Tarihselciliğin İslam Geleneğindeki Kökleri

Prof. Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an ve Tarihselcilik (Anakara Okulu: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Batılı düşünürlerin Kur’an ve tarihsellik tartışmasına müdahil kılınması, dahası bu tartışmada bilhassa Dilthey ve Gadamer gibi Batılı düşünürlere sanki birer bilirkişi olarak sık sık başvurulması, Türkiye özelinde konuşmak gerekirse hem ilmi-fikri dürüstlük hem de entelektüel seviye açısından çok üzüntü vericidir.

Tarihselci perspektif ile Batı dünyasındaki hermeneutik tartışmalar bağlamında savunulan ve “niyetselci" diye adlandırılan yaklaşım tarzı arasında birtakım kesişmeler ve örtüşmeler bulunması, söz konusu perspektifin Bati hermeneutiğinden kotarıldığı anlamına gelmediği gibi, çok gevşek ve gelişigüzel biçimde tarihselcilik ile hermeneutik arasında sıkı bağ kurmayı ve buradan kalkarak hermeneuğin Kur’an tefsirinde kullanılan bir yöntem olduğu iddiasında bulunmayı da gerektirmez.

Batılı araştırmacıların kendi kutsal metinlerini tarihsel tenkit yöntemine tabi tuttukları ve Kur'an merkezli çalışmalarında da benzer bir yönteme başvurdukları malumdur. Ancak bunların amacı, “Hz. Muhammed neler söylemiş ve bizim kitaplardan neler iktibas etmiş?" sorusuna cevap ararken, biz, “Allah Hz. Peygambere ve ilk Müslüman topluma neler söylemiş; bizden neler talep etmiş?" sorusunun cevabına odaklanmış durumdayız.

Kaldı ki metodoloji telaffuz edildiği kadar basit ve kolay biçimde içi doldurulabilecek bir kavram değildir. Tarihselcilik bir bakış açısı, bir perspektiftir. İslam ilim ve düşünce geleneği tarihselci perspektife ilişkin sayısız bilgi ve örnek içerir.

Halk’ul Kur’an Tartışmaları

Prof. Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Kendi Tarihinden Okumak (Anakara Okulu: 2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'ın mahiyetine ilişkin aktüel tartışmalar, haddi zatında hicri II. (VIII.) yüzyılın ilk yansında, büyük bir ihtimalle, Yuhanna ed-Dımaşki gibi bazı Hıristiyan ilahiyatçılarının Hz. İsa'nın ulûhiyetini kanıtlama girişimleriyle eş zamanlı olarak ortaya çıkan “halku'l-Kur'an” (Kur'an'ın mahluk ve muhdes bir kelam olup olmadığı) problemiyle ilgili münakaşalar etrafında şekillenen iki farklı Kur'an tasavvurunun modem döneme özgü felsefi ve kavram ve kuramların refakatinde yeniden formüle edilmesinden ibarettir.

Kur'an'ın mahiyetiyle ilgili geleneksel iki tasavvurdan biri Sünni, diğeri Mutezili düşünce sistemine aittir.

Sünni tasavvura göre Kur'an, aslı itibariyle tarihe tekaddüm eden bir varlık düzlemine aittir. Kur'an'ın tarih öncesi varlık meskeni ise, Levhi Mahfuz'dur. İlahi irade, Kur'an'ı Hz. Peygamber'e vahyetmeyi dileyince, diğer bir deyişle, vahyin vahyedilme zamanı gelince, onu melekler aracılığıyla bir bütün halinde keyfiyeti bize meçhul olan Levh-i Mahfuz'dan Beytü'l-İzze'ye indirmiştir. Böylece Kur'an tarihsel varlık alanına girmiş ve dünya semasında bulunduğu varsayımı dışında gerçek mahiyeti hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip olmadığımız Beytü'l-İzze’den yirmi küsur yıl zarfında peyderpey yeryüzüne indirilmiştir. 

Kur’an'ın tarihe ve tarihsel olan her şeye tekaddüm eden bir asli varlığı bulunduğu inancı, esas itibariyle kelam sıfatının Allah'ın zatı sıfatlarından biri olduğu kabulüne dayanır. Yanı sıra Kur’an’ın mana ve muhtevasının ezelde belirlenmiş olduğu fikri de bu kabulde mündemiçtir. Zira Allah zatı itibariyle ezeli bir varlıktır. Dolayısıyla O’nun zati sıfatlan ile bu sıfatların tüm tecellileri de ezeli olmak durumundadır. Allah, zatına sonluluk izafe edilmekten münezzeh bir varlık olduğuna göre O’nun kelamına da sonluluk izafe edilemez. Bu analojiden çıkan mantıksal sonuç şudur: Kur'an, ezeli ve ebedi bir varlık olan Allah'ın zatına ilişkin bir sıfat olan kelamın tecellisidir: bu yüzden delalet düzeyleri bitip tükenmez bir anlam deryasıdır.

Ehl-i sünnet kelamının öncülerinden Küllab el-Basri (ö. 854) ve Haris b. Esed el-Muhasibi (ö. 857) gibi alimlerin, üçüncü bir yol, daha doğrusu bir ara formül bulmak maksadıyla ortaya attıkları “mana itibariyle kadim, lafız ve okunuş itibariyle mahluk Kur'an” tezine rağmen, tarih boyunca Sünni Müslümanların zihinlerinde Kurandaki lafızların sonsuz bir anlam potansiyeline sahip olduğu düşüncesinin hakim olduğu söylenebilir.

Bu düşünce bizi zorunlu olarak Kuran'ın geçmiş, şimdi ve gelecek nesillerin tüm muhtemel soru ve sorunlarını tükettiği ya da Müslümanların dünyevi yaşamda karşılaşmaları mümkün olan her problemin çözümünü içerdiği tezini savunmaya sevk eder. Nitekim, Sünni paradigmanın kurucu şahsiyetlerinden biri olan Şafii (ö. 819) de, “Kur'an'da Müslümanların dünya hayatında karşılaşacakları her problemle ilgili bir çözüm vardır" mealindeki sözüyle tam da bu tezi savunmuştur.

Şafii’nin şekillendirdiği bu Kur'an tasavvuru, bilahare Zerkeşi (ö. 1391) ve Suyüti (ö. 1505) gibi beyan alimlerinin ulûmu’l-kur'an (Kur'an ilimleri) terimine yükledikleri anlamı da büyük ölçüde tayin ve tahdit etmiştir.  

Bu anlam düzeyinde Kur'an madem ki sonsuz bir anlam deryasıdır; öyleyse onda ‘yok' yoktur. Gerçekte günümüz Müslümanlarının zihnindeki hakim anlayış da budur. “Kur’an'da ‘yok' vardır, yani bugün elimizde iki kapak arasında yazıyla kayıtlı Mushaf metni beşeri bir dilin (Arapça) sunduğu imkânlar dahilinde sınırlı bir anlam potansiyeline sahiptir” denilmesi halinde Allah'a eksiklik izafe edilmiş olacağı düşünülmektedir. Bu düşünce, kesinlikle aşın tenzihçi bir refleksin ürünüdür. 

Kur'an'ın mahiyetiyle ilgili ikinci tasavvurun Mutezili düşünce sistemine ait olduğunu söylemiştik. Mu’tezile, kendine özgü bilgi teorisi ve tevhid anlayışı gereği Kur'an’ın mahluk, muhdes, mefûl, mec‘ûl ve Allah’ın zatından ayrı bir varlığının bulunduğu fikrini savunur. Bu itibarla, ‘Kelamullah’ denen şey, harf ve seslerden oluşan, bir mahalde bulunan, belli bir tertip içerisinde insan idrakine açık bir şekilde sunulan Kur’an’dan başka bir şey değildir. 

Özetlemek gerekirse, Mutezili gelenekte Kur’an, Allah'ın mümkün bir tarihte, beşeri bir dilin imkân ve sınırları içinde konuşmasıyla vücut bulmuş hadis bir kelamdır. Dolayısıyla Kur'an tarihsel, tarihe ait bir fenomendir. Bu itibarla, Allah'ın insanlık tarihinin belli bir döneminde sözel bir dilsel metin olarak somutlaşan kelamını anlama ve yorumlama faaliyetinde öncelikle ve özellikle Arap dilinin tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmak ve bu süreçte, ilahi adaletin muktezasınca yapıp ettiği tüm fiillerin gerçek öznesi olan insanın akli yetilerine güvenmek ve onu Allah’ın kelamını anlama girişiminde son derece etkin ve işlevsel kılmak gerekir.

Ezeli Varlık-Ezeli Kelam İlişkisi

Prof. Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an, Tefsir ve Usül Üzerine (Anakara Okulu: 2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur'an'a evrensellik atfedilmesi ve dolayısıyla onun tarih-üstü bir metin olarak görülmesi teolojik temelde ilâhi isim ve sıfatlara dayandırılabilir. Çünkü Allah zatı itibariyle zaman ve mekândan bağımsız bir ezelî-ebedi varlıktır. Allah'ın ezeli olması kelamının da ezeli olmasını iktiza eder. Tarihte ilk defa Ehl-i Hadis'in paltosunun altından çıkan, hatta Ehl-i hadis'le özdeş olan Selefiyye tarafından savunulan bu görüşe göre Kur’an, Mu’tezile’nin iddia ettiği gibi muhdes ve mahluk değil hem lafız hem mana cihetinden Allah'ın zatıyla kaim olup kadimdir. Birçok ayette Kur'an Allah'a nispet edilmiş, O'nun tarafından inzal edildiği bildirilmiş, ayrıca Allah'ın ilminde bulunduğuna dikkat çekilerek onun ilâhi bir sıfat olduğuna dikkat çekilmiştir. İlâhı sıfatlar kadimdir; Allah da ezeli olarak mütekellimdir, o halde Kur’an da kadim ve ezelîdir.

Gerçi Kur'an belli bir tarihsel vasatta nazil olmuştur; ancak önemli olan vahyin ne zaman ve nerede nazil olduğu değil, onun kim tarafından inzal edildiğidir.

Allah'ın sadece zatı değil ilmi de ezelîdir. Böyle olunca, Allah vahyi inzal ederken sadece ilk ve doğrudan muhataplarını değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanları hesaba katmıştır. Özellikle Eş’arilik zaviyesinden bakıldığında bunun aksini düşünmek, Allah’a bir bakıma cehl izafe etmektir. Kaldı ki Kur'an Allah'ın insanlığa son kelamı, Hz. Peygamber de O’nun son elçisidir. Bu keyfiyet Kur'an'ın bütün zamanlar ve insanlara yönelik olduğu anlamına gelir. 

Bir kez daha belirtelim ki Kur’an’ın evrenselliğine dair geleneksel algı özelde Selefi, daha genelde Sünnî-Eş'ari kelam sistemindeki ezelî-kadîm Kur'an anlayışıyla örtüşmekte ve bu anlayış aynı zamanda tasavvufi gelenekteki işari-bâtınî anlam teorisinin en temel argümanlarından biri olan “Kur’an sonsuz mana içerir" fikrine de mesnet teşkil etmektedir.

Gelinen bu noktada, Kur'an’ın mahlûk olduğunu savunan Mu'tezile'nin evrenselcilik karşıtı ya da daha güncel bir nitelemeyle tarihselci olduğu sanılabilir. Oysa Mu'tezile de Ehl-i Sünnet kadar evrenselcidir; fakat Mu'tezilî âlimlerin bu konudaki dayanağı, Kur'an'ın son ilahi kelam olarak bütün insanlığa gönderilmiş olduğu inancıdır. Binaenaleyh, Mu'tezile'nin Halku'l-Kur'an teorisinden bildik anlamda tarihselciliğe yol çıkmaz.

Buna mukabil, Selefıyye’nin ezelî Kur'an görüşünden, Kur'an'daki her ifade biriminin her zaman ve zeminde lafzî olarak geçerli ve ahkam yönünden tüm zamanlarda tatbike elverişli olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Kur'an'da insanoğlunun karşılaşması mümkün ve muhtemel tüm soru ve sorunlardan söz edilmediği veya daha açık ifadeyle zamanın ve pratik hayatın her gün bir yenisini ürettiği fer'i meselelerin tümünden bahsedilmediği bedii bir gerçek olmasına rağmen, Ehl-i hadis ve Selefiyye'nin erken dönemdeki önemli figürlerinden biri olan İmam Şâfiî (ö. 819), Müslümanların pratik hayatta karşılaşacakları her mesele hakkında Kur’an’da ya açık-sarih yahut kısa ve mücmel bir hüküm/delalet bulunduğunu ileri sürmüştür. Mücmel hüküm veya delaletin içtihat (istinbat) yoluyla belirleneceğini söyleyen Şâfiî içtihadı kendisinden önceki dönemde ortaya konan re'y faaliyetine nispetle daha formel olan kıyasa indirgemiştir.

İmam Şâfiî bütün gücüyle Sünnet'i savunmuş; ancak bu savunusunda Kur'ancı söylemin işine yarayacak argümanlara başvurmuştur. Daha açık bir ifadeyle, Şafiî dini kaynak hiyerarşisinde Sünnet'i saf dışı etmek isteyen zihniyete mukabelede bulunmak isterken Sünnet'i Kur'an'la özdeşleştirme yoluna gitmiş ve bu yaklaşım sonuçta “Dini ahkam aslında tek kaynak olarak Kur'an'a dayanır” fikrine zımni onay vermiştir. Nitekim tarih boyunca Kur'an'ı ön plana çıkaran tüm eğilimlerin en temel referansı olan, “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" mealindeki ayetin (En'fal 6/38) tefsirinde Fahreddin er-Razi’nin (ö. 606/ 1210) söyledikleri de İmam Şafiî'nin, Kur’ancılık söylemine ister istemez katkıda bulunduğu iddiamızı teyit eder niteliktedir.

Sonuç olarak, Ehl-i hadis ve Selefiyye'nin savunduğu “Kadim Kur’an” görüşü, “Kur’an ister asli ister fer’i olsun, her konuda şâfi ve kâfi bir kitaptır” şeklinde özetlenebilecek bir fikri tazammun eder. Zira dini meselelerin tümünün naslara dayanmak zorunda olduğunu savunan Selefiyye’ye göre Allah inanılması gereken hükümleri vahiyle bildirdiği gibi onları ispat ve takviye edecek akli istidlallere de yine naslarda işaret etmiştir. Bu yüzden, nasları anlama çabası dışında başka deliller aramaya gerek yoktur. Dolayısıyla deliller arasında akli-nakli ayırımına gitmeye ve dini çerçevesi bulunmayan bir akli istidlal alanı oluşturmaya gerek olmadığı gibi buna cevaz da yoktur. Müslümanların ihtiyaç duyacakları her şey naslarda mevcuttur.

Halku'l Kur'an Tartışmasının Menşei ve Kısa TarihçesiRecep Demir'in Kur'an Tefsirinde Tarihselci Yöntem (Hikmetevi: 2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Hz. Peygamber Dönemi

Halku’l Kur’an meselesi, Hz. Peygamber’in sağlığında münakaşa konusu olmamış, Hz. Peygamber de bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Kelam ilminin teşekkülünden ve bu tartışmaların başlamasından sonra konuyla ilgili bazı rivayetler Hz. Peygamber’e atfedilmiştir. Ancak bu rivayetler, isnad açısından sahih görülmemiştir. Kuranda ve Hz. Peygamber’den gelen rivayetlerde Kur’an’ın mahluk ya da gayri mahluk olduğunu ifade eden kat’i ve açık bir hükmün bulunmadığını belirtmekte yarar var.

Konu Allah’ın kelam sıfatıyla yakından ilgilidir.

Tartışmaların Kökeni

Kuranın yaratılmışlığı konusundaki tartışmaların nereden kaynaklandığı hususunda farklı görüşler mevcuttur. Bu tartışmaların bir taraftan dahili sebeplerden; yani İslami nasslar üzerinde düşünmekten veya İslam toplumunda görülen siyasi ve toplumsal olaylardan zuhur ettiğinden söz edilirken diğer taraftan dış tesirlerden söz edenler de mevcuttur. Bu dış tesirlerin de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Yunan felsefesi olduğu belirtilmiştir.

Kaynaklarımızda oldukça fazla olay ve neden sayılmıştır. Ancak bunların içerisinde Hıristiyan etkilere özellikle dikkat çekilmektedir. Hatta bununla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Kendisi bir Hıristiyan olmasına karşın, uzun yıllar Emevi sarayında kalmış olan Yuhanna ed-Dimeşki, bir Hıristiyanın kendisini İslam’a davet eden kişilere karşı nasıl davranacağına dair bir kitap yazmıştır. Dımeşki, Kur’an’daki “İsa Mesih, Allah’ın Meryem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur”ayetine atıfta bulunarak, kurgusal tarzda bir Hıristiyanla bir Müslümanı tartıştırır. Hıristiyan, Müslümanların Kelamullah’ı ezeli görmekle, Hz. İsa’yı da Allah’ın bir parçası olarak görmek arasında bir fark olmadığını, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu saymakla Hıristiyanlar nasıl şirke düşmüşlerse, aynı ithama Müslümanların da maruz kalacağını belirtmiştir. Dimeşki’nin amacı, Kelamullah olan Kuran kadim olunca, kelime olan İsa’nın da kadim olmasına ve Allah’ın oğlu olmasına Müslümanların itiraz etmemesini sağlamaktadır.

Mutezile Dönemi

Mu’tezile’nin halku’l Kur’an’ı kabul etmesini Hıristiyanlığa bir tepki olarak görmek mümkündür. İsa Mesih’in kıdemine inanan Hıristiyanlara karşı Allah’ın kelamının kadim olması tevhide aykırı görülmüştür. Buradan İsa mahluk olduğu gibi, Kuranın da mahluk olması gerektiği neticesine varılmıştır. Abbasi halifesi Me’mun, Halku’l Kuranı tartışırken Kuran’ın mahluk olmadığını savunanları, Allah’ın kelimesi olan İsa ya mahluk değildir diyen Hıristiyanlara benzemekle suçlamış, Allah’ın dışındaki her şeyin mahluk olduğundan hareketle Kur’an’ın da mahluk olduğunu iddia etmiştir.

Mu’tezili alimler kelam sıfatı üzerinde detaylı bir şekilde durmuşlardır. Mesela, Kadi Abdulcebbar (ö. 1024), konuyu o kadar geniş ve detaylı bir şekilde ele almaktadır ki neredeyse asıl konu unutulacak noktaya varmaktadır. O, Kelamı nefsinin varlığı konusunda ortaya konan bütün delilleri tek tek ele alarak, kendi sistemi içerisinde bunları çürütme yoluna gitmektedir. Sıkı bir tartışma yürüterek ve çok farklı ihtimalleri de değerlendirerek "eğer şöyle denirse, ona denilir ki…” şeklinde akla gelebilecek çeşitli soruları bizzat kendisi sorarak kelam sıfatının kıdemini nefyeder.

Abdulcebbar kelamı, “algıyla bilinen ve idrak edilip işitilen, dilde cereyan eden, belli bir tarzda peşpeşe, düzenli ve dizili olarak bulunan harflerdir” şeklinde tanımlar. Fiziki dünyadaki kelamın nitelikleri neyse, Allah’ın kelamının da özellikleri aynıdır. İnsanların bilip tanıdığı kelam ses cinsindendir, kulun gücü dahilindedir, algılanan bir arazdır, sürekliliği yoktur, bir mahalde bulunma özelliği vardır, cümleye hulul etmesi zorunlu değildir, sıfat olarak değil, kendisini varlık alanına çıkaran, fiil olarak işleyenle birlikte bulunmaktadır. Kelamı fiil eden, kelam sahibi (mütekellim) dir. Kelam ses olunca, kalpte bulunan bir mana değil, işitme özelliği olan bir manadır.

Mu’tezile’nin Kelamullah tanımı, biz insanların şahidde bildiğimiz, duyu organlarımızla idrak ettiğimiz beşeri kelama benzer bir kelamdır. Bunun sebebi Mutezilenin Kelamullah’ı bütünüyle anlaşılır görmelerindendir. Kelamullah’ın nefiste kaim ve bütünüyle duyu organları aracılığıyla ifade edilmeyen bir şey olarak görülmesi onu belirsizliğe iter ve anlaşılmaz kılar. Böyle bir anlayış Allah’ın vahyi hakkında konuşmayı ve onun pratik hayatta uygulanmasını imkânsız kılar.

Ehli Sünnet ile Mu'tezile Arasında Halku'lKur'an Tartışması ve Tarihselcilik

Kelamullah’ın yapısı hakkındaki ihtilaftan dolayı Ehli Sünnet ve Mutezile Kuranın yaratılmışlığı hakkında farklı kanaatlere varmışlardır. Mu’tezile alimleri, bir şeyin kelam olarak nitelendirilebilmesi için ses ve harflerin bulunmasını zorunlu ve yeterli şart olarak görürler; yani kelam dediğimiz şey, harfler ve seslerle dile gelen anlamlardır; kelam bunun ötesinde başka bir anlama sahip değildir. Sonraki dönem Ehli Sünnet alimlerine göre ise kelam lafzı iki anlama gelir. Birincisi, fiziksel konuşmaya tekaddüm eden ve insanın iç dünyasında vuku bulan enfüsi konuşmadır (hadisu’n nefs). Kelam, ikinci anlamı itibarıyla, bir tertip içinde gerçekleşen ses ve harflere işaret eder; bunlardan birincisi kelamı nefsi, İkincisi de kelamı lafzidir. Kelamı lafzi, bir bakıma insanın varlığı ile bütünleşmiş olan kelamı nefsinin dışa vurumudur.  Ehli Sünnet ile Mu’tezile arasındaki problemin esası, işte bu kelam-ı nefsinin kabul edilip edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bir diğer husus da kelamın, Allah’ın fiili mi sıfatı mı olduğu konusudur. Ehli Sünnet, kelamı Allah’ın sıfatı olarak görmektedir. Her iki taraf da kendi görüşlerini desteklemek için akli ve nakli delillere başvurmaktadır.

Kısaca şunu söylememiz mümkündür: Kur’an’ın yaratılmışlığı konusundaki tartışmanın ve ihtilafın özü, Allah’ın kelam sıfatının mahiyetiyle ilgili tartışmalara dayanmaktadır. Aslında Kuran, Allah’ın mütekellim olduğunu belirtmekte, bunun ötesinde “ilahı kelamın mahiyeti nedir, kadim midir, mahluk mudur; nefsi midir; lafzi midir; işitilme keyfiyeti nasıldır?” gibi detaylara kesinlikle girmemektedir. Dolayısıyla Allah’ın sıfatlarıyla ilgili yapılan yorumların spekülatif olmaktan öteye gitmeyeceği muhakkaktır. Suyuti, (ö.1505) selefin Allah’ın sıfatlarına iman ettiğini, onların mahiyet ve yorumunu bilmeyi Allah’a havale ettiklerini (tefviz) belirtir.  Gerçekten Allah’ın sıfatlarının keyfiyet ve hakikatlerini bilmek, insan aklını aşan bir durumdur. Kıyas yoluyla keyfiyetlerini bilmeye de imkân yoktur. İşte bu sebeple selef, sıfatlarla ilgili naslarda anlatılanların keyfiyetleri üzerinde durmamış ve ayrıntılara dalmaktan kaçınmıştır.

Tarihselcilerin Kur’an’ın tarihselliğine giriş kapısı olarak gördükleri Kur’an’ın mahluk olduğu hususu, yukarıda da belirtildiği gibi Mutezilenin ele alıp tartıştığı anlamda Kuranın tarihselliğiyle doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Kelam ister yaratılmış isterse yaratılmamış olsun Yüce Allah her halûkarda bu kelamıyla genel geçer hükümler koymaya muktedirdir. Mutezile Kuranın mahluk olduğunu söylerken ayetlerin tarihselliğini hiçbir zaman iddia etmemiştir. 

Prof. Dr.Mustafa Öztürk'ün Kur'an'ı Anlama Yolunda (Kuramer: 2017) adlı toplantı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Halk'ul Kur'an Tartışması Tarihsellik Söylemi ile Nasıl Kesişiyor

Kuşkusuz, Halku’l Kur’an tartışmasının ortaya çıktığı sosyolojik bağlam farklıdır; dolayısıyla bu tartışmanın arka planında bugün tartıştığımız tarihsellik gibi bir mesele bulunmamaktadır. Tarihsellik söylemi her ne kadar Halku’l-Kur’an anlayışına doğrudan atıfta bulup bu anlayıştan argüman tedariki yapmasa da işin başında Kur’an’ın mümkün bir tarihsel kesitte, yani belli bir tarihsellik içerisinde vücuda gelmiş bir kelam olduğunu söylüyor ve tam bu noktada tarihsellik söylemiyle Halku’l-Kur’an fikri ister istemez kesişiyor.