerleyen yaşlarda kutsal kitapları okuyarak kendisi bilgi sahibi olmaya çalışmış, sonra okuduklarının hepsinin saçma şeyler olduğu kanaatine ulaşmıştır. Ona göre Tanrı’nın varlığı tamamen mantık dışıdır. Dinin insan özgürlüğünü kısıtladığını, dindarların bir afyon içinde yaşadığını ve din adamlarının birer tacir olduğunu düşünmektedir. Emel, içinde bulunduğumuz toplumun gitgide muhafazakârlaştığını ve buna bağlı olarak da hoşgörüsüzleştiğini düşünmekte ve bundan hoşnutsuzluk duymaktadır. Emele Tanrının var olmadığına dair en güçlü kanıtın ne olduğu sorulduğunda, herhangi bir kanıt sunmamakta, “olmayan bir şeyin ispatı yoktur” diyerek cevap vermektedir. Emel inançsız olma gerekçesini şöyle dile getirmektedir:

 

“Herhangi bir dine ihtiyacım yok. İrade sahibi yaratıcı bir gücün olduğu savı son derece mantık dışı. Bence din ve Tanrı insanın korku ve düzen ihtiyacı sebebiyle yarattığı bir şey ve artık buna ihtiyacımız yok.”

 

Emel, inançsızlığını entelektüel bir zemine oturtmak istemektedir. Öte yandan, ayda bir kitap okuduğunu söyleyen Emel, İlhan Arsel’in bir kitabı dışında (kitabın ismini belirtmedi) inançsızlıkla ilgili hiçbir kitap okumamıştır.

Emel’in aile yapısına bakıldığına, annesi dine ilgisiz ve babası agnostiktir. Her iki ebeveynle ilişkileri iyidir ve güçlü aile bağları vardır. Emelin büyükbabası da inançsızdır. Yani Emel’in ailesi, inançsız olarak sosyalleşmesi için gerekli şartları taşımaktadır. Emel’in hayat hikâyesi bütünüyle ele alındığında, ailesinin ve çevresinin etkisiyle inançsız olarak yetiştiği, ama sonradan inançsızlığının mantıksal gerekçelerini kendisinin inşa etmeye çalıştığı görülmektedir.

Oğuz

İnançsız doğup büyüyenler arasında, entelektüel faktörlere atıf yapan bir diğer kişi Oğuz'dur. Oğuz 21 yaşında üniversite öğrencisi bir ateisttir. Oğuz, doğru akıl yürütmenin ve kitapların, inançsız oluşunda etkin faktörler olduğunu söylemektedir. Oğuz’a göre Tanrı’nın olmadığıyla ilgili en önemli kanıt kötülük problemidir. İki haftada bir kitap okuyan Oğuz, dini metinlerin yanı sıra, inançsızlıkla ilgili birçok kitap okumuştur. Oğuz, daha önce psikolojik bir rahatsızlık geçirmiş ve tedavi görmüştür. Fakat kendisi, bu rahatsızlığın, inançsız oluşuyla bir ilgisi olmadığım belirtmektedir. Oğuz, inançsız olmasının gerekçesini şöyle açıklamaktadır:

 

İlk başta da tanımladığım gibi Ateist, teist olmayandır, onlardan olmadığımı hep biliyordum sadece farkında değildim neyin ne olduğunun. Uzun vadede baktığım zaman ben aslında hep onların yanlışlarını gördüm ve onları reddettim ve dinsiz, tanrısız da bir ahlaka sahip olabileceğimin farkında olduğumdan ateist olarak adlandırıyorum kendimi. Kısaca ateist olmadım, ateist doğdum.

Oğuz kültürel olarak Alevi bir aileden gelmektedir. Anne-babası dindar değildir. Ailesinde başka inançsız olmayan Oğuz, anne-babasıyla iyi ilişkileri olduğunu söylemektedir. Çocukluğunda anne-babası iş dolayısıyla zaman zaman kendisinden ayrı yaşamışlardır. Anne babası tam manasıyla inançsız olmadığı halde ve bir dini kimliğe sahip olduğu halde, Oğuz’un hiçbir zaman bir dine mensup olmadığını söylemesi, Oğuz’un bulunduğu çevrede, dinin bir sosyal kimlikten öteye gitmediğini ve insanların oldukça seküler bir yaşamları olduğunu göstermektedir. Nitekim Oğuz, anne-babasının inançsızlığa karşı saygı duyduklarını belirtmiştir. Oğuz ailesinin dine bakışını ve bu ortamın kendisi üzerindeki etkisini şöyle dile getirmektedir:

 

“Ailem beni rahat yetiştirdi... Evimizde Kur’an da bulunmaktadır Turan Dursun da.”

 

Oğuz’un Emele göre daha yoğun entelektüel faaliyet içerisinde olduğu ve inançsızlığını temellendirmek için daha fazla gayret sarf ettiği gözükmektedir. Fakat Oğuz’un entelektüel olarak kendini geliştirdiği için inançsız olduğu tam olarak söylenemez. Oğuz, inançsızlığa ilk adımı atmasını sağlayan bir aile ortamında ve çevrede yetişmiş, kendini bir dine mensup olarak görmemiş, daha sonra da yaptığı okumalarla ve araştırmalarla dini veya spiritüel olmayan bir inanç sistemi inşa etmiştir.

Elena

İnançsız büyüyen Elena’nın niçin ve nasıl inançsız olduğuna dair açıklamaları, bir bireyin inançsız olmasında hangi faktörlerin ne zaman ve ne derece etkili olduğunu keşfetme konusunda çok önemli ipuçları sunmaktadır:

 

Her şeyden önce ben böyle yetiştirildim. Bu en önemli sebep. İkincisi, kısa hayatımda, bir Tanrının olması durumunda hiç olmaması gereken çok saçma şeyler gördüm. Tanrı bunlara asla müsaade etmezdi. Birçok dindar insanla konuştum ama hiçbiri bana gerçekten bir Tanrı’nın olduğunu gösterecek bir sebep veya kanıt sunmadı. Hiç kimse beni bir Tanrı’nın olduğuna ikna edemedi, bu yüzden inanmıyorum. Bence dinsiz bir birey de ebeveynlerinden bilimsel olarak açıklanamayan herhangi bir şeye inanmamayı öğrenmiştir.

Ben hiç vaftiz edilmedim. Hiç din dersi almadım. Hiçbir zaman Pazar okuluna gitmedim. Ebeveynlerim hiçbir zaman dua etmemi veya bize verdiği nimetlerden ötürü bir tür varlığa şükretmemi söylemedi. Eğer bir gün birisi niçin Tanrıya inandığına dair bana iyi bir gerekçe sunarsa o zaman fikrimi değiştireceğim. Ama şu an fikrimi değiştirmek için bir neden göremiyorum. Ben, benim hayatımı belirleyen veya belirleyecek bir Tanrı’nın olduğuna inanmıyorum.

Annem benim gibidir. Herhangi bir tür Tanrı’ya inanmıyor. O, inançsız bireylerden müteşekkil bir evde yetişti. Bence en önemli unsur onun ebeveynlerinin ikinci dünya savaşı sonrası nesli olmasıydı. Orda olanları gören insanların Tanrı’ya inanmaya devam etmeleri çok zor olur diye düşünüyorum. Babam dinin yararsız olduğunu düşünmektedir. O da dinsiz bir evde büyümüş ve hiçbir zaman bir tanrıya inanmamış. O şu an dünyada dindar insanların birçok soruna yol açtıklarını düşünüyor.

Elena’nın belirttiği üzere, inançsız olmak, aslında ilk etapta salt bireysel bir tercih olmaktan ziyade, sosyalleşmenin bir ürünüdür. Böyle yetişen birey, Tanrı’nın var olduğuna dair güçlü bir kanıt görmedikçe, kendisi Tanrı’nın olmadığına dair kanıt sunamasa dahi, inançsızlığım devam ettirmektedir. Nitekim Elena bu konuda herhangi bir entelektüel faaliyet içinde değildir. Elena her gün kitap okuduğu halde, bugüne kadar inançsızlıkla ilgili herhangi bir kitap okumamıştır. Kısacası Elena her ne kadar inançsızlık nedeni olarak entelektüel gelişime işaret etse de inançsız olma süreci ailede başlamaktadır.

Julie

Küçük bir çocuk o yaşlarda kendisine verilenleri kabul etmek durumundadır. Pazar okuluna gitmek, orada anlatılanları dinlemek vs. ama bütün bunlar sizin dindar olduğunuz anlamına gelmez. Yani inanmak için çaba sarf ettim. Orada üstün bir güç var beni seviyor falan. Ama bütün bunlar bana çok saçma geldi. Herhangi bir üstün güce, doğaüstü güce inanmak için bir gerekçe bulamadım.

Julie, 30 yaşında, lisans mezunu ateist bir kadındır. Eski dini mensubiyetini Hristiyanlık olarak tanımlamaktadır. Her ne kadar kendisi hiçbir zaman Tanrıya inanmadığını söylese de anne ve babası bir dine mensuptur ve kendisi de doğal olarak bir dini kimlikle büyümüştür. Julie çocukken babasını kaybetmiştir. Annesi daha sonra yeni bir evlilik yapmıştır. Annesiyle iyi ilişkileri olmakla birlikte üvey babasıyla ciddi problemleri vardır.

Bir insanın babasını kaybetmesi, inançsızlığa yönelmesine neden olacak kadar etkili bir olay mıdır? Julie, hayatında travmatik bir olay olup olmadığı sorulduğunda babasının kaybından bahsetmektedir.

Julie, bir dine mensup olarak doğduğu ve yetiştiği halde, annesi dine çok ilgisizdir ve bağların çok sağlam olmadığı bir aileden gelmektedir.

Kendisine, dünya görüşünün değişmesine etki eden olaylar nelerdir diye sorulduğunda “yaşam zorlukları” cevabını vermektedir. Aynı zamanda dinin çelişkileri ve dini önermelerdeki saçmalıklardan ötürü inançsız olduğunu söyleyen Julie, Tanrı’nın olmadığına dair bir kanıta gerek duymadığını söylemektedir. Julie’ye göre Tanrı’nın olduğuna dair bir kanıt olmaması en önemli kanıttır. Julie, inançsızlıkla ilgili herhangi bir kitap okumamıştır, ama bazı makaleler okumuştur. Tüm çevresel şartlara rağmen Julie, niçin inançsız olduğu sorusuna, “şuana kadar inanmak için güçlü bir neden ve mantıklı bir açıklama” duymadığım söyleyerek cevap vermektedir.

Mehmet ve Umut

Hem Mehmet hem de Umut, çok düşük dindarlık düzeyine (5’li skalada 1) sahip ailelerde yetişmişlerdir. Mehmet Alevi, Umut Sünni bir geçmişe sahiptir. Mehmet annesinin dindarlardan nefret ettiğini söylerken, Umut annesinin seküler olduğunu ifade etmektedir. Umut’un babası, annesi gibi çok düşük dindarlık düzeyine sahiptir ve Umut hem annesiyle hem de babasıyla iyi ilişki içindedir. Mehmet’in babası dindar bir Alevidir ve Mehmet babasıyla ilişkisini çok sıcak bulmamaktadır. Umut’un ailesinde başka dinsizler de vardır. Umut, büyüdüğü çevrenin ve arkadaş ortamının dünya görüşünün oluşmasına etki ettiğini söylerken, Mehmet eğitim sistemini ve okul çevresini etkin olarak görmektedir. Umut inançsızlıkla ilgili birçok kitap okumuştur ama Mehmet herhangi bir kitap okumamıştır. Umut, çevresiyle olumlu ilişkiler geliştirerek, yani çevrenin pozitif etkisiyle inançsızlığa yönelmiştir ki buna imkân veren bir aile yapısına sahiptir. Mehmet, çok düşük dindarlık düzeyine sahip bir aileden gelip aynı etkiyle inançsızlığa yönelmekle birlikte, anti-grup olarak gördüğü bir dini anlayışın zorunlu eğitimine tabi tutulmuş ve buna karşı reaksiyon geliştirmiştir.

Yusuf

Yusuf, 25 yaşında lise mezunu, bekâr bir agnostiktir. Daha önce Sünni Müslüman olan Yusuf’un annesi düşük dindarlık düzeyine sahipken babası dindardır. Anne-babasıyla ilişkisine bakıldığında Yusuf, annesiyle iyi bir ilişkiye sahipken, babasıyla problemler yakmaktadır, Anne-babası hemen her hafta kavga ederdi, hep boşanma noktasına gelirlerdi, aile büyükleri aralarını düzeltirdi, evde sürekli bir huzursuzluk vardı”. Yusuf, bir kaza sonucu birisinin ölümüne sebebiyet verdiğini düşünmekte ve bundan ötürü suçluluk duymaktadır. Hayata çok olumsuz bakan Yusuf, yaşam şartlarından, çalıştığı işten, gelir düzeyinden ve çevresindeki insanlardan memnun değildir.

 

Yusuf, tüm bu olumsuz şartların, dünya görüşünün değişmesine etki ettiğini söylemektedir. Dindar insanların iyi yaşam şartlarına sahip olduğunu düşünen Yusuf, dini bir sömürü aracı olarak görmektedir ve gerek dindarlara gerekse din adamlarına karşı oldukça olumsuz bir bakış açısı vardır. Tanrı’nın var olmadığına dair kanıtınız nedir diye sorulduğunda “kötü bir hayat yaşıyor olmam” diyerek cevap vermektedir. Yusuf, inançsızlıkla ilgili hiçbir kitap okumamıştır. Yusuf, inançsız olma nedenini şöyle izah etmektedir:

 

Yaşadığım hayata öncelik vermem gerekiyor. Tüm gün olup olmadığını bile kesin olarak bilemediğim bir Tanrıya ibadet edemem. Hayata bir kez geliyoruz. Elimden gelenin en iyisini yapıp güzel bir hayat yaşayıp mutlu ölmeliyim. Öldükten sonra ne olacağı çok umurumda değil. Eğer bir Tanrı varsa ve söyledikleri kadar merhametliyse hatalarımı affedip bağışlayacaktır. Hayatımı dine göre yaşayamam. Kendi doğrularıma göre yaşayabilirim.

Yusuf’un hayat hikâyesine bakıldığında, inançsızlığa yönelmesi için entelektüel bir faktör görülememektedir. Fakat hem aile yapısı ve dindarlara karşı geliştirdiği antipati gibi çevresel faktörler, hem de hayatta karşılaştığı zorluklar, hayal kırıklıkları ve beklentilerin cevapsız kalması gibi duygusal faktörler, Yusuf’un inançsızlığa yönelmesinde etkili olmuştur.

Ahmet ve Güven

Entelektüel faktörlere vurgu yapmadan, yalnızca çevresel veya duygusal faktörleri gerekçe gösteren diğer iki katılımcı Ahmet ve Güven de birer agnostiktir. Ahmet eskiden Sünni, Güven ise Alevidir. Ahmet’in anne ve babası orta (3) dindarlık düzeyine sahipken Güven’in anne ve babası dindar değildir. Ahmet babasının deist olduğunu iddia etmektedir. Ahmet’in kardeşi ateist ve Güvenin kardeşi ise apateisttir. Ahmet’in anne-babasının ilişkisi bozuktur. Ahmet travmatik bir olay yaşamamıştır ama Güven bir polis aracının çarpması sonucu yaralanmış ve daha sonra polis memuru ceza almadığı için devleti, sistemi ve otoriteyi sorgulamaya başlamıştır. Ahmet, dünya görüşünün, sosyal çevresi ve arkadaşları tarafından etkilendiğini, yani çevrenin pozitif bir etkisinin olduğunu söylemektedir. Güven ise çevresindeki insanları “asalak” olarak tanımlamakta ve onlara baktıkça kendini onların olmadığı tarafta konumlandırma gereği duymaktadır. Ahmet, dini inancı olduğu dönemde ekonomik ve sosyal olarak nasıl çöküntüye uğradığını anlatmakta ve bu dönemde birçok şeyi sorguladığını söylemektedir. Daha sonra inançsız insanlardan oluşan bir gruba girdiğini ve uyuşturucu kullandığını anlatmaktadır. Bu deneyimlerinin biri sırasında Tanrı’nın olmadığını “fark ettiğini” söylemektedir. Güven ise serüvenini şöyle paylaşmaktadır:

 

İnanç yapılan binalardan ibaret değildir, bunu anladım. İnanç kalptedir, yani yapılan binalarla ancak yolsuzluk ve kokuşmuş düzen ayakta duruyor bunu anladım ve bu adımdan sorgulamaya başladım. Daha sonra pagan oldum. Daha sonra fark ettim ki Tanrı’nın varlığını ya da yokluğunu kanıtlayamayız en azından böyle düşünüyorum. Daha sonra agnostik oldum... Zamanı hatırlamıyorum ama lise yıllarımdan itibaren, 2010 civarı.

Sokağa, tabiri caizse, yorgana, battaniyeye, çarşafa sarılıp çıkanları gördüğümde insanlığın kat etmesi gerektiği çok yol olduğunu görüyorum... Küçücük çocuklarla aynı yatağı paylaşmayı kötü bir şey olarak görmezler ama sıra iyi şeylere gelince haram derler, ahirette ödüllendirileceğiz derler. Komik bir şey bu.

Güven, dindar insanlardan bahsederken “hepsinin yok olmasını isterdim” demektedir. Hem dindarlara hem de dinin egemen olduğu Türk toplum yapısına karşı iki katılımcıda da çok olumsuz bir bakış açısının olduğu görülmektedir. Güven, Tanrı’nın var olup olmadığını bilemeyeceğimizi söylemekte, Ahmet ise mükemmel varlık fikrini reddetmektedir. Güven, dini metinler dışında inanç veya inançsızlıkla ilgili bir kitap okumamıştır. Ahmet ise dini metinlere ek olarak Turan Dursun’un kitaplarını okumuştur.

Dine Karşı Reaksiyoner Tutum

Katılımcıların önemli bir kısmının din, dindarlar ve din adamları hakkında çok olumsuz tutumlara sahip olması dikkat çekicidir. Bazı katılımcılar dindarların veya din adamlarının olumsuz davranışlarını, inançsızlıklarının gerekçesi olarak sunmaktadır. Örneğin Elena, din adamlarına bakışının nasıl şekillendiğini şöyle izah etmektedir:

“Lisedeyken, kiliseye giden çocuklar vardı. Onlardan biri hamile kaldı. Bence bu tam bir ikiyüzlülük. Ben daha ahlaklıyım. İyi birisi olduğumu göstermek için Tanrı’ya inandığımı söylemiyorum.”

Aynı şekilde Wilma, din adamlarının karıştığı cinsel istismar haberleri duymasının, dine bakışını etkilediği söylemektedir. Türk katılımcılardan Bilal, benzer bir tecrübesini paylaşmaktadır:

 

Dediğim gibi dincilerin hareket ve tavırları ters anlamda etkilemeye başlamıştı. Bunu örneklememi mi istiyorsunuz. Ortaokul ikinci sınıfa kadar ben de iyi bir din eğitimi aldım. Hatta Kur’an hatim etmiştim. Yani bilgiliydim. Komşumuz bir aile vardı. Adam korkunç dinciydi. Onu halk plajında ki O zaman erkekler ayrı kadınlar ayrı yerlerde giriyorlardı. Dürbünle kadınlar tarafın, izlerken görmüştüm, ilk sorgulamam öyle başlamıştı.

Bazı katılımcıların, inançsızlıklarının nedeni olarak dindarların veya din adamlarının olumsuz davranışlarını saymasalar da dindarlara veya din adamlarına karşı oldukça olumsuz bir bakış açısına sahiptir, inançsızlar arasındaki bu baskın tavrın bazı örneklerini şöyle sıralamak mümkündür:

Hasan:

“Dindarlarla hiçbir sorunum yok, ancak dincilere karşı nefret duyuyorum... Kendi halinde dindar din adamlarıyla bir sorunum yok. Ancak siyasi din adamları, Ramazan TV şarlatanları ve yobaz bağnaz çizgideki dinci din adamlarına karşı nefret duyuyorum.”

Oğuz:

“Onları ortadan kaldırdığımızda halklar özgürleşecek.”

Eşref:

“Acıyorum. Kendi sorunlarından bana ne... Saçma geliyorsa da saygı duymaya çalışıyorum. Yine de duyamıyorum. Bilim felsefesi varken nasıl yaratıcılığa yönelebiliyorlar diyorum...”

Leyla:

“Cahil olarak görüyorum... Akli melekelerinin yerinde olduğunu düşünmüyorum. Pek çok din adamının da dinleri kendi menfaatlerine uygun düştüğü için desteklediğini düşünüyorum.”

Emel:

“Kendi afyonlarında yaşıyorlar.”

Julie:

“Cahiller.”

Mehmet:

“Hepsi sahtekâr.”

Umut:

“Saçma şeylerle saçma şekilde ilgileniyorlar.”

Yusuf:

“Birçoğunun katı görüşlü fanatik yobaz diye tanımladığımız eğitim seviyesi düşük insanlar olduğunu düşünüyorum.”

Güven:

“Hepsinin yok olmasını isterdim.”

Deniz:

“Din adamlarının büyük çoğunluğunun yalancı olduğunu ve konumlarını kullandıklarını düşünüyorum.”

Berk:

“Toplumu etkileme noktasında hoş bakmıyorum.”

Aydın:

“Dine harcanan para daha iyi şeylere harcanabilir.”

Değişimin Hızı, Yönü ve Aşamaları

Eyüp

Ortaokulda bir cemaate bağlı idim. Lisenin hemen başında inandığım şeyi, “neden bilmiyorum” düşüncesiyle ve yaşadığım utançla birlikte emir ve yasakları öğrenmek amacı ile Kuran okumaya başladım. İlk 3 okuyuşumda sürekli “ben yanlış anlıyor ya da anlayamıyorum” düşüncesiyle boğuştuktan sonra bana anlatılan, öğretilen yaratıcının kitapta geçen yaratıcı olamayacağına karar kıldım. Bu farkındalığın yaklaşık ilk iki senesi büyük bir öfke ve depresyon ile geçti. Sonrasındaysa dinle hiç alakası olmayan sıradan sosyal olaylar sayesinde etrafımda olan biteni çok daha farklı idrak ve muhakeme etmeye başladım. Kısa süreli bir boşluk ya da daha doğrusu hissizlikten sonra bugün sahip olduğum düşüncenin temellerini attım ve o zamandan beri de elimden geldiğince üzerine bir şeyler katıyorum.

Görüldüğü gibi, Eyüp, inançsızlığa kademeli olarak geçmiş ve önce bir kriz dönemi yaşamıştır. Kendi ifadesiyle iki yıllık bir süre öfke ve depresyonla geçmiştir. Bu sürecin normalleşmesini sağlayan şey, yeni inancını destekleyecek bir sosyal ortama dâhil olmaktır. Boşlukta hissetme ve kriz döneminden sonra Eyüp süreci tamamlamış ve artık Tanrıya inanmadığını deklare etmiştir.

Julie

Noel, paskalya ve benzeri şeylere giderdim. Vaftiz oldum. Annem, büyükannem Tanrıya inanıyorlar. Geleneksel olarak bir Hristiyan ailesiyiz. Ama İncil’de yazan her şeye inanan garip tiplerden değiliz. Yani ailemdeki pek çok kişi Paskalya, Noel gibi zamanlarda faaliyette bulunan Hristiyanlardır ama doktriner olarak dindar olduğumuz pek söylenemez. Kiliseye gittim, Pazar okulundan arkadaşlarım oldu ama ben genel olarak oldukça şüpheciydim. İşte Tanrı’nın evreni yarattığı, kadının erkeğin kaburga kemiğinden olduğu gibi meselelerde. Çünkü bunlar bana anlamlı gelmiyordu. Tüm bu şeyler karşısında çok septiktim. Büyüdükçe farklı dinleri ve inançları araştırma imkânı da buluyor insan. Mesela Hinduizm Budizm gibi. Tüm bunlar çok ilginç. Sonra tüm bunların saçmalık olduğunu görüyorsunuz.

Bence, geniş halk kitlesi ister dindar ister dinsiz olsun, oldukça aptaldır. Cahildirler, kolayca etkilenirler, kolayca taraftar olurlar. Bir din üzere doğup büyüyen insanlar dindardırlar çünkü öyle yetişmişlerdir. Bu kişiler dini inançlarını gerçekten bir zihni süzgeçten geçirmiş değildir. Bu gerçekten kötü. Çünkü insanlar inanç sistemlerini, dini olsun olmasın, kritize etmelidir.

Yaşadığım olaylar, evsiz olmak, tüm bunlar sayılabilir. Oğlumun doğması bir dönüm noktasıydı. Şuan en ciddi ilişkimin içindeyim. Bir annenin çocuğuna duyduğu sevgi en ciddi sevgidir. Kardeşimin ölümü bir diğer dönüm noktasıydı. Bu olay hayatın anlamını olumsuz bir şekilde sorgulamama neden olmuştur.

Michael

Anne-babamın boşanması benim muhafazakâr Yedinci Gün Adventistleri’nden liberal Yedinci Gün Adventistlere yönelmeme neden oldu. Nihai olarak kiliseden dışlanmak benim çok daha liberal bir alana kaymama neden oldu. Böylece Hristiyanlığı sorgulamaya başladım. Yeni çevremdeki insanlarla gerçekleştirdiğim sohbetler benim zamanla dinden çıkmama ve ateist olmama neden oldu. Tüm bu olaylar, düşüncenin seyri açısından kayda değer. İnsanların niçin ihtida ettiklerini veya irtidat ettiklerini daha iyi anlıyorum. Sanırım bu konudaki en önemli şey içinde bulunulan kültürel bağlam. Şimdi, insanların yaşam tecrübelerinin etkisiyle fikirlerinin nasıl değiştiğini veya geliştiğini veya kendilerinin bu tecrübelere nasıl karşılık verdiklerini anlıyorum. Onlar ya daha da inançlarına bağlanıyorlar ya da inançlarını terk ederek bilişsel çelişkiden kurtuluyorlar ki benimki böyle oldu.

Marry

Ben gençken, Hristiyan bir ailede, bir dine mensup olarak yetiştim. Babam Metodist annem ise Baptist olarak yetiştirilmişti. Ama bizler hiçbir zaman kiliseye gitmedik. Bazen kilisenin bahçesinde oynadığım oldu ama ailecek hiçbir zaman kiliseye gittiğimizi hatırlamıyorum. Tanrı diye bir şeyin hakkında konuştuğumuzu ve bazen dua ettiğimizi hatırlıyorum ama hepsi bu kadar. Ben oldukça pratiğe dönük ve mantıklı bir insanım. Bu duaların yalnızca kendimle konuşmak olduğunu fark ettim. Kendimi iyi hissettirmenin dışında bir faydası yoktu. Dinle olan irtibatım hepsi bu kadardı... Annem dindar biri. Bir Tanrı’nın olduğuna inanıyor çünkü bir Baptist olarak yetiştirilmiş. Her iki ebeveynim de çok dindar olduğu için kilisede yetiştirilmiş. Geçmişte her ikisiyle de çok sorunlar yaşadım. Bu yüzden artık kiliseye gitmek istemiyorum, çünkü kilise bana anne-babamı hatırlatıyor.