Kur’an’ın İndiği Dönemin

Tarihi ve Kültürel Arka Planı

Coğrafya
Kurak bir iklime sahip olan Arap Yarımadası’nın orta kesimi çöllerle kaplıdır. Buna karşılık, yarımadanın kuzey ve güney bölgeleri tarıma elverişli bir iklime sahiptir[i].

 

Tarihi Arkaplan
Batı Roma İmparatorluğu barbarlara teslim olmuş, başkenti Konstantinapol (İstanbul) olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ise onların hışmından kurtulmuştu. Doğuda Bizans’ın ciddi bir rakibi vardı: Sasanilerin Pers İmparatorluğu. Bu İmparatorluk, batıda Irak ve Mezopotamya’dan, bugünkü İran ve Afganistan’ın doğu sınırlarına kadar uzanıyordu. İmparatorluğun başkenti ise sonraları kurulacak olan Bağdat’ın 20 km. kadar güneydoğusunda bulunan Medain’di. 6. yüzyılın sonları ile 7. yüzyılın başlarında Ortadoğu tarihine bu iki muazzam güç arasındaki mücadele hâkim oldu[ii].

Güney Arabistan’da bin yıldır, kısmen ticaret kısmen de düzenli sulamaya dayalı olarak büyük bir medeniyet var olmuştu. Ma’rib barajının yıkılması olarak da adlandırılan sulama sisteminin çökmesi 451-542 arasında meydana gelmiştir.

 

Güney Arabistan tarım zenginliğinin yanı sıra Hindistan ve Afrika’dan gelen malların ticaretiyle de büyük gelir elde ediliyordu. Bu özellikleri dolayısıyla Yemen İranlıların ve Romalıların elde tutmak için mücadele ettikleri, bu yüzden de sürekli olarak el değiştiren bir kara parçası oldu. Kuzey Arabistan’daki Araplar da gelişmiş bir topluluktu. Perslere karşı Roma’nın müttefiki olmuş ve Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi[iii].

 

521 yılında Habeşistan’daki (Etyopya) Hıristiyan devleti, güneybatı Arabistan’daki Yemen’in verimli topraklarını işgal etti. Bu işgal, aralarında teolojik farklar olmasına rağmen Hıristiyan olan Bizans’ın tam desteğini aldı. Yemen 575 yılına kadar Habeşlerin hakimiyeti altında kaldı. Bu tarihten sonra Habeşliler, Perslerin denizden yaptıkları bir seferle Yemen’den sürüldüler[iv].

 

Göçebe Hayat
Göçebeler için çölde hayatın esası develerin otlatılması ve üretilmesidir. Koyun ve keçi de yetiştirilmekteydi ancak bunlar kuyuların bulunduğu çöl kenarlarında kalmak zorundaydılar. Oysa deve göçebesi, yılın belirli mevsimlerinde, kuyuların olmadığı kum çöllerine gidebilmekteydi. Arabistan’da yağış düzensizdi, göçebeler mevsimine göre gidecekleri yeri değiştirmek zorundaydılar. Besin kaynakları üzerindeki sürekli nüfus bakısı nedeniyle, rakiplere karşı varlığı koruma mücadelesi bitmek tükenmek bilmiyordu. İnsanlar, düşmanlara karşı birbirini savunma ve tabiata karşı yardımlaşma amacıyla kan bağı üzerine kurulu gruplar halinde bir araya gelmişlerdi[v].

 

Çölde yaşamak çok zordu. Dayanışma içerisinde olmak gerekiyordu. Dayanışma ruhunu besleyen etkenlerden biri de sürekli düşman kabilelerin varlığıydı. Bu dayanışma ruhu da kabilecilik olarak vücut buluyordu. Her kabile, dışarıdan gelen hücumlara karşı emniyet içerisinde olmak için daha fazla dayanışma içinde olmak zorundaydı. Çölde hayatı sürdürebilmek için dayanışma ne kadar zorunluysa, kan davası da o derece yerine getirilmesi gereken bir ilke olarak kabul edilmişti[vi]. 

 

Mekke
Hz. Peygamber’in de mensubu olduğu Kureyş Kabilesi’ni Mekke’de hatta bölgede önemli bir güç haline getiren kişi, Hz. Peygamber’in beşinci nesilden dedesi Kusay b.Kilab olmuştur. Kusay, o zaman farklı yerlerde bulunan putları hac ziyaretinin kutsallığını artırmak için Kâbe’de topladı. Ayrıca Kureyş’e ait işleri görüşmek üzere yaşlılardan oluşan ve “Daru’n Nedve” olarak bilinen bir meclis oluşturdu. Savaşılacak ayların ilanı, savaşın yasak olduğu haram ayların tespiti, ticaret kervanlarının gönderilmesi gibi önemli kararlar burada alınırdı.

 

Kusay’ın torunlarından Haşim, Suriye’ye giderek Kureyş kervanlarının güvenliğini sağlamak amacıyla Bizans’la bir anlaşma yaptı. Aynı amaçla Haşim’in izinden giden kardeşleri de Habeşistan, Yemen ve İran’da Perslerle benzer anlaşmalar yaptılar. Böylece Kureyş hem yazın, hem de kışın kesintisiz olarak ve güvenlik içinde bu bölgelere kervanlar çıkarmaya başladı. Yaz kervanları Suriye ve Filistin’e; kış kervanları ise Yemen’e ve Habeşistan’ a kadar uzanıyordu. Bu girişimler Mekke’ye büyük gelir sağladı, Kureyş’in zenginlik ve refahı arttı. VII. yüzyıla gelindiğinde Kureyş’in ileri gelenleri zengin tacirler haline gelmişlerdi[vii]. Haşim Peygamberimizin dedesi olan Abdülmuttalib’in babasıydı. Hz. Muhammed’in babası olan Abdullah, Abdulmuttalib’in onuncu oğludur.

 

Haram aylarda savaşlar durur, ticari hayat canlanırdı. Bu zaman süresince hac yapılır, Ukaz panayırı kurulur, herkes ticaret ve sanat ile uğraşır; şairler ve hatipler bu ortamda edebi hünerlerini sergilerdi[viii].  Haram aylarda üç ay boyunca Mekke civarında üç fuar organize ediliyordu. Bunlar Ukaz, Mecenne ve Mina fuarlarıydı. Panayır da diyebileceğimiz fuarlarda tarımla uğraşanlar yıllık ürünlerini halka sunarlar, tüccarlar ise ithal ve ihraç ürün ve malları ile alıcının karşısına çıkarlardı. Diğer taraftan hac günlerine denk gelmesi dolayısıyla fuarlarda büyük bir kalabalık oluşurdu. Bu durumdan aslan payını alanlar ise Mekkelilerdi[ix]. 

 

Mekke, bir ticaret merkezi idi. Çorak toprağından, kuru ve sıcak ikliminden dolayı zengin bir ziraat olmamasına rağmen iki imtiyazla donatılmıştı: ilk olarak Baharat Yollarının kesiştiği kavşakta kurulmuştu. İkinci olarak bütün Arapların saygı gösterdiği mabed olan Kabe’ye sahipti. Bu iki imtiyaza Mekkeli iş adamlarının kabiliyeti eklenince, Mekke tam bir ticaret merkezi haline geliyordu. Ama Kur’an’ın iniş arefesinde Mekke sadece bir ticaret merkezi değil, aynı zamanda bir finans merkeziydi. Mekkeli bankerler, ticaretten elde ettikleri serveti faizle kullandırıyorlardı. Tefecilik Mekke’de yürürlükte olan doğal bir iş halindeydi. Bundan dolayı Watt, haklı olarak, “Kur’an çöl atmosferinde ortaya çıkmadı, o yüksek bir finans atmosferinde zuhur etti” demektedir. Kur’an daha sonra her türlü faizi kesin olarak yasaklayacaktır[x]. 

 

Altıncı asır Arabistan’ında yaşayan Araplar çoğunlukla okuma yazma bilmiyorlardı. Arabistan’da en çok tutulan, yaygın olan ve halk tarafından benimsenen şey edebiyattı, güzel ve etkili söz söylemekti. Bu alanda şairler başı çekiyordu. Belagat ve edebiyat Arapların en güzel eğlencesi, gurur vesilesi ve güçlü bir yarışma aracıydı. Her sene kurulan ve bütün Arap Yarımadasına hitap eden Ukaz Panayırında çok çekişmeli ve heyecanlı geçen şiir yarışmaları düzenlenirdi. Bu yarışmalara katılan şiirler arasından dereceye giren yedi şiir, altın suyuyla yazılarak Kabe’nin duvarına asılırdı[xi].

 

İslam dini yaygın olarak çöl hayatı ile irtibatlandırılır. Bu düşüncede gerçeklik payı olmakla birlikte, iyi açıklanmadıkça yanıltıcıdır. İslam daima, birinci planda ve çoğunlukla şehirlilerin dini olagelmiştir. İslam’ın ilk beşiği, o dönemin ileri derecede müreffeh bir ticaret merkezi olan Mekke idi; ikinci yurdu ise, yine bir miktar ticaretin de olduğu, zengin bir vaha olan Medine idi. Keza hem Mekke, hem de Medine, çevredeki göçebelerle yakın ilişki içerisindeydiler. 6.yüzyılın sonlarına doğru, Mekke’nin büyük tacirleri, Arabistan’ın batı sahillerindeki (Akdeniz’e kadar olan) ticaretin denetimini tümüyle ele geçirmişlerdi ama göçebe hayatını bırakmalarının üzerinden ancak birkaç kuşak geçmişti. Mekke halkı, pek çok bakımdan hala göçebe bakış açısını muhafaza ediyordu[xii]. 

 

Grubun himayesinde olmak yalnızca Arap çöllerindeki hayatın değil, Mekke ve bir vaha yerleşim bölgesi olan Medine gibi şehirlerin de temel özelliklerinden birisiydi. Kişi, aynı kabileden ya da güçlü ve öç alması kesin olan bir gruba mensup bir başka kişiyi öldürmekten kaçınıyordu. Bu sistemin ve sonuçlarının anlaşılması Hz. Muhammed’in peygamberliğindeki birçok olayın doğru kavranması için gereklidir. Hz. Muhammed (sav), Mekke’de kendisine karşı yürütülen muhalefete rağmen görevini sürdürebiliyordu çünkü Haşim boyu, üyelerinin çoğu onun getirdiği yeni dini onaylamasa da, ona karşı verilebilecek herhangi bir zararın öcünü almakla yükümlüydü[xiii].  

Mekke, bilinen ve anlaşılan anlamda bir devlet organizasyonuna sahip değildi[xiv]. Bağımsız, kendi başına hareket eden bir sultan yoktu. İslam’ın arefesinde Mekke, kendileri tarafınan yönetilen on kişilik bir konseye sahipti[xv]. 

 

Medine
Batı Arabistan’da tarım yapılan birkaç vaha vardı. Bunların başında önceleri Yesrib olarak bilinen Medine geliyordu. Başlıca ürün Hurma idi; ancak tahıl da yetiştiriliyordu.[xvi].   

Medine, kabileler arasındaki derin bölünme ve bunun getirdiği problemlerle boğuşarak yaşıyordu. Medine halkı, Mekke halkı gibi homojen bir halk değildi, karışıktı. Yahudilerin ve Hıristiyanların yanında şehrin başlıca kabileleri Evs ve Hazrec, Medine (Yesrib) halkını oluşturuyordu. Bu iki Arap kabilesi arasında bitmek tükenmek bilmeyen rekabet ve düşmanlık şehirdeki savaşın ana sebebiydi. Birlik orada büyük bir eksiklikti ve gönülden arzu ediliyordu. Geçimde tarım önemli bir yer tutuyordu. Medineliler, Mekkelilerden daha fazla toprağa bağlıydılar[xvii].

 

Dini Arkaplan

Cahiliyye döneminde Araplar dinler hakkında pek geniş bir bilgiye sahip olmayabilirler. Araplar arasında yaygın olan rivayete göre, Arabistan'ın eski dini Hz. İbrahim'in diniydi. Bazı bölgelerde şirki reddeden, put ve tanrıları tekzip eden ve tek Allah'a inanan bazı kişi ve gruplar var­dı. Hz. Peygamber (a.s.)'in doğuşundan kısa bir süre önce Mekkeli Arap ve diğer bazı kimselerin Hanifler olarak bilindikleri tarih kitap­larında yazılıdır. Bunlar Allah'ın tek oluşuna inanan kişilerdi ve müşriklerin putperestliğinden nefret ederlerdi.

 

Müşrik Araplar her ne kadar müşrik ve putperest ise de büyük ve üs­tün bir Tanrı kavramını biliyorlardı. Araplar, gök ve yeryüzünün sahibinin Allah olduğunu teslim ediyorlardı. Gece ile gündüzü bu tanrının yaptığını, güneş ile ayı bu tanrının doğdurup batırdığını sanıyorlardı. Bu işlerden hiçbirinin Lât, Uzza, Hübel veya başka bir tanrı tarafından yapılmadığına inanıyorlardı.

 

Kur'ân-ı Kerim, Arapların dini inançlarının esasının ne olduğunu çe­şitli yerlerde belirtmiştir:

"Onlara, 'kendilerini kimin yarattığını sorsan, 'Allah' derler." (Âyet; 87)

 

"Eğer onlara; 'Gökleri ve yeri yaratan kimdir, güneş ve ayı musah­har kılan kimdir?' diye sorsan, 'Allah'tır' derler... Eğer onlara, 'Gökten suyu indirip onunla ölümünden sonra yeri canlandıran kimdir?' diye sor­san, 'Elbette Allah'tır' derler." (Âyet; 61)

 

"Habibim de ki, 'Eğer biliyorsanız söyleyin, yeryüzü ve onda olanlar kimindir?', 'Allah'ındır' diyecekler. Sen de ki 'O halde, düşünüp ibret al­maz misiniz?' De ki: Yedi göğün ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?' 'Al­lah'ındır' diyecekler. De ki, 'Her şeyin mülkü tasarrufu kimin elindedir? O korur, kendisi ise korunmaya muhtaç değildir.' (Yine): 'Allah'ındır' di­yecekler..." (Ayetler; 84-89)

 

"De ki, 'Gökten ve yerden size rızık veren kimdir?' O, kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkaran kim­dir? Bütün işleri tedbir (ve idare) eden kimdir?' Onlar, 'Allah'tır' derler. (Yunus; 31)

 

Arap Peygamberleri
Çeşitli Arap topluluklarına, içine düştükleri putperestlikten ve batıl inançlardan kurtarmak için kendi içlerinden peygamberler gönderildiğini biliyoruz. Hz. Hud, Kur’an’da bahsi geçen Arap peygamberlerinden ilkidir ve Ad kavmini uyarmakla görevlendirilmiştir. 
Daha sonra Hz. İbrahim ve Hz. İsmail devri başladı. Bu iki peygamber, Hz. Mu­hammed (a.s.)'den yaklaşık 2500 yıl önce yaşadılar.[xviii]

 

Hz. Salih, bugün Medayin-i Salih denilen Şam ile Hicaz arasında yaşamış olan Semud kavmini uyarmak için gönderildi. MÖ sekizinci yüzyıla ait Asur yazıtlarında bu topluluğun adına rastlanmaktadır.

 

Tebük ile Kızıldeniz arasında Akabe Körfezi’ne kadar uzanan Medyen adında ki bölgede yaşamış Eyke (sık ormanlık bölge) halkını da Hz. Şuayb aydınlatmıştı[xix].

 

Yahudilik ve Hıristiyanlık
Yahudilik, Orta Arabistan’a dışarıdan gelmiş ve etkili olmuş bir dindi. Buradaki Yahudi varlığı Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin Romalılar tarafından ikinci kez yıkıldığı, MÖ 70’lere kadar götürülebilmektedir. İstiladan kaçabilen Yahudiler, getirdikleri bilgi ve becerilerle Arapları etkilemişlerdi.

 

Medine ve diğer yörelerdeki tarımsal gelişmede Yahudiler önemli bir rol oynamaktaydılar. Yahudi yerleşiminden belirli bir süre sonra, bir kısım Araplar Medine vahasına yerleşmişler ve siyasi açıdan buraya hakim olmuşlardı. Teyme, Fedek, Vadi el-Kura ve Hayber gibi diğer vahaların sakinleri ise hakim unsur olarak Yahudilerdi. Bunlar Arapların sosyal yapı ve adetlerini benimsemişlerdi, sadece dinleri farklıydı. Bazıları Yahudiliği benimseyen Arap grupları olabilir[xx].    

 

Hıristiyanlık ise kendi içinde baş gösteren mezhep çekişmelerinin bir sonucu olarak Arabistan’a girdi. 431’deki Efes Konsülü’nde aforoz edilenler Irak’a doğru kaçmış, bunların bir kısmı da Suriye-Hicaz arasındaki çöllere ulaşmışlardır. Roma’nın Kuzey Arabistan’daki müttefikleri Salihiler ile daha sonra Gassaniler Hıristiyanlığı büyük ölçüde benimsediler[xxi].

 

Diğer Dinler[xxii]
Hz. Muhammed (a.s.) peygamberlik görevine başlamadan önce şirk ve putperestlik Arabistan’da yaygın durumdaydı. Arap putperestliğinin merkezi Mekke kabul ediliyordu. Diğer şehirler kendi putundan bir tane de Mekke’de bulunduruyor, kutsal şehir ziyaret edildiğinde put da kutsanıyordu. Mekkeliler bu putlara arpa, buğday, süt gibi adaklar sunuyorlardı. Putlara hayvan kurban etmek de bir adet haline gelmişti.[xxiii]. Sahih-i Buhari'nin rivayetine göre Vedd, Suvâ, Yeğûs, Ye'ûk ve Nesr, hepsi eskiden ermiş kişilerdi, fakat sonradan birer tanrı haline getirilmiş ve putları dikilmişti. Benzeri rivayet­ler Lât, Menat ve Uzza hakkında da vardır.

 

Eski çağlarda Sabiî adı verilen iki grup vardı. Birincisi, Hz. Yahya (a.s.)'ya tabi olanlar ki Yukarı Irak (eski El-Cezîre bölgesi)'ta hayli kala­balık bir grup oluşturuyorlardı. Bunlar Hz. Yahya'yı taklid ederek "takdis" ananesini sürdürüyorlardı. İkincisi, yıldıza tapanlar ki dinlerinin Hz. Şît (a.s.) ile Hz. İdrîs (a.s.)'den kaynaklandığını iddia ederlerdi, inançlarına göre, evrendeki bütün doğa olayları üzerinde yıldızlar ve yıldızlar üzerin­de de melekler hâkim idi. Bu grubun merkezi Harran olup, mensupları bütün Irak'a dağılmış vaziyette idiler. İkinci grup, felsefe, bilim ve tip alan­larında hayli başarılı çalışmalar yapmıştır.

 

Mecûsîler, peygamber olduğu sanılan Zerdüşt'e inanıyorlardı. Aydınlık için ayrı, karanlık için de ayrı tanrıların bulunduğuna inanan İranlı ateşperestler kendilerinin, Zerdüşt'e tâbi olduklarını söylerlerdi. Fa­kat din ve ahlâkları son derece bozulmuştu.

 

 

Dipnotlar

[i] Kur’an’a Giriş, 19-20

[ii] Kur’an’a Giriş, Watt, 15

[iii] Kur’an’a Giriş, 19-20

[iv] Kur’an’a Giriş, 15-17

[v] Kur’an’a Giriş, Watt, 19

[vi] Kur’an ve Mekke, 107-115

[vii] Kur’an’a Giriş, 22-23

[viii] Kur’an’a Giriş, 22

[ix] Kur’an ve Mekke, 84

[x] Kur’an ve Mekke, 78-81

[xi] Hayatımızdaki Kur’an, 22

[xii] Kur’an’a Giriş, Watt, 17-18

[xiii] Kur’an’a Giriş, Watt, 21-22

[xiv] Kur’an ve Mekke, 81

[xv] Kur’an ve Mekke, 97

[xvi] Kur’an’a Giriş, Watt, 19

[xvii] Kur’an ve Mekke, 233-234

[xviii] Çağlar Boyu Tevhid Mücadelesi, 3.bölüm

[xix] Kur’an’a Giriş, 26

[xx] Kur’an’a Giriş, Watt, 19

[xxi] Kur’an’a Giriş, 26

[xxii] Çağlar Boyu Tevhid Mücadelesi

[xxiii] Kur’an ve Mekke, 123-126