Hac'da Gözetilen Maslahatlar

Şah Veliyullah Dihlevi‘nin Hüccetullahi'l Baliğa (İz:2001) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Hacda gözetilen maslahatlar çeşitlidir. Bunları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:
  1. Allah’ın evine saygı oluşu: Kâbe, Allah’ın nişanelerinden biridir; dolayısıyla ona saygı göstermek, Allah’a saygı göstermek demektir.

  2. Yıllık kongre oluşu: Her devletin ya da ulusun, uzak yakın herkesin katıldığı toplantıları olur. Böylece birbirlerini tanımaları, kendi durumlarını öğrenmeleri, simgelerini saygıyla yüceltmeleri amaçlanır. Hac da Müslümanların yıllık kongresidir, güçlerinin gösterildiği, askerlerinin toplandığı, dinlerinin yüceltildiği bir gövde gösterisidir. Nitekim, “Biz, Beyt’i (Kabe’yi) insanlara toplantı ve güven yeri kıldık.” ayeti bu manayı ifade etmektedir.

  3. İnsanların, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den tevarüs ettikleri şeylere uygun olması: Bu iki peygamber, hanif İslâm dininin imamlarıdırlar ve onu Arap milleti için şeriatlaştırmışlardır. Rasûlullah (s.a.) ise, hanif İslâm dininin ortaya çıkarılması ve şanının yüceltilmesi için gönderilmiştir. “Atalarınızın İbrahim’in dininde olduğu gibi...”  ayeti bu manayı ifade eder. Bu durumda, İslâm şeriatının kurucuları olan bu iki peygamberden tevarüs edilegelen fıtrat özelliklerinin, hac vecibeleri gibi şeylerin korunması gerekli olacaktır.​

Mekke

Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın Hac ve Umre (Server İletişim: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

İslâm’ın en hikmetli, en saltanatlı, en ihtişamlı, Türkçe tabirle en görkemli ibadetlerinden birisi de hac ibadetidir.

Hac ibadeti, bir yönden bakarsanız son derece dervişâne, mütevâzıyâne, sessiz sedasız ferdî bir ibadettir. Adamcağız kendi ülkesinden kalkıyor; diyarları geçerek, dağları ovalan aşarak, tozlara bulanarak, saçı sakalına karışarak geliyor. Kendi derûnî, dinî hayatını yaşıyor; gözyaşları içinde burada ibadetlerini yapıyor. 

Tüm dünyanın insanlarına hitap eden, müşterek hareket etmelerini sağlayan şahane bir ibadetle karşı karşıyayız. Başka dinlerde böyle şeyler yok. 

Dünyanın fâniliği zihinlerinde vurgulanıyor, ölüm hatırlatılıyor. Mahşer yerinin misali dünyada iken insanların gözü önünde beliriyor. 

Allah Allah! Allahu Ekber!

İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Milyonlarca insan bir ovada, bembeyaz, toplanmışlar, mahrumiyetli, güneşin altında, kumların üzerinde... Mahşer yerini hatırlatıyor. 

Hac muazzam sembollerle dolu bir ibadet. Sembolik tarafını çok iyi anlamak lazım. Zahirine takılıp kalmamak, şekilde boğulmamak lazım. 

Rahman’ın Misafirleri

Hac yapan kimselerin en güzel vasfı nedir? 

Benim çok hoşuma gidiyor, levhalarda gördüğüm zaman keyfim geliyor. Cidde’den gelirken;

 “Ey Rahman’ın misafirleri! Merhaba, hoşgeldiniz!” diye levhalar yazmışlar.

İnsanın içi bir hoş oluyor, hoşuna gidiyor.

Her birinizin bir adı, bir kartviziti var. Bir yerdesiniz, hatırlı bir insan, itibarlı bir kimsesiniz.

Size burada bir kartvizit verseler, en büyük sıfatınız ne biliyor musunuz? 

Duyûfu’r-Rahmân. “Siz Rahmân’ın misafirlerisiniz.”

Rahman’ın evine gelmişiz. Ev sahibi misafire ikram eder ve korur. Misafir ev sahibinin himayesindedir. Misafire dokundurtmaz.

“Herkesin ümidi çoğalsın, şevki artsın.” diye duyûfu’r-Rahmân. Rahmetine eş, emsal, misal, denk olmayan, tarifi mümkün olmayan o engin rahmetin sahibi Rahman’ın misafirleriyiz.

Evet günahımız çok ama Rahmanın misafirleriyiz. Yüzümüz kara ama işte böyle bir misafirlikle öyle bir davete “Buyur yâ Rabbi!” demişiz. Tekrar tekrar “Buyur yâ Rabbi!” demişiz. Sanki yerimizde oturmuşken ok gibi fırlayıp “Emret, tekrar tekrar emrindeyim, fermanındayım yâ Rabbi!” diyoruz. Bu manayı, bu manzarayı gözümüzün önünden uzak etmeyelim. Biz bir davetliyiz, Rahmân’ın davetlisiyiz. Bir şey emrolunmuş: “Benim beytimi ziyaret edin, gelin bu vazifeleri yapın.” diye emrolunmuş. Biz de “Buyur yâ Rabbi! Geliyoruz yâ Rabbi! Emrindeyiz yâ Rabbi! Fermanını kabul ettik yâ Rabbi! Buyur!” diye kalkmış, gelmişiz.

Biz Türkçe’de birisini çağırdığımız zaman ismini söyleriz; “Ey filanca gel!” Veya adını sesleniriz; “Ahmet!”, Mehmet!”, Hasan!” diye bağırırız. O da “Buyur, evet.” der. Araplar birisini çağırdığı zaman cevap olarak “buyur” mânasına lebbeyk derler.  

Biz bu lebbeyk’i niye çekiyoruz?

Allah bizi İbrahim aleyhisselam’a, “Bu beytimi ziyaret edin.” diye çağırttı. Biz de o ziyarete; “Farz olduğunu bildik, inandık, kalkıştık geliyoruz.” diye lebbeyk diyoruz. “Yâ Rabbi! Sen bizi çağırdın ya; buyur emrindeyim, geliyorum.” demek. 

Böyle deyip de şu hac yolculuğunda, hac yolculuğunun âdâbına sığmayan halleri işlemeyelim. Rahmân’ın misafiri olup da şeytana, nefse uymayalım, gaflete dalmayalım. Bu zamanın, bu mekânların kadrini kıymetini bilmeyip fırsatları fevt edenlerden olmayalım. Ne kadar yüce bir makamın misafiri olduğumuzun idrakinde olalım.

Âdaba Riayet

Hocalardan birisi Hocamız Mehmed Zahid Kotku hazretlerine şikâyet etmiş: “Hocam, ben Kabe’ye gittim, tavafı yaptım ama şu kadarcık bir heyecan, bir feyiz, bir tat, bir lezzet, hiçbir şey duyamadım. Kalbim kaskatı ne ağlamak geliyor ne bir heyecanlanmak var içimde.” 

Hocamız ona bir dua etmiş. O duadan sonra tavafa girmiş, ağlaya ağlaya, ağlaya ağlaya, feyizden, zevkten mest olmuş. 

İnsanın bir kusurundan, bir kabahatinden dolayı bazen kalbi katı olur. 

İbadetin sevabını Allah en çok en güzel duygularla, en içten yapana verir. Takvası en çok olana verir. Duygusuz, namaza durmuş, aklı parada pulda, çarşıda pazarda, alışta verişte; ona vermez. Ötekisi ağlaya ağlaya namaza durmuş. Allahu Ekber demiş, ağlıyor; Fatiha’yı okuyor, ağlıyor; secdeye varmış, ağlıyor:

  • Mübarek, dövdüler mi, niye ağlıyorsun; bir yerin mi acıyor, ondan mı ağlıyorsun?” 

  • “Değil.”

  • “Niye ağlıyorsun?”

  • “Sorma hocam, karıştırma, kurcalama.”

Neden ağlıyor? Çünkü içinden güzel duygular geliyor. 

“Hocam, güzel duygusu filan olur mu, günahına ağlıyor.” Günahına ağlamak da çok güzel! Bir insan günahına ağladı mı, şöyle gözünden bir sinek başı kadar bir damla gözyaşı çıksa azıcık bir ağlamak bile çok sevap. Gözyaşları toprağa döküldü mü inci taneleri gibi, afv u mağfiret olunuyor. 

Onun için yaptığınız ibadeti takvâ ile yapmaya çok dikkat edin. Duyarak; duygulu, hassas insan olarak, düşüne düşüne, edebli edebli yapmaya çalışın. 

 “Hocam bu edeb ne demek?”

Edeb, “bir işin esasına uygun yapılmasını gösteren kaideler” demektir. O işin nasıl yapılması gerekiyor? Bu işin tam bir ustası, en iyisi bu işi yaparsa nasıl yapar? İşte onları yazmak gerekse şöyle yapar, böyle yapar. İşte bu işin âdabı budur... 

Haccın Sosyal Yönü

Bu yüzyılın insanını en çok heyecanlandıran hususlardan biri olan hac, muhteşem bir toplantı oluyor. İslâm’da topluluk yani cemaat çok büyük önem taşıyor. Hakikaten İslâm dininin bütün ahkâmı, cemaati kuvvetlendirmeye; toplumu, topluluğu güçlendirmeye, muhabbetlendirmeye yöneliktir. Toplanmayı, birliği beraberliği, muhabbeti teşvik etmektedir. Topluluğun teşekkülüne mâni olan her şey çok büyük günahtır. Topluluğu sağlayacak her türlü davranış sevaptır. 

Selam sevaptır; cemaatle namaz sevaptır; Müslümanın kardeşini sevmesi sevaptır. Ama bunun karşılığında ara bozmak çok büyük günahtır. Cemaatten uzak düşmek, tefrikaya düşmek günahtır. İslâm dini, bütün ahkâmı ile toplumu teşvik ediyor, Müslümanların muhabbetli bir toplum olmasını sağlamaya çalışıyor. Bunu, ibadetlerde de emrediyor.

Namazın cemaatle kılınması, evde kılınmasından 27 kat daha sevap oluyor. Büyük mescidlerde, cuma namazı kılınan mescidlerde kılınması 50 misli sevap oluyor. Dağın başında ezan ve kamet getirerek, görünen görünmeyen varlıkları, melekleri toplayarak kılınan namaz 50 misli sevap oluyor. Mekke-i Mükerreme’de kılınan namaz, yapılan ibadet 100 bin misli sevap kazanmaya sebep oluyor.

İnsan evinde cemaatle namaz kılsa, “Çoluk çocuğu topluyorum namaz kılıyorum.” diye evinde kılıyorsun ama camideki kadar sevabı olmaz.

“Mahalledeki mescidde kılıyorum hocam.” 

Mahalledeki mescidde, köydeki camide kılarsın ama şehirdeki kadar olmaz. Ona 25, ötekisine 50. 

Kulağını dayadı bir ezan okudu, dağlara taşlara Allah’ın varlığını birliğini ilan etti. Ondan sonra kamet getirdi, namaz kıldı. Bunun sevabı bire 50. O da çok sevap.

Ama Mekke-i Mükerreme’de 100 bin misli. 

Namazda bunu görüyoruz. Namaz yetmiyor; Allahu Teâlâ hazretleri haftada bir cuma namazını emretmiş. Dinî ahkâm cuma namazı kılmanın önemini vurgulamış. Cuma namazını üç defa mazeretsiz, makbul bir özür olmadan terk etmenin kalp mühürlenmesine, insanın mânevî bakımdan çok büyük cezaya uğramasına sebep olacağı bildirilmiş. Böylece haftada bir Müslümanları topluyor. 

Günde beş defa toplantı yetmiyor veya onun üstüne ilaveten, fazileten haftada bir cuma namazı; o da muhteşem bir ibadet. O da kâfi gelmiyor; bütün dünya Müslümanlarının yılda bir defa bu mübarek mahalde toplanmasını sağlayan bir ibadet emrediliyor. O zaman insanoğlu için İslâm’ın ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. 

İslâm muhabbeti teşvik ediyor. Tamam, iyi, güzel; muhabbeti teşvik ediyor ama ibadetlerini gösteriyor. Bir araya geleceksin, namazı beraber kılacaksın, Cuma’yı beraber kılacaksın, haccedeceksin; bütün Müslümanlar bir araya gelecek. 

Dünyanın her yerinden geliyor; Malezya’dan, Endonezya’dan, Afrika’dan, Amerika’dan, Japonya’dan, Asya’dan, Avrupa’dan… Müslümanlar bir araya geliyorlar ki cihanşümul anlamda İslâm’ın meselelerini konuşsunlar. 

“E mübarekler! Niye helva yapıp yemiyorsunuz?” demiş. Nasreddin Hoca sağ olsaydı gelir, Müslümanlara bunu sorardı. “Hepiniz toplanmışsınız, bu diyara gelmişsiniz. E mübarekler! İslâm’ı konuşsanıza.” 

Bunu hisseden Müslüman münevverler, aydınlar bunları yapmaya çalışıyorlar. 

Burada birtakım kuruluşlar bazı toplantılar yapıyor. O toplantılara bazı kardeşlerimiz çağrılıyor, katılıyor. Bu işleri idrak edemeyen avâm-ı nâs hac ibadetini yapıp geçip giderken; gelenlerden içinden bu evsafta olanları tespit ettiklerini toplantıya çağırıyorlar. Suud hükümeti de böyle şeyleri kolaylaştırıyor. Hatta bazılarını kendisi davet ediyor; “Buyurun, haccı bizim misafirimiz olarak yapın, diyor. Bunlar Mina’da, Arafat’ta. Mekke-i Mükerreme’de, muhtelif yerlerde hac esnasında toplanıyorlar ve İslâm’ın, Müslümanların meselelerini müzakere ediyorlar: fiilen böyle şeyler oluyor.

Ben zaman zaman fıkıh kitaplarının yeniden yazılmasını temenni ederim. Mesela bir “Hac Kitabı” yazıldığı zaman öyle şeyler vurgulanmalı ki haccı yapacak olan insan; “İlk önce bunu yapmam lazım.” diye düşünmeli. 

“Hacca gidiyorsun kardeşim, orada bütün Müslümanlar toplanacak, alem-ı İslam'ın kalbi orada atacak. Dünyanın her yerinden kardeşler gelecek. Oradaki insanlarla tanış, kartlarını al, adreslerini al; onlara da ‘İslâm sizin memleketinizde nasıldır?’ diye sor, dertleş. ‘Benim memleketimde böyledir. Sana nasıl yardım edebilirim, sen bana nasıl yardım edebilirsin?” diye konuş. 

Kitaplarda; “Haccın en önemli, en mühim işlerinden birisi budur.” diye siyah, kocaman harflerle, aralıklı yazmak lazım. Döne döne yazmak lazım; evirip çevirip tekrar tekrar hacının karşısına getirmek lazım. 

Allah’ın Sembolleri

Mustafa İslamoğlu’nun Hac Risalesi (Düşün: 2014) ve Hac ve Umre Yazıları (Düşün:2013) adlı kitaplarından kısaltılarak alınmıştır.

Şeair, "Semboller'' demek. Kur' an bu kavramı Haccı ifade eden bir terkip olarak "Allah'ın sembolleri" (şe'âirillah) şeklinde kullanır. Bir yerde sembollerden söz ediliyorsa, orada durmak gerek. Çünkü hiçbir sembol, bizatihi kendisine atıf yapmaz. Her sembol kendi dışında bir hakikate atıftır ve sembolize ettiği bir değer vardır. Haccı anlamak isteyen, şu soruyu sormak zorundadır: Peki, hac Allah'ın sembollerindense, bu semboller neyi sembolize ederler?

Yani Allah bu sembollerle neyi anlatmıştır! 

Hac yolu, "hayat yolunu" sembolize eder…

Bu yolda İnsan et-kemik değil, Hacerülesved taş değil, zemzem su değil...  

Sembollerin sembolik değeri göz ardı edilirse, geriye ne kalır ki? Eğer sembolize ettiği şeyi görmezden gelirseniz bayrak "bir parça bez", vatan büyücek bir "gayrı menkul" olarak görülmez mi? 

Hac ve haccı oluşturan sembolik hareketler için Kur'an'da şeairullah ifadesi kullanılır. Anlamı "Allah'ın sembolleri" demektir. Kur'an diğer ibadetler için bu ifadeyi kullanmaz. 

Hz. Peygamber'in dilinde de hacla ilgili terimler, diğer ibadetlerden farklı olarak ifade edilmiştir. Mesela, hac ibadetinin tüm birimleri "menasik" terimiyle ifade edilir. Yine diğer ibadetlerin makbul olması" dilenirken, yalnız haccın "mebrur olması" dilenir. 

Bütün bunların da gösterdiği gibi, haccı diğer ibadetlerden ayıran temel bir nitelik vardır. O da sembolik yanının ağır basmış olmasıdır. Hac sembollerle donanmış müthiş bir ibadetler mecmuasıdır. Mali, bedeni, ferdi, içtimai, siyasi boyutları bünyesinde toplayan en kapsamlı ibadettir. 

Sembolik boyutuyla adeta ayı gösteren parmaktır hac. Eğer parmağın gösterdiği yere bakmaz da parmağa bakarsanız, elbette Kâbe'nin şahsında "taştan bir yapı", Hacerülesved’in şahsında "taş", Arafat'ın şahsında "çölde bir tepe", zemzemin şahsında "su" göreceksiniz. Bu durumda, -hâşâ- tavafı "dolapçı beygiri gibi dönmek, Safa ile Merve arasındaki sa'yi "uzun bir volta atmak", kurbanı "mal boğazlamak", hatta haccı "dinsel turizm" olarak nitelemek işten bile değildir.  

Sembolik İbadet

Ali Şeriati’nin Hac (Şura: 1991) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır..

Hac, diğer dinî veya dinî olmayan hüküm ve ameller arasında müstesna bir yere sahiptir.

Hac, "Müteşabih bir hüküm"dür..., Müteşabih ayet gibi...!

Kur'an'daki ayetler iki kısımdır: Muhkem ve Müteşabih. Muhkemler, tek boyutlu ayetlerdir. Açık, sabit manası olan sözlerdir. Müteşâbihler ise çok boyutlu ayetlerdir. Zihni değişik yollara sevk eden, birkaç mananın anlaşıldığı sözlerdir.

En zengin, en esaslı manalar, "müteşâbihât" kapsamında gizlidir. Her çağda ve her keşifle, bu ayetlerin sayısız batınlarından bir batın açılır; düşünce ve duyguların değişim ve gelişiminde, beyanın sırlarla dolu karmaşık dokusu içerisinde bu ayetler daha bir açılır, daha bir aydınlanır.

"Kur'an'ın sözü"nü sade bir mesaj yapan, bu Müteşabih ayetlerin çok renkli, yüzlerce kenarlı prizmasıdır. Mesajındaki sadelikten dolayı, onları, bir çöl bedevisi kolayca anlayacağı, kendisini ona muhatab göreceği gibi, medenî bir filozof da onun sanatsal mucizesi, manevî zenginliği ve fikrî kurgu derinliğinden hayrete düşer, bu filozofun araştırmacı düşüncesi ve anlam bulucu gönlü, onun sonuna erişemez, onu aşamaz!

Bu Müteşabih ayetlerdir ki bu kitabın ebedîliğini, etkinliğini, öğreticiliğini, sürekli tazeliğim; her şeyi çürüten, köhne yapan ve öldüren zaman sürecine ve de "kevn ve fesad", "ölüm ve hayat" yeri olan zemine karşı korumuş, teminat altına almıştır.

Benim gözümde, hükümler de ayetler gibi muhkem ve müteşâbih diye ikiye ayrılır. Cihad, bir "muhkem hüküm"dür. Hacc ise bir "müteşâbih hüküm"! Bu "müteşâbih hükm"ün anlaşılmasını zorlaştıran, onu beyan etmek için seçilen dilin, "remizli bir dil", bugünkü ıstılahıyla sembolik dil oluşudur. Bunun anlaşılmasını daha da zorlaştıran şey ise, bu "sembolik dil"in "lafız" değil", "hareket" oluşudur.!

Ve sessiz bir hareket!

"Remzî hareketler"le açıklanmış olan "müteşabih bir hüküm"!

Ve Haccı müteşabih kılan sadece "dil" değildir. Onun müteşabih içeriği vardır!

Niçin böyle?

Zira Hacc, içindekileri, bir çağda, bir neslin gözü önüne çıkarıp koyacak ve bir "kavrayış" ihtiyacı ve bir "duygu" gücü için sofraya getirecek kadar basit birşey değildir. O takdirde gelecek asırlar için tekrarlanan bir gelenek haline gelir ve gelecek nesiller için kalıpsal seronomilerden, abes ruhsuz, bomboş, kelâmsız, rolsüz, nakışsız, köhne, bitmiş ve tarihte kalmış bir şeyden ibaret olurdu!

Hac, genel bir bakışla insanın Allah'a doğru varlık seferidir; Ademoğullarının yaratılış felsefesinin sembolik gösterisi; bu felsefede ortaya konan şeyin nesnel tecessümüdür. Tek kelimeyle Hacc, "yaratılış tiyatrosu"dur. Bu gösterimin yönetmeni Allah, dili ise harekettir.

 

  • Asıl karakterler: Adem, İbrahim, Hacer ve İblis;

  • Sahneler: Harem ve Mescid-i Haram bölgesi, Sa'y, Arafat, Meş'ar, Mina.

  • Semboller: Ka'be, Safa, Merve, gündüz ve gece, gün batımı ve gün doğumu, put, kurban.

  • Elbise ve süs: İhram, tıraş ve taksir... Bu tiyatroda oyuncular kim?

Bu daha da şaşırtıcıdır.

Buluşma Zamanı

Şimdi, kapı çalma zamanı gelmiştir; vakit, kapı çalma vaktidir. Zilhicce'dir, Hacc ayı: Hürmet ayı. Bu ayda kılıçlar dinlenmeye çekilmiş, savaş atlarının kişnemesi, savaşçıların ve kılıç kuşanmış olanların naraları çölde sessizliğe gömülmüştür.

Savaş, kin ve korku, yerini barış, perestiş ve güvenliğe bırakmıştır. Halkın, Allah'la görüşme zamanıdır; Mevsim'inde gitmek gerek oraya. Allah'ın yatıma, insanlarla birlikte gitmek gerek. İbrahim'in yeryüzündeki çağrısını duymuyor musun?

Zaman, buluşma zamanıdır.  

Borçlan ödemek, keder ve sıkıntılardan kurtulmak, kahır ve kırgınlıkları atarak barış yapmak, hesapları kapatmak, diğerlerinden helallik dilemek, yaşamını, ilişkilerini, suretini, birikim ve kazanımlarını aklamak, evet bütün bunları, hemen burada ölecekmişsin, sanki bir daha dönmemecesine gidiyormuşsun gibi yapmak, son veda anının bir sembolü, insanî yazgının bir işareti, ebediyete kavuşmak için bütün her şeyi kesip atmanın bir göstergesi ve dolayısıyla: vasiyetin bir ifadesidir, yani ölümün işareti, ölüm için bir provadır. Ölüm ki bir gün seni zorla seçer...

Sen şimdi Haccet, sonsuzluğa yönel, Allah'la görüşmeye, Hesap Gününe, artık "amel edemeyeceğin" yere: mahkemeye; kulak, göz ve kalbini yargılayacakları, tek tek hesaba çekip sorgulayacakları mahkemeye.

O halde şimdi "dâr-i amel"de [amel yurdu] iken, kendini "dâri hesâb"a [hesap yurduna] yolculuk için hazırla. Ölüm için idman yap. Bir bakıma ölümü prova et. "Ölmeden önce öl."!

Haccet!

Hac mı?...

Hac, O'na dönüşün bir göstergesidir; O, mutlak ebediyettir, O, sonsuzdur. O'nun sınırı, ucu-bucağı yoktur.

"O'na" dönüş, mutlak kemâl, mutlak iyilik, mutlak güzellik, mutlak güç, ilim, değer ve hakikate doğru hareket etmek; yani Mutlak'a doğru hareket, mutlak kemâle doğru mutlak hareket, ebedî hareket demektir.  

İslam: "Allah'a doğru" gidiştir.

Allah senden uzak değildir ki ona kavuşasın. Allah senden daha yakındır.

Ve Allah, ulaşılabilmekten, ulaşılabilecek olandan uzaktır, münezzehtir.

Zaman "buluşma zamanı"dır: Haccet! Mîkât'a git, İnsan'ın büyük Dostuyla, yani seni insan yaratan Dostla randevun var.