Kur'an-ı Kerim'in Evrenselliği

Prof. Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayı:2 Güz 2006) yazdığı makaleden kısaltılarak alınmıştır. Başlıklar bize ait...

Tarihsellik ve Tarihüstülük Ayırımı

Kur’an’ın tarihselliği meselesini tarihsellik-evrensellik karşıtlığı ekseninde çözümlemek mümkün değildir. Çünkü burada söz konusu olan karşıtlık, tarihselci ve tarih-üstücü Kur’an tasavvurları arasındadır. Bu temel karşıtlık muvacehesinde denebilir ki Kur’an ya tüm beşerî durumları göz önünde bulunduran, dolayısıyla tüm insanlığa hitap eden tarih-üstü bir kitaptır veya tarih-üstü mesajları belli bir tarihte belli bir kitleye onların anlayacağı bir dil dizgesi içinde ve yine onların tecrübe dünyasına ait örneklerle aktaran tarihsel bir hitaptır.

Bizce bu konudaki temel ölçüt şudur: Tarihin tüm uğraklarında mevcut olan ve dolayısıyla her peygamberin mesajında ifadesini bulan temalar tarih-üstüdür. Bu temaların başında Allah’ın uluhiyet ve rububiyette mutlak birliği inancı gelir. Diğer bir tarih-üstü tema da ahiret ya da öte dünya inancıdır. Üçüncü tema ise ana- babaya iyi davranmak, fakir fukaraya yardım eli uzatmak, ahde vefa göstermek, insanlar arasında iyiliğin hâkim kötülüğün mahkûm olması için çalışmak, her koşulda adalet ve hakkaniyet sahibi olmak gibi erdemlerdir. Nitekim bu erdemler sadece Kur’an’da değil Musa’ya gönderilen vahiylerde, İsa’ya gönderilen İncil’de, Lokman ve diğer bilge insanların öğütlerinde, kısacası insanlık tarihinin her döneminde mevcuttur.

İşte bu kategorik ayırımdan hareketle denebilir ki Kur’an’da bahsi geçen zıhar kadim Arap toplumuna özgü yerel-tarihsel bir örftür; aile kurmak ve bu kurumu sevgi, saygı ve sadakat temelinde yaşatmak ise tarih-üstü bir değeri haizdir. Liân Araplara özgü yerel-tarihsel bir örftür, ahde vefa göstermek ise tarih-üstü değer içeren bir erdemdir. Haram aylarda savaşmamak Araplara özgü yerel-tarihsel bir örftür; barışın tesisi yolunda çaba sarf etmek ise tarih-üstü değer içeren bir erdemdir. Çocukların sütten kesilme süresinin iki yıl olması Araplara özgü yerel-tarihsel örftür; ana- babaya iyi davranmak ise tarih-üstü değeri haiz bir erdemdir. Nitekim bugün belki milyonlarca Müslüman Kur’an’da zikredilmiş olmasına rağmen zıhar ve liândan bihaberdir. Buna mukabil her Müslüman Allah’ın tapınılmaya layık tek gerçek tanrı olduğuna ve ahiretin gerçekliğine yürekten inanmak gerektiğini pekâlâ bilmektedir. Yine sayısız Müslüman bir dizi ayete mevzu teşkil eden iddetten bihaber olmasına karşın ana-babaya iyilik etmek, ahde vefa göstermek, adalet ve hakkaniyet sahibi olmak, yalan konuşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kibir ve kurum satmamak, gıybet etmemek gibi hasletlerin gerçek müminde mutlaka bulunması gerektiğini bilmektedir.

Bu bağlamda günümüzdeki Müslümanların Kur’an hitabına dolaylı muhatap olduklarını da belirtmek gerekir. Zira Kur’an’ın doğrudan muhatapları Hz. Peygamber devrindeki Araplardır. Bilindiği gibi Araplar dışındaki tüm Müslüman milletler İslam ve Kur’an’la muhtelif vesilelerle tanışmış ve bu tanışıklık kültürel mirasa konma denebilecek biçimde nesilden nesile intikal etmiştir. İslam coğrafyasındaki bu intikal sürecinde dünyaya gözünü açan hemen herkes Müslüman kimliğine hemen hiçbir emek sarf etmeden sahip olmuştur. Lakin bu şekilde ihraz ettiğimiz Müslüman kimlik, Kur’an’ı bizzat bize gönderilmiş bir kitap olarak okumayı, dolayısıyla Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemin tarihselliğine özgü birçok Arap örfünü sırf Kur’an’da zikri geçtiği için bugüne taşımayı gerektirmez. 

Kısaca, çağdaş dönemdeki Müslümanlar Kuran’daki hitabın değil mesajın muhatabıdır. Örneğin, 2/Bakara 143. ayette, “Sizin vasat [adaletli, dengeli] bir ümmet olmanızı sağladık” mealinde bir ifadeye yer verilmiştir. Bu ifadedeki “siz” zamirini kendimize hamletmemiz yanlıştır. Keza ümmet kelimesine “tüm dünya Müslümanları” şeklinde bir siyasal içerik yüklemek de yanlıştır. Zira söz konusu zamir sahabeye delalet etmektedir. Dolayısıyla “vasat”, yani adaletli, dengeli ve her türlü aşırılıktan uzak ümmet olma sıfatı da bize değil onlara aittir. Bu ayetten günümüz Müslümanlarının payına düşen ise sahabe neslinin sahip olduğu bu sıfata sahip olma yolunda çaba sarf etmektir. Diğer bir deyişle, bizim vazifemiz, Allah’ın sahabeye atfettiği fazilete sahip çıkmak değil, o faziletle anılmayı mucip bir yaşam sergilemektir.

Kur’an’ın mesajına muhatap olmaktan kastettiğimiz şey işte budur. Binaenaleyh çağdaş Müslümanların Kur’an’dan istifade şekli de bu minvalde olmalıdır. Sırası gelmişken şunu da kaydedelim ki Kur’an’da tarih-üstü bir mesaja atfen zikredilen tarihsel örnekleri evrenselleştirmek adına anlam ve yorum düzeyinde tahrif yapmak ve Kur’an’ın şanını yüceltme saikiyle bu tür yorumları meşru ve makul addetmek son derece yanlıştır. Bu hususu bir örnekle tavzih sadedinde denebilir ki Kur’an’da Allah’ın sınırsız kudreti ve eşsiz yaratma sanatı tarihsel ifade kalıpları içinde sunulur.

Mesela, 88/Gâşiye suresi 17. ayette müşriklere atfen, “Peki onlar deveye ibret nazarıyla bakıp da onun ne denli muhteşem bir yaratılışa sahip olduğunu görmezler mi?!” mealinde bir ifadeye yer verilmiştir. Bilindiği gibi deve, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Araplar için çok önemli bir hayvandır. O kadar ki Araplar deveyi en büyük yardımcıları olarak tanıyıp bilmiş ve gerektiğinde hayatlarını dahi onun isteklerine göre tanzim etmişlerdir. Hz. Ömer’in, Irak yöresinde kurulacak ordugâh merkezinin yerini tespit için vali Sa’d b. Ebî Vakkâs’a gönderdiği mektupta devenin hoşlanacağı bir mekânın tercih edilmesini istemesi bunun ilginç bir örneğidir. Öte yandan Arap dilinde devenin cinsi, yaşı, rengi ve diğer fiziksel özellikleriyle yürüyüş biçimi gibi karakteristiklerini ifade etmek için kullanılan kelimeler hacimli bir kitap oluşturacak kadar çoktur.

Şu halde mezkûr ayette Allah’ın sınırsız kudretine devenin yaratılış özellikleriyle dikkat çekilmiş olması, bu hayvanın Araplar nezdinde çok önemli bir yere sahip olmasındandır. Kuşkusuz, deve yaratılış özellikleri bakımından çok ilginçtir. Lakin fil veya balinanın yaratılış hususiyetleri de deveden daha az ilginç değildir. Hülasa, buradaki örnekleme vahyin nüzul vasatına tanıklık eden Arap toplumunun tecrübe dünyasına ait olması hasebiyle tamamen yerel ve tarihseldir. Ne var ki Muhammed Esed, Kur’an’daki her kelimenin mutlaka evrensel bir mesaj taşıması gerektiği inancından ötürü bu tarihsel örneği güya şöyle evrenselleştirmiştir:

İbil ismi ise, öncelikle, “develer” anlamına gelir ki tekil şekli olmayan ve sadece çoğul şekilde kullanılan bir bir cins isimdir [generic plural]. Ama bu isim, aynı zamanda “yağmur taşıyan bulutlar” için de kullanılmaktadır ki bu karşılık, yukarıdaki anlam örgüsü içinde daha tercihe şayan olan bir karşılıktır. Eğer bu terim “develer” anlamında kullanılmış olsaydı, yukarıdaki ayette ona yapılan atıf, sadece, Hz. Peygamber’in çağdaşı olan Araplara hitap etmiş olurdu. Çünkü dikkat çekici dayanıklılığı, çok çeşitli işlerde [binme, yük taşıma, süt ve et verme, yün kaynağı olma gibi] kullanılabilmesi ve çöl ortasında yaşayan insanlar için adeta vazgeçilmez bir değer taşıması gibi sebeplerden dolayı deve, Araplar arasında daima hayranlık ve bağlılık duyulan bir hayvan olmuştu. Ayrıca, “develer”in kastedilmiş olması, anlamı belirli bir çevrenin ve belirli bir zamanın insanları ile sınırlamış olacağından, burada hiç dikkate alınmamalıdır.

Esed’in bu izahatı Kur’an metnine şiddet uygulamakla eşdeğer bir yorum tahrifidir. Kaldı ki Kur’an’da öyle pasajlar var ki tahrif düzeyinde yorumlarla bile evrenselleştirilemeyecek kadar tarihseldir. İşte 6/En‘âm suresinden birkaç örnek:

Müşrikler sırf kendi akıllarınca şöyle derler: “İşte şu [deve, sığır, koyun gibi] hayvanlar ile tarlalardaki mahsuller dokunulmazdır. Dilediğimiz kimseler [yani kutsal mekânların hizmetçileri, putların bakıcıları ve Mekke’ye gelen ziyaretçiler] dışında hiç kimse bunlardan istifade edemez. İşte şu [Bahîre, Sâibe, Vesîle ve Hâm isimleriyle anılan] hayvanlara da binilmesi ve sırtlarına yük vurulması yasaktır!” [6/En‘âm, 138]

Yine onlar şöyle derler: “İşte şu hayvanların karınlarındaki yavruların etleri [canlı olarak doğdukları takdirde] sırf erkeklerimize helaldir, dolayısıyla kadınlarımıza haramdır. Eğer ölü olarak doğarlarsa hem erkeklere hem kadınlara helaldir.” [6/En‘âm, 139]

 

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin putperestlik âdetlerinden bahsedilmektedir. Ne var ki bu uygulamalar artık tarihe mal olmuştur. Dolayısıyla Allah’ın sınırsız kudretini müşrik Arap toplumunun idrakine deve örneğiyle sunan ayeti -sözüm ona- evrenselleştirmek adına tahrifle eşdeğer bir yorum üretmek yerine, “Bu ayeti farklı coğrafyalarda okuyan her Müslüman kendi çevresindeki başka bir varlığa ibret nazarıyla bakıp ‘Allâhu ekber demeli’ şeklinde bir mesaj verilmelidir. Kaldı ki çağdaş dönemdeki entelektüel insanların Allah’ın büyüklüğünü anlamak için kendilerinden başka bir varlığa bakmaları zaittir. İnsan özelinde Allah’ın yaratma sanatındaki muhteşemliği görmek için de anatomi atlasına göz atmak kâfidir.

Prof.Dr. Ömer Özsoy'un Kur'an ve Tarihsellik Yazıları (Otto: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Tarihsellik-Evrensellik Karşıtlığı Yoktur,

Tarihsellik-Tarih Üstülük Karşıtlığı Vardır

Kur’an’ın tarihselliğinin ne anlama geldiğinin anlaşılmasını zorlaştıran en önemli etkenlerden birisi de sorunun genellikle tarihsellik-evrensellik karşıtlığında ele alınmasıdır. Oysa, tartışma, Kur’an’ın hitabını algılama biçimleri arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Sorun, Kur'an’ın doğrudan doğruya ve yalnızca Hz. Peygamber ve onun çağdaşı olan belli bir ‘muhatap’ kitlesine yönelik ‘tarihsel bir hitap’ mı; yoksa, bütün müstakbel ve muhtemel ‘okur’ları da hesaba katan, buna bağlı olarak her okuyanı eşit derecede muhatap alan ‘tarih üstü bir metin’ mi olduğudur. Bu karşıtlık ekseninde Kur’an hitabının tarihselliğini kabul etmek, onun mesajının evrenselliğini yadsımayı gerektirmez; bu, yalnızca ve yalnızca Kur’ani söylemin doğasına ilişkin bir tespittir.

Kur’an’ın tarihsel bir hitap oluşu, aynı zamanda, Kur’an karşısındaki konumumuzu, sahabe, Mekkeli müşrikler, Medine ahalisi vb. muhatapların konumundan farklı kılmaktadır. Bu fark nedeniyledir ki, bizler onu anlamak için muayyen bir bilgisel arka plana ve bir yönteme ihtiyaç duyarken, Kur’an’ın muhatabı olan ilk nesil için böyle bir ihtiyaç söz konusu olmamıştır. Haddi zatında biz sonrakiler, Kur’an’ın nazil olduğu döneme ilişkin malumata, ilk nesille aramızdaki mesafeyi imkân ölçüsünde kapatmaktan başka bir şey için ihtiyaç duyuyor değiliz. Örneğin, nüzul ortamını yaşayan Hz. Peygamber’in çağdaşları, Feth suresinin, Hudeybiye antlaşması hakkında mı yoksa Mekke’nin fethi hakkında mı nazil olduğu veya Tevbe, 122. ayetin, yeni Müslüman olan kabilelerin topluca Medine’ye göçmek yerine dini öğrenmek üzere bir heyet göndermelerini mı yoksa Müslümanların topluca savaşa çıkmayıp, ilmi faaliyetin sürekliliğini teminen bir grubu geride bırakmalarını mı salık verdiği türünden bir soruyla hiç tanışmamışlardır. Bizler ise bu soruların cevabını metnin içinde bulamadığımız için, ilgili pasajların tarihsel bağlamlarını tespit edip, anlamı bu bağlam içerisinde çözmek zorundayız.

Şayet Kur’an tarih üstü bir metin olarak kurgulanmış olsaydı, bizim Kur’an karşısındaki konumumuzu ilk neslinkinden farklı kılan herhangi bir sebebe sahip olmazdık. Söylemlerin mantıksal sonuçlarını takip etmede mahir olanların gözünden kaçan, Kur’an hitabının tarihselliğini reddetmenin, ancak Kur’an’ı anlamak için onun tarihsel bağlamına gitme zorunluluğu olmadığını, anlamın metnin içinde gizli olduğunu iddia etmekle dönemin şartlarını göz önünde bulundurmuştur,” şeklinde başlayıp “ama... diye devam eden cümlelerin, bu tartışmanın hiçbir yerinde durmadığını belirtmekte yarar var. 

Kur’an’ın tarihselliği konusundaki kategorize edici yaklaşıma ilişkin kişisel yargım da farklı değil. Kur’an’ın bir kısmını tarihsel, bir kısmını tarih üstü kabul etmenin herhangi bir temele dayanıyor olamayacağını ve böyle bir yaklaşımın ‘Kur’an’ın tarihselliği’ tartışmasına bir açılım ve katkı getirme şansından yoksun olduğunu düşünüyorum. Düşmana karşı at beslemenin salık verilmesi (Enfal, 60) gibi fiilen tatbik alanını yitirmiş örnekler nedeniyle, Kur’an’ın bazı pasajlarını tarihsellikle nitelerken, aynı Kur’an’ın diğer bazı pasajlarının tarih üstü bir kurgu içerdiğini söyleyebilmek için nasıl bir ölçüt kullanıldığını tahmin etmekte zorlansam da, “at besleme” talimatının yerine “nükleer silahlanma” talimatını koymakta hiçbir sakınca görmeyebilen bu yaklaşımın ne denli derin bir modernizm taşıdığını teşhiste bir zorluk çekmiyorum. Dolayısıyla, soruşturmaya kaplanlardan bazılarının, Kur’an’ın, ‘tarihsel olan pasajlar’ ve 'evrensel olan pasajlar şeklinde kategorize edilmesine yönelik itirazlarına bir yönüyle katılıyorum. Zira, Kur’an’ın tamamında ya bütün insanlık durumları göz önünde bulundurulmuş ve bütün insanlığa hitap edilmiş ya da evrensel mesaj, belli bir tarihte, belli bir kitleye, onların anlayacağı dil ve şekilde verilmiş olabilir. Benim kanım, Kur’an’ın yalnızca bir kısmında değil, tamamında, hitap ettiği insanların, onların koşullarının, kültürlerinin vs. göz önünde bulundurulduğu; yani Kur’an’ın bütünüyle verili durumu baz alan ‘tarihsel’ bir ‘hitap’ olduğu yolundadır. Zaman ve mekân sınırı tanımayacak ilkelerin verildiği pasajları dahi, Kur’an’ın nüzul döneminin verili durumundan bağımsız ele alma şansımız olmadığını düşünüyorum.

Örneğin, ana-babaya iyi davranma tavsiyesinin sırf Araplar için geçerli olduğu elbette söylenemez; ancak, bu tavsiye geleneği baz aldığı, yani doğrudan doğruya Arapları muhatap aldığı açıktır: “...(bebeğin) taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer...” (46. Ahkaf, 15; aynca bkz. 31. Lokman, 14). Bu ayetin Arabi arka planını görmediğimiz takdirde, ayette, çocuğun emzirilmesi konusunda bir süre tayin edildiğini zannederek buradan bir hüküm çıkarmamız işten bile değildir. Nitekim, bu ayet üzerine ne gibi hükümler bina edildiğini görmek için herhangi bir Türkçe tefsire bakmak bile yeterli olacaktır. Bu itibarla, Kur’an’ın tarihselliği tartışmalarını, Kur’an’ın tarihselliği-evrenselliği ekseninde çözümlememiz mümkün değildir; gerçek karşıtlık, tarihselci ve tarih üstücü Kur’an tasavvurları arasında, buna bağlı olarak da tarihselci okuma ve anakronik okuma biçimleri arasında cereyan etmektedir.

Kur’an’ın tarihselliğini kabul etmenin, mutlak anlamda onun ahkamını geçersiz saymak anlamına gelmeyeceğine işaret eden bazı yazarların, öte yandan bütün kurguların Kur’an ahkamının müdafaasına teksif etmekle, ne söylemek istedikleri konusunda belirsizliğe yol açtıklarını düşünüyorum.

Kur’an metninin ait olduğu tarihle ilişkisine ve onun elimizdeki biçimini almasında tarihsel etkenlerin oynadığı role tanıklık etmesi bakımından 5. Ma’ide, 101. ayete çekmek istiyorum:

Ey İnananlar! Size açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kuı’an indirilirken onları sorarsanız, onlar size açıklanır...

Tam bu noktada belirtmekte yarar var ki, Kur’an’ın tarihselliği, Kur’an’ın çevre şartlan tarafından belirlendiğinin değil, bu şartlan göz önünde bulundurduğunun, dikkate aldığının ifadesidir. Kur’an’ın, nüzul döneminin verili durumu tarafından belirlendiğini söylemek, onu bütünüyle tarihin ürünü kılar; ki, böyle bir tezi Kur’an’ı Muhammed’in eseri olarak gören bir müsteşrikin dahi kabul etmesi makul karşılanamaz. Çünkü Kur’an’ın verili durumu bütünüyle meşrulaştırmadığı; tam aksine, onunla polemiğe girerek bir devrim gerçekleştirdiği tarihen sabittir. Kanımca, bu devrim, Kur’ani söylemin gerisinde, bütün tarihsel öğelerin ötesinde bir kurucu iradenin varlığına işaret etmektedir. Bu nedenle, bir Müslüman açısından, Kur’an, çok açık bir şekilde Allah'ın tarihe sözlü müdahalesidir. Bu müdahale esnasında, ne üzerine konuşacağı konusunda hikmetli davranmış, yani verili durumu hesaba katarak konuşmuştur. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah, gökten bir manifesto indirmek yerine, mesajı bir beşerin ağzından, onun aracılığıyla, konjonktür üzerinden vermeyi irade etmiştir. Şayet vahiy tarihine ilişkin bu tasavvur gerçeğe tekabül ediyorsa, doğrudan doğruya karşısındaki canlı ‘muhatap’lara hitap eden bir ‘söz’ü, müstakbel ‘okur’larını da hesaba katarak kurgulanmış bir ‘metin’ gibi okuma hakkımız olmasa gerektir.

Dücane Cündioğlu'nun Anlamın Tarihi (Kapı:2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Dil ve Bağlam

Bir metni anlaşılır kılmak, her şeyden evvel o metnin muhataplarına ortak bir dille ve ortak bir bağlam içerisinde seslenmekle mümkün olabildiğine göre, elimizde dilsel bir metni anlamayı mümkün kılan iki esaslı unsur var demektir: “Dil ve Bağlam”

Kur’an’ın ‘alemşümul’ ve ‘çağlar üstü’ (evrensel) oluşu, onun diline ve bağlamına taalluk etmez. Diliyle alakası yoktur; zira dili Arapçadır. Dillerden bir dille ifade edilen bir sözün, yani Arapça bir metnin “dil düzeyinde” evrensel olduğu, aklı başında kimse tarafından iddia edilemez.

Peki bu takdirde, Kur’an’ın evrenselliğinden, çağlarüstü oluşundan nasıl söz edebileceğiz? Yani Kur’an-ı Kerim, dili ve bağlamı itibariyle belli bir zaman ve mekânla kayıtlı ise, hangi özelliği itibariyle evrenseldir?

Kur’an, insanlığa getirdiği mesaj itibariyle, Allah Teala’nın verdiği hükümler, emir ve yasaklar, yaptığı uyarılar, öğüt ve tavsiyeler itibariyle evrenseldir. Evet, Kur’an’ın mesajı alemşümul bir mesajdır, tüm insanlar ve tüm zamanlar için geçerlidir.

Kuran, içerdiği mesaj ve hükümler itibariyle tüm insanlık ve tüm zamanlar için rahmettir, şifadır, yol göstericidir. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır. Çünkü Kur’an alemlerin rabbi olan Allah’ın Kelamı’dır.

Ne var ki Kur’an’ın mesajının ve hükümlerinin her zaman ve herkes için geçerli olması başka bir şeydir, bu mesaj ve hükümlerin içerisinde yer aldığı Kitabın, tarihin belli bir döneminde, belli bir coğrafya ve belli bir toplum içerisinde nazil olması başka bir şeydir. Peygamber efendimizin nesep itibariyle Arap kavminden olması, nasıl ki onun “Tüm İnsanların Peygamberi” olmasına mani değilse, Kur’an’ın bu özellikleri de onun tüm insanlara ve tüm zamanlara seslenmesine mani değildir.

Fakat bu durum, Kur’an’ın anlaşılması meselesinde dilin ve bağlamın bilinmesine olan ihtiyacı göz ardı etmeyi gerektirmez. Bilakis Allah Teala’nın hükümlerini, kullarından neleri yapıp neleri yapmamalarını istediğini bilmek, dili ve bağlamı bilmeye bağlıdır. Dil ve bağlam yardımıyla metinde söylenenler anlaşılamadığı takdirde, metnin ne söylemek istediği de anlaşılamaz. Kur’an’ın alemşümul karakteri, ancak onun ne dediğinin ve ne demek istediğinin doğru olarak kavranmasıyla tezahür eder. 

Prof. Dr.Mevlüt Erten'in Nas-Yorum İlişkisi (Ankara Okulu: 2013) kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an Nassının Evrenselliği Meselesi

Evrensellik Kur’an’ın genel mesajının evrenselliği, düşünce ve inanç yapısında tezahür eden bir evrenselliktir. Tevhid, yani birlik itirafı, dinsel şehadet anlamı ifade eder: “Allah'tan başka Tanrı yoktur.” Ama Allah öyle bir Tanrı’dır ki, hükmü sadece Müslümanlar üzerinde sınırlı değildir. Bu ad, ilahi vahyin mevcudiyetinin (her yerde hazır bulunmasının) bir sembolüdür.  Bu anlamda Kur’an; herkese hitap etmesi, sosyal alanda ortaya çıkan sorunlara çözümler sunması ve fiili olarak insanları amele yönlendirebilmesi cihetiyle evrenseldir. 

Ne var ki, maalesef İslami gelenekte Kur’an nassının evrenselliği bilhassa Hicri II. ve III. asırda fakihlerce özellikle Kur’an’ın normatif yapısı ile ilgili biçilen kimlik bağlamında değerlendirilmektedir. Bu anlayış hala devam etmektedir. Bu anlayışa göre:

Vahyin nüzulüne sebep teşkil eden şartlar bir defa nihai manada yaşanmış ve bitmiştir ve bu şartlar, nassa ilkesel ve biçimsel manada nihai şeklini vermiştir. Artık orada sadece hükümler vardır. Sonraki muhataplar, şartlar ne olursa olsun, sabitleşmiş bu hükümlere muhataptırlar.

Bu yaklaşımım anlamı, hükümler literal olarak evrensel ve ebedidir o halde şartlara bağlı olarak izah etmeye gerek yoktur. Bu anlayış, Kur'an naslarının indiği şartlan göz önüne almadan, onun tıpkı ilk muhataplara hitap ettiği gibi, bütün nesillere ve toplumlara dolayısıyla da bize de doğrudan hitap ediyor olmasını öngörmektedir. Bunun biraz daha ileri götürdüğümüzde diyebiliriz ki bu anlayışa göre Allah'ın Kur'an’daki sözleri, onun tarihe söylediği son sözlerdir. Kur’an mevcut içeriğiyle insanlığın gelişiminin son noktası gözetilerek muhtemel tüm gelişmeler ve değişimler önceden kurgulanmıştır. Dolayısıyla, Kur'an'ın lafzı delaleti ebediyen kâfi ve şafi evrenseldir. Kur’an nassı ile mevcut durum arasında bir farklılık söz konusu ise, yapılması gereken, Kur'an a dönmek; yani günümüz şartlarını Kur'an hükümlerinin uygulanabileceği bir yapıya dönüştürmektir.  Bunun anlamı ise Kur'an'ı gündelik zaruretler düzeyinde anlamaktır. Bu ise öldürücü bir yaklaşımdır.

“Kur’an'da hiçbir şey cevapsız bırakılmamıştır!" şeklindeki sübjektif iddiadan hareketle Kur’an'ı evrensel okuma hevesi bilhassa çağdaş Müslümanlarda; “evet Kur’an tarihseldir, ancak genel ilkeler vermiştir." şeklinde tezahür ederek savunmacı bir şekil almıştır. Bu meyanda, Kur’an’ın bir genel prensipler kitabı olduğu, onun gerçek vazifesinin, İslam nizamının fikri ve ahlaki esaslarını açıkça ortaya koyarak, akli deliller getirerek, hissi teşviklerde bulunarak bu ilkeleri insanlar arasında yaymak olduğu ifade edilir. Hatta Kur’an’da sadece tek bir olaya, tek bir yer ve zamana delalet eden hiçbir ayetin bulunmadığı, tersine her bir ayetin evrensel ve ebedi bir muhtevaya sahip olduğu söylenir.

Evet Kur’an genel prensipler vermiştir. Bunların belli başlı olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

  1. Eşyada asıl olan ibahadır (Bakara 2/29; Nahl 16/64; Hacc 22/65: Lokman 31/20.)

  2. Şura prensibi (Ali İmran 3/159; Şura 42/38.)

  3. Adaletin ikamesi (Şura 42/15; Maide 5/8; Enam 6/152.)

  4. Suç-ceza dengesi (Yunus 10/27: Şura 42/40.)

  5. Haksız kazancın haramlığı (Bakara 2/188; Âli İmran 3/130; Nisa 4/2, 29.)

  6. Hayırda yardımlaşma (Bakara 2/188; Maide 5/2.)

  7. Sözleşmelere riayet (Maide 5/1.)

  8. Güçlüğün kaldırılması (Maide 5/6: Hacc 22/78 vd.)

  9. Zururetin haram olan şeyleri mübah kılması (Bakara 2/173; Maide 5/3; Enam 6/145.)

 

Ancak bu genel ilkeler fazla bir yekûn tutmaz. Bilakis Kur’an genelde belli ve somut tarihî meselelere çözümler getirmekte, kararlar vermektedir. Ancak bununla beraber ya açık olarak ya da imalı bir şekilde bu çözümlerin ve kararların arkasındaki sebepleri de sunmaktadır. İşte genel prensipler ancak bu sebeplerden çıkarılabilir. 

Evet tüm bu Kur’an naslarını literal-parçacı anlamda evrensel okuma anlayışı gelenekteki Allah imajından kaynaklanmaktadır. Bu imajı Kelam ilmi özellikle de Eş’ariler yaratmıştır. Bu anlayış sahipleri; Allah'ın bütün insanlığın sorunlarını göz önünde tutarak, muhtemel tüm değişim ve gelişmeleri hesap ederek nas göndermiş olmamasını “Allahlığına” yakıştırmazlar ve bunu bilgisel bir eksiklik olarak görürler.  Kısacası bu anlayışın temelinde “tenzih” prensibinin bağlayıcılığı yatmaktadır.

Hiç şüphe yoktur ki, Allah’ın ilmi geçmişi, geleceği, gizliyi, açığı, olmuşu olacağı her şeyi ihata eder. Kimsenin bunda bir şüphesi olamaz. Ancak Allah’ı tıpkı birkaç günlük veya birkaç yıllık program hazırlayan bir beşer gibi görüp insanlığın ömrünün sonuna kadar bir program hazırlamış ve insanları bu programa göre yaşamalarını dikte eden bir programcıya benzetmek Allah’a ve onun gönderdiği mesajın ruhuna en büyük iftiradır. Aslında bu yanılgının temelinde, Allah'ın insanlığın tüm sorunlarını göz önünde tutarak nas göndermiş olduğunun kabulü yatmaktadır. Halbuki Kur’an bir hidayet rehberidir. Yukarıda ifade edildiği gibi, ideal değer alanları ihtiva eder. Bu değer alanlarının tüm üyelerini de içermesi beklenemez. İnsan, Kur’an’ın verdiği ideal değer alanları peşinde koşarak, gayret sarf ederek hayatını düzenlemelidir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an 1400 sene önce belli bir ortamda, belli bir zaman ve mekânda Allah’ın tarihe müdahalesi ile gerçekleşen bir hitaptır. Hitap ise evrensel olamaz, ancak evrensellik iddiası olabilir. Dolayısıyla Kur’an’ın literal formunda evrensellik arayamayız. Ancak, bu literal formun arkasındaki sebeplerden genel geçer evrensel ilkeleri tespit edip çıkararak Kur’anî nasları evrenselleştirebiliriz.

Prof. Dr.Mehmet Paçacı'nın Kur'an ve Ben Ne Kadar Tarihseliz (Anakara Okulu: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Kur’an’ın Tarihselliği-Evrenselliği

Kur’an’da ahlaki tümel ilkeler, belli bir mekân ve zaman içerisinde tikel durumlara uygulanmıştır. Bu tikel, tarihsel durumlara da sebeb-i nüzul diyoruz. Burada tarihsel hüküm vardır, ancak onun arkasında evrensel, tümel bir ahlaki dinî ilke bulunmaktadır. Bir anlamda tarihsel durumlara uygulanan hükümler, Kur’an'da kabul edilen evrensel, tümel ahlaki ilkelerin tikel tarihsel durumlar zemininde tezahürleridir. Bu çerçevede Kur’an’da bulduğumuz hükümler tarihsel hükümlerdir. Bu anlamda Kur’an tarihseldir. Ancak onların arkasında onların belli -ya da Kur’ani- bir şekilde tezahür etmelerinin sebebi olan Kur’an’ın evrensel ilkeleri bulunmaktadır. Bu anlamda ise Kur’an evrenseldir.