Arap Örfü

Prof.Dr.Mustafa Öztürk'ün İslami İlimler Dergisinde (Yıl:1 Sayıs:2 Güz 2006) yayınlanan makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Bu bağlamda, ahkâm ayetlerine konu olan uygulamaların köken itibariyle İslam öncesi Arap geleneğine uzandığını da belirtmek gerekir. Binaenaleyh, Kur’an hukuk alanında devrim değil büyük ölçüde ıslahat gerçekleştirmiştir. Nitekim Kur’an’da Arap örfündeki hukuki kurallara ilişkin yüzlerce ibkâ, ikmal ve ıslah örneği bulmak mümkün iken naslarla ilga edilen uygulamalar içki, kumar, ribâ ve fuhuş gibi birkaç konuyla sınırlıdır. Kaldı ki İslam öncesi Arap kültüründe kısas, kasâme ve diyet gibi cezalar mevcut idi. Kur’an’daki birçok ayete konu olan nikâh, talak, iddet, zıhar ve liân da İslamiyet’ten önce mevcut idi. Bunların hiçbiri İslam’la birlikte ortaya çıkmadı. Kur’an bütün bu uygulamalara Allah’a kulluk temelinde dinî-ahlâkî bir boyut kattı.

Prof.Dr.Salim Öğüt'ün Modern Düşüncenin Kur'an Anlayışı (Ravza:2013) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Hz. Muhammed'e gelen vahiy müellifin de işaret ettiği gibi ta başından itibaren ed-Dîn olarak sürüp gelen uygulamaları onaylamış, bunun dışında gördüklerini, yani insanların zaman içinde hevâ ve heveslerinin sonucu olarak ortaya koydukları uygulamaları iptal etmiştir. Bir diğer ifade ile ibkâ ettikleri, ed-Dîn'den olanlardır, iptal ettikleri ise beşerî sâiklerle, yani nefsî/hevâî insiyaklarla zuhur eden İnsanî davranışlardır.

Gerek makalenin müellifinin gerekse bu konuyu inceleyen diğer araştırmacıların sıklıkla göndermede bulunduğu ve "mahallî" olarak nitelediği kültür, büyük ölçüde "ilâhî" nitelemesini hak etmektedir. Hele bir de söz konusu olan bu kültür vahiy tarafından onaylanmışsa, artık hiç şüphe edilmeyecek biçimde "ilâhîliği" tescillenmiştir. Bizim anlayışımıza göre onaylanan hükümler, "İlâhî"lik vasfını kaybetmemiş olanlardır. Değiştirilen hükümler ise, bu vasfı kaybedenlerdir.

 

Müellif diyor ki:

"Kaldı ki İslam öncesi Arap kültüründe kısas, kasâme ve diyet gibi cezalar mevcut idi. Keza vahyin nazil olduğu dönemin Arap toplumunda namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler de biliniyordu."

Durum, hakikaten de böyledir. Ancak buradan hareketle varılan sonuç, hiç de isabetli değil, hatta tam aksine büyük bir tağyir ve tahriftir. Çünkü müellifin vardığı sonuca göre bütün bunlar Arap örf ve âdetinden ibarettir. Yanı Arap kültürünün icadıdır. Hadi diyelim ki kasâme ve kısas için bunu söyleyebildiniz; peki namaz. Oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadetler için nasıl söyleyebilirsiniz. Bu ibadetlerin de Araplar tarafından, özellikle Hz. Peygamber'in (s.a.v) ilk muhatapları olan Kureyş Arapları tarafından ihdas ve icad edildiğini nasıl söyleyebilirsiniz?

Kökenleri çok eski devirlere dayansa bile bu ibadetlerin insanlar tarafından icad ve ihdas edilmiş olması ihtimali mi, kalbı kanaatinize uygun düşüyor, yoksa "din" olarak Allah tarafından konulmuş olması mı? Sanıyorum semavi din mensuplarının tamamı, Araplar tarafından da bilinen bu ibadetlerin asıl şekillerinin Allah tarafından "din" olarak konulduğu hususunda görüş birliği içindedir.

Peki, Allah "din" olarak sadece bir takım ibadet esasları mı vaz etti. Muamelata dair hiçbir hüküm koymadı mı? Elbette koydu. Hayata dair gerekli olan ne varsa, hepsi hakkında emirler ve yasaklar koydu. Muharref de olsa, eldeki Ahdi Atik'te bunun izlerini sürmemiz mümkündür.

O halde, ibadetleri geçmiş kavimlerden tevarüs eden bir toplum, niçin muamelata dair bazı uygulamaları tevarüs etmiş olmasın? Geçmiş kavimlerin ibadetlerini iktibas ederek kendine mâl eden insanlar, o kavimlerin muamelata dair uygulamalarını neden külliyen reddetsinler ki?

Hiç şüphesiz, ibadetleri iktibas ederken nasıl tahrif ettilerse, muamelata dair hükümleri de tahrif ederek iktibas ettiler. Çünkü ne onların anladığı ve uyguladığı kısas hükümleri ile İslam'ın vaz ettiği hükümler aynıdır, ne de onların yaptığı hac ile İslam'ın emrettiği hac menâsiki birdir. 

O halde, bu vesile ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Arap toplumu da diğer toplumlar gibi, kendilerine peygamber gönderilmiş toplumların devamıdır. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da zamanın tahrip ve tahrif edici hükmü işlemiş ve nesiller arası intikallerde birtakım uygulamalar tamamen kaybolurken, birtakım uygulamalarda da bozulmalar ve yozlaşmalar vuku bulmuştur. İşte son din İslam ve o Din'in Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v), bu uygulamalardan kaybolanları yeniden vaz etmiş, bozulmaya uğrayanları ise ikmal veya tashih ederek ibkâ etmiştir. Bazı hükümleri de ilk defa vaz etmiştir.

Bizim anlayışımıza göre İlahî hitap tarafından onaylanan hükümler, önceki semavi dinlerin şeriatları içinde yer almış ve "ilâhi”lik vasfını kaybetmemiş olanlardır. Değiştirilen hükümler ise, bu vasfı kaybedenlerdir. 

Şu hususun açıklanması gerekir: Hükümlerde iptal ve ibkâ kriterleri nelerdir? Allah Teâlâ hangi kriterlere binaen bazı hükümleri iptal ederken, diğerlerini ibkâ etmiştir?"

“Sırf Kur’an’da Geçme" Meselesi

Bir de şu:

"Birçok Arap örfünü sırf Kur'an'da zikri geçtiği içinbugüne taşımak" meselesine işaret etmek gerekmektedir. Yani bir husus sırf Kur’an'da geçtiği için bir anlam ifade eder mi, etmez mi? Bir başka deyişle, bir şeyin Kur'an'da geçmesinin anlam ve önemi nedir? Biz bir meseleyi değerlendirirken, o mesele Kur'an'da geçse bile, herhangi bir hikâye Kitabında veya ilmî eserde geçiyor gibi mi bakarız, yoksa Kur'an'da geçmesinin hususi ve imtiyazlı bir anlamı var mıdır?"

Evet, şunu gönül rahatlığı içinde söyleyebiliriz. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemin tarihselliğine özgü birçok Arap örfünü, sırf Kur'an'da zikri geçtiği için bugüne taşımak gerekir. Açıklaması ise şöyledir:

Bilindiği üzere hukukun en temel kaynaklarından biri örf ve adettir. Dolayısıyla modem dünyada da olsa, hukuki bir düzenleme yapılırken o toplumunun gelenekleri ve adetleri göz ardı edilemez. Edilirse, kanun diye ortaya konulacak metin "sosyolojik meşruiyet"ten mahrum olur. Hal böyle olunca liyakat sahibi bir hukukçu bir kanun metni hazırlarken, o toplumunun kültürel dokusunu nazar-ı itibare almak zorundadır.

Diğer taraftan, hukuk metnine dönüşen örf, adet ve gelenekler artık o dakikadan itibaren artık "kanun" olmuştur ve bu suretle ikinci bir nitelik kazanmıştır. Artık kamu otoritesinin destek verdiği ve aykırı davranışların "müeyyide" sinin bulunduğu bir keyfiyete bürünmüştür. Dolayısıyla, daha önce yalnızca bir "örf-adet" olduğu için halkın bir kısmı tarafından önemsenmemesi, değer verilmemesi ve uygulanmaması mümkün iken, kanun maddesi olarak yayınlandığı andan itibaren o ülkenin vatandaşları içinde hiç kimsenin o konuda muhayyerlik hakkı kalmamıştır. Artık o "örf" değil "kanun"dur. Dolayısıyla halkın ona karşı yaklaşımı da bir "örf"e değil, bir "kanun" a yaklaşımı gibi olmalıdır.

Kanaatimiz odur ki, İslam'ın "teslimiyet" boyutunu ihmal etmeyen akıl sahipleri için de, "İlahi kelam"da kendisine yer bulan herhangi bir husus, -velev ki birileri tarafından Arap örfü olarak görülse de- nihai tahlilde artık Arap örfü değil, İlahî bir emir ve hikmettir. Başka türlüsünün izahını yapmakta mazuruz.

Hz. Peygamberin yaşadığı dönemin tarihselliğine özgü birçok Arap örfünü, sırf Kur'an'da zikri geçtiği için bugüne taşımak gerekir. Çünkü artık bazılarının hala Arap örfü diye nitelemeye devam ettiği bu ayetler, bizim telakki tarzımıza göre Allah Kelamı'dır ve dolayısıyla İlahi Hüküm hüviyetini almıştır.

“Arabî Arka Plan" Meselesi

Gelelim asıl meseleye, yani "Arabî arka plan" olarak sunulan meseleye... İşte bütün problem zaten bu noktada düğümlenmektedir. Evet, geliniz, bu düğümü birlikte çözelim.

Müellif hiç sakınmadan ve çekinmeden "Bu noktada Arabî arka planı görmediğimiz takdirde, mezkur ayetlerde çocuğun emzirilmesi konusunda bir süre tayin edildiği düşüncesiyle şer'î bir hüküm üretmemiz işten bile değildir." dedikten sonra "Nitekim anakronik yaklaşımın kaçınılmaz neticesi olarak, hamilelik ve süt emzirmeyle ilgili iki cümle üzerine ne gibi hükümler bina edildiğini görmek için herhangi bir Türkçe tefsire bakmak yeterlidir." demesi, şayet bir üslup hatası ve kalem sürçmesi değilse, apaçık bir tenakuzdur. Zira birinci cümlede "şer'i hüküm üretmemiz" den bahsederken, sanki bu tür hükümlerin bulunmadığına işaret ediyormuş gibi yapıp, ikinci cümlede "zaten birçok hüküm bulunduğunu", yani "zaten bu hükümlerin üretilmiş olduğunu" belirtiyor.

Diğer taraftan, yüce Allah bu tür hükümleri, müfessirlere veya fakihlere bırakmaksızın bizzat kendisi vaz etmiştir. Maalesef müellif, ya bu konudaki vukufsuzluğu veya umursamazlığı sebebiyle, farkına varmadan çok büyük bir pot kırmış ve "süt" ile ilgili hükümleri "anakronik bir yaklaşım" diye ilan ederken, bininci kere haddini aşmıştır.

Evet, konunun uzmanları bilirler ki "süt" konusundaki İlahî hükümleri beyan etmek üzere, Kelamı ilahi'de çok sayıda müstakil ayeti kerime bulunmaktadır. Bazılarını aşağıda naklediyoruz: 

"Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı."

"Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah 'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür."

"(Boşadığınız) O kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştırıp evden çıkmağa zorla)mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şâyet gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onların geçimini sağlayın. Sonra sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup anlaşın. Eğer (anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o zaman) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir."

Bu ayeti kerimelerden hareketle bakınız, hangi hukuki sonuçlar tartışılmıştır:

  1. Çocuğunu emzirmekten imtina eden anne, hukuki yollardan çocuğunu emzirmeye icbar edilebilir mi?

  2. Evliliği haram kılan süt hısımlığının şartları nelerdir?

  3. Sütün başka bir sıvı ile karışması halinde hüküm ne olur?

  4. Süt hısımlığının ispat yolları nelerdir?

 

Burada dört madde halinde sunduğumuz bu konular orta ölçekli bir fıkıh ansiklopedisinin büyük boy baskısında yaklaşık yirmi sayfada özetlenmektedir.

Diğer taraftan "süt" ile ilgili hükümleri "anakronik yaklaşımlar" olarak değerlendirenlerin, içinde süt ile ilgili hükümlerin de bulunduğu ayeti kerimedeki diğer hükümleri nasıl değerlendirdiklerini de merak ediyoruz. Nitekim bu ayeti kerimede yüce Allah Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızlan, sizi emziren analarınız, süt hacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı." buyurmaktadır.

Yani bu ayeti kerimede sayılan kimselerle evlenmenin haram kılınması, süt ile ilgili ahkâmı anakronik bulanlara göre, tarihdışı mıdır, yoksa evrensel midir? Neden?

Evet neden? Neden kardeş kızlarıyla veya üvey kızlarla evlenmek haramdır? Bu ayette sayılanlarla evlenme yasağı getirilmesinin rasyonel bir açıklamasını yapabilecek bir kimse tanıyor musunuz? Niçin ensest ilişki irrasyoneldir. Bu ilişkiye girenler deli midirler? Akıllı insanlar bu tür ilişkilere girmezler mi?

Daha basit bir soru soralım: Evliliğin, yani kadın-erkek beraberliğinin meşruiyeti için nikâh akdi şart mıdır? Neden?

Nikâh akdini, kadın-erkek beraberliğinin meşru bir zeminde gerçekleşmiş olmasının ön şartı olarak görme anlayışı, rasyonel bir tutum mudur, yoksa kültürel mi?

Günümüzde yaygınlaşan kadın-erkek eşitliği bağlamında ödevler ve sorumluluklar kadınlar ve erkekler arasında paylaşılmıştır. Bu durumda nikâh akdi geçmişte olduğu gibi kadının haklarını korumanın bir aracı olmaktan çıkmış gibidir. Veya en azından bazı kadınlar böyle bir koruma talep etmemektedirler. Peki, böyle bir durumda nikâhın hükmü ne olacaktır? Daha basitleştirerek soralım: Önümüze bir çift gelse ve "biz birbirimizle çok iyi anlaşıyoruz ve geleceğe yönelik hiçbir beklenti içinde de değiliz. Anlaşabildiğimiz sürece nikâhsız olarak birlikte yaşamak istiyoruz, dinimizce bunun bir sakıncası var mı?" diye sorsa, süt meselesi ile ilgili hükümleri anakronik bulan meslektaşlarımız, acaba bu soruya ne cevap verirler? Gerçekten merak ediyoruz.

Bu değerlendirmeden sonra yukarıda zikrettiğimiz "süt" ile ilgili hükümler üzerinden yürüyelim ve müellife ve onun gibi düşünenlere şu soruyu yöneltelim: 

Efendim, "Burada bir kez daha belirtelim ki Kur'an tarihüstü mesajlar içeren tarihsel bir hitaptır." sözünüzden anlaşılıyor ki, "biz, bu hitabın kendisini değil mesajını alırız" demek istiyorsunuz. Sanıyoruz, bu meselenin mihverini teşkil eden ana konu da budur.

Şimdi soruyoruz: Bugüne kadar ki Kur'an anlayışımızın ve buna bağlı olarak geliştirdiğimiz din telakkimizin tabii bir neticesi olarak fıkıh kaynaklarımızda çok sayıda fıkhi mesele, Hitabı İlahîden yola çıkarak hükme bağlanmıştır. "Fıkhi hüküm" şeklinde fıkıh kaynaklarımızda yerini alan meselelerden biri de "Süt" konusudur.

Hitabı İlahîyi tarihsel görüp mesajım evrensel sayan meslektaşlarımız, acaba sadece şu "süt" konusundaki hukuki düzenleme hakkındaki görüşlerini açıklarlar mı? Yani, mesajın evrenselliğinden hareket etmek suretiyle bu konuyu ele alırsak yine de bu hükümlere bağlı kalacak mıyız, yoksa onları toptan iptal mi edeceğiz, ya da bazılarım iptal edeceğiz ama bazılarım ibkâ mı edeceğiz veya bazılarını iptal, bazılarım tashih, bazılarım da ibkâ mı edeceğiz. Ve bu hükümler hangileri olacaktır?

 
Tarihüstü Tema: Ana-Babaya İyi Davranmak

…Müellifin tarihüstü saydığı "Üçüncü tema ise ana-babaya iyi davranmak" tır.

Bundan sonra sıkça soracağımız bir soruyu bu münasebetle ilk defa bu vesile ile sormuş olalım: Sizce bu "iyi"nin, dolayısıyla "iyi davranış"ın belli bir ölçüsü var mıdır? Mesela modern insanın kafasındaki "iyi", maddi, fiziki bir şeydir ve buna göre söz gelimi ana-babasını iyi bir huzur evine yatırmışsa ve ücretini de ödüyorsa, onlara karşı çok iyi davrandığını düşünebilir. Şayet Kur'an'ın ve O'nu yorumu olan sahih Sünnet'in muhtelif vesilelerle dikkat çektiği birtakım erdemler ve ahlaki ilkeler, Arap örfü ve âdeti olarak dışlanırsa, onun yerine konulacak başka bir bilgi kaynağı da icad ve ihdas edilemezse, ana-babaya iyilik etmenin sınırları, yol ve yordamı nasıl tespit edilecektir? Bu mesele şayet insanların yetişme şartlarına ve onların sahip oldukları kültürel telakkiye bırakılacak olursa, yerli bir okuldan mezun olan genç adamla, ecnebi bir kolejden mezun olan arasında bile bu konuda ciddi anlayış farkları olduğu görülecektir. Bu durumda neyin doğru, iyi ve güzel olduğuna, hangi davranışın da yanlış, kusurlu ve çirkin olduğuna kim karar verecektir?

Diğer taraftan belki bu mesele, yani ana-babaya iyi davranma, bütün peygamberlerin dikkat çektiği bir husus olması dolayısıyla müellifin ölçütlerine göre tarihüstü bir tema olarak görülebilir, ancak buna rağmen biz bu meselenin Tarihin tüm uğraklarında mevcut olan bir "mesele" olduğunu iddia etmeyi aynı ölçüde mümkün görmüyoruz. Çünkü şayet bizim içinde yaşadığımız çağ da "Tarihin uğraklarından biri" sayılıyorsa, özellikle Batı dünyası ve modem düşünce de bu "tarih"te önemli bir "uğrak" ise, bu meselenin bugün çok farklı bir anlayışla ele alındığını biliyoruz. En azından modem düşüncenin bu konuyu, hiç de peygamberlerin ele aldığı şekilde ele almadığından eminiz. Çünkü onların "evlat ve ebeveyn" telakkisi bizim bildiğimiz ve alıştığımız tarzdan son derece farklı bir perspektif arz etmektedir.

Şayet birileri çıkıp, burada anlatılanları tarihsel olay olarak sunar ve bize hitap etmediğini söylemeye kalkışırsa, o zaman biz de şunu sorarız: Peki biz, bize hitap edecek bilgiyi veya mesajı nereden ve kimlerden bulacağız; ayrıca bize hitap ettiği söylenen mesajlarda tam olarak ne söylendiğini nasıl kestireceğiz?

Sözün özü, iyi davranışı, tarihüstü saymakla mesele çözülmüş olmamaktadır. Bu tespiti yaptıktan sonra "iyi" kavramının içinin adam gibi doldurulması gerekmektedir.

Müellifin tarihüstü tema olarak saydığı diğer konular ise, "fakire yardım eli uzatmak, ahde vefa göstermek, insanlar arasında iyiliğin hâkim kötülüğün mahkûm olması için çalışmak, adalet ve hakkaniyet sahibi olmak gibi erdemlerdir. "

Cümlenin sonunda ki "gibi erdemlerdir" ifadesinden anlıyoruz ki bu sayılanlar örnek olarak zikredilmiştir; yoksa tarihüstü temaların tamamı değildir. Keşke müellif bu belirsizliğe fırsat vermeseydi ve bu noktayı kendisi netleştirseydi. 

İyilik" ve "Kötülük" Nedir?

Müellife göre tarihüstü değerlerden biri de insanlar arasında iyiliğin hâkim kötülüğün mahkûm olması için çalışmaktır. Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir biçimde ifade edilen bu mesele de aslında dışarıdan görüldüğü kadar problemsiz değildir. Çünkü "iyiliğin hâkim, kötülüğün mahkûm olması" düşüncesine hiç kimse itiraz edemez ama "iyilik" ve "kötülük" kavramlarının ne olduğunu belirlemeye, yani tanımlarım yapmaya kalktığımızda, sanırım yaramızda çok az müttefik buluruz. Büyük çoğunluğun muhalefet cephesinde yer alacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Kelam tarihimizde Hüsün-Kubuh meselesi olarak yerini alan bu konu, uzun asırlardır tartışılmış, hala da tartışılmaya devam edilmektedir. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz: Bizim inancımıza göre " Allah'ın emrettikleri iyi, yasakladıkları kötüdür." Yani "İyi" ve kötü"nün belirlenmesinde, dolayısıyla "iyilik" ve "kötülük" kavramlarının tanımlanmasında Allah'ın emir ve yasaklan esas ölçüdür. Şimdi bilileri çıkar da bu emir ve yasakları tarihsel olarak niteler, bu yüzden de "bize hitap etmeyen eski örfler" olarak ele alırsa, bizler iyilik ve kötülük telakkilerimizi nasıl oluşturacağız.

İsterseniz şuradan başlayalım: Kadın erkek ilişkilerinde birtakım sınırlar olmalı mıdır? Cevabınız "evet" ise, o halde bu sınırlar nereden/nerelerden başlamalıdır.

Bu örnekleri bütün insan davranışlarına teşmil ederek düşününüz; o zaman çok vahim bir durumla karşı karşıya kaldığımız hakikatine, daha çabuk ulaşmış olursunuz.

Bu hususun en tipik örneği, AB'ye uyum yasalan arasında çıkarılan ve zinanın suç olmadığını tescil eden düzenleme öncesi yaşanan tartışmalardır. Bazı çevrelerin şiddetle karşı çıktığı ve büyük bir "ahlaksızlık ve iffetsizlik" olarak gördüğü bu fiil, diğer çevreler tarafından bir "özgürlük" problemi olarak ele alınmış ve mesele özgürlük savunmasına dönüştürülmüştür.

Doğrusu sözün burasında zinanın suç sayılmasını tarihüstü olarak sunan müellife ve onun gibi düşünenlere şunu sormak isteriz: tarihin bu uğrak yerinde, yani bizim de içinde yaşadığımız bu süreçte dünkü kadar gür sesli olarak zinanın ahlaksızlık ve iffetizlik olduğunu haykırabilir misiniz? Cevabınız "evet" ise bunu, hangi gerekçe ile temellendirirsiniz?

“Adalet ve Hakkaniyet’'

En açık gözüken, ama en çetrefilli olan örnekler de bu sona kalmış olanlardır: "Adalet ve Hakkaniyet"

İlk çağlardan günümüze kadar bu konu üzerinde kafa yoran filozof, siyasetçi ve hukuk adamlarının hala içinden çıkamadığı bir problemle karşı karşıyayız. Kimileri için son derece açık ve net gibi gözüken bu kavramlar, biraz yakından bakıldığı zaman hiç de öyle değildirler.

Evet, adalet kavramı her çağda büyüsünü korumuş ama adaletin ne olduğu, hangi hukuk normlarıyla sağlanabileceği, tabii/doğal hukukun ne olduğu, mevzu hukukun adaleti gerçekleştirip gerçekleştiremediği soruları, her dönemde cevap bekleyen sorular olmuştur.

Asıl problem, bu adaletin nasıl gerçekleşeceği sorusunda düğümlenmektedir. Hangi suça hangi cezayı verdiğimiz zaman adaletle hükmetmiş oluruz; hangi cezayı verdiğimiz veya vermediğimiz zaman adalete aykırı davranmış oluruz.

Hz. Peygamber'in hazineden bir ziynet eşyası çalan kadın hakkında elinin kesilmesine hükmettiğine dair bir rivayet vardır. Bu rivayete göre, hırsızlık yapan kadının itibarlı bir aileye mensup olduğunu söyleyen yakın çevresi, bu cezayı affetmesi için Hz. Peygambere, en sevdiği sahabelerinden Usame b. Zeyd'i göndermişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in yüzünün rengi değişmiş ve Üsame'ye şöyle söylemiştir: "Benimle Allah'ın hadlerinden biri hakkında mı konuşuyorsun? Üsame de: Benim için mağfiret dile ya Rasulallah' demiştir. Akşam olunca da mescide, ashabına hitaben şu hutbeyi irad etmiştir:

"Ey Ashabım, şunu iyi bilin ki, Allah Teala, eski kavimleri, halkın arasında adalete riayet etmedikleri için perişan ve helak etmiştir. Onlar, içlerinden itibarlı biri suç işlediği zaman ceza vermezlerdi; fakat zayıf biri aynı suçu işleyecek olsa bunun hakkında tereddüt etmeden cezasını tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma da çalmış olsaydı, onun da elini keserdim."

Hz. Peygamber'in, o itibarlı kadının elini kesmekte gösterdiği ısrar, sıradan bir davranış olarak değerlendirilebilir mi? Sanırım bu soruya hiç kimse "evet" diyemez.

Şimdi gelelim asıl soruya: Acaba Hz. Muhammed'e göre, bu suçun karşılığı olarak bu cezadan başka bir ceza takdir edilemez miydi? Şayet edilmiş olsaydı, adalet gerçekleşmemiş mi olurdu? Hz. Peygamber'in el kesme cezasındaki ısrarı bu yüzden miydi?

"Suçun cezasız kalmaması konusundaki ısrarı evrensel, bu cezanın el kesme biçiminde uygulanması tarihseldir." şeklinde gittikçe yaygınlaşan kanaatin kaynağı nedir, bilemiyorum. Çünkü yukarıdaki hadisi şerifte Hz. Peygamber'in sadece suçluyu cezalandırmak için ısrarlı olmayıp, aynı zamanda elinin kesilmesi hususunda da aynı şekilde ısrar ettiğini görmekteyiz. Zaten şefaatçi olarak gelenlerin bu suçluya hiçbir ceza verilmemesini talep ettiklerini düşünemeyiz. Herhalde bu cezanın hafifletilmesini talep etmiş olmalıdırlar.

Diğer taraftan bu cezaya "tarihsel" dememiz halinde Kur'an-ı Kerim'deki bütün muamelat ahkâmını tarihsel olarak niteleme mecburiyeti ile karşı karşıyla kalırız ki, bu da büyük sıkıntılara yol açar. Çünkü başta hırsızlık cezası olmak üzere birçok konuda hükmünü veren Allah Teala bu hükmü kendisine nispet etmek, dolayısıyla bu hükmün ilahiliğini bir kere daha teyid etmiş olmaktadır. Nitekim hırsızlık suçunun cezasını düzenleyen ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır:

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah 'dan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.”

Evet, ayeti kerime bu kadar sarih bir beyanla gelmiştir. Böylesine açık bir beyanı yok saymak, ona itibar etmemek ve sanki ortada bir boşluk varmış gibi kişisel düşüncelerimizle o boşluğu doldurmaya kalkışmak, ne derece isabetli bir davranış olur?

Bu örnekleri çoğaltabiliriz ve diğer suçlara tatbik edilen cezalara da teşmil edebiliriz.

Mesela daha dün denecek kadar yakın bir tarihte "zina" fiili, mevzu hukukta suç sayılırken, failleri de cezalandırılırken, şimdilerde bu fiilin suç sayılmaması, hukuk ideali veya ideal hukuk açısından birtakım istifhamlara yol açmaz mı? Acaba insan denen bu varlık nasıl bir değişim yaşadı ki, onunla ilgili bir hukuk hükmü böylesine büyük bir değişikliğe uğradı. Bu duruma göre bu hükümlerden hangisi adildir, hangisi değildir?

Kısaca "ahlak, hukuk, hak" demekle de mesele bitmemekte, belki yeni başlamış olmaktadır. Ahlakın tanımı, sınırlan, dayanakları, neyin ahlakî olduğu, neyin olmadığının belirlenmesi daha önemli bir problemdir. Adalet ve hakkaniyet de öyledir. Bu kavramların içleri doldurulmadan, sadece adlarının zikredilmesi, hiçbir anlam ifade etmez.

Şevket Kotan'ın'ın Kur'an ve Tarihselcilik (Beyan:2011) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Arap Dili İle İndirilmesi 

Kur'an, vahyin Arapça olarak inzal edildiğini birçok kez vurgulamıştır. Yine Kur'an, eğer vahiy Arapların dilinde değil de yabancı bir dilde indirilmiş olsaydı, bunun şiddetli itiraza neden olacağını belirtmektedir. Dolayısıyla dilsel özelliklerden yola çıkılarak, Kur'an'ın tarihselliği sonucuna varılamaz. Burada tersinden bir soru olarak “Kur'an nasıl bir dil kullansaydı tarihsel olmazdı” sorusu sorulabilir ve böyle bir sorunun cevabı ise hiçbir zaman verilemez. Çünkü acaba günün Arapları tarafından istihdam edildiği halde kullanılmayan evrensel bir dil mi varsayılıyor?

Ayrıca, yukarıdaki iki ayetten bu kadar bahsedilmesini bile, Kur'an'la ilgili tarihselci iddianın bu iddiaya gerekçe arama iştiyakına bağlamadan geçmemek gerekiyor. Gerçekten de asırlar önce Arabistan yarımadasındaki insanlara hitap etmiş, fakat kendisini de ilgilendirdiğine dair peşin bir yargıya sahip hangi ümmi Müslümana bu ayetler gösterildiğinde bunlardan gerçekten de “atlar hazırlaması” gerektiğini ve “küfredenlerle karşılaştığında boyunlarını vurması" gerektiğini düşünebilir? İnsanın tarihsel boyutunun kendiliğinden işlediğini, dolayısıyla bunun için ayrıca bir işlem yapılmasının neredeyse zaid olduğunu görmenin yeri tam da burası değil midir?

Kur'an'ın kullanmış olduğu dilin bazı ifade özelliklerini gerekçe göstererek, Kur'an'ın koyduğu hükümlerin tarihsel olduklarını ileri sürmek, bilimsel bir değer ifade etmez. Çünkü biraz önce örnek olarak verilen iki ayetteki manalar, dilsel imkânlar açısından ancak öyle ya da benzeri ifadelerle ifade edilebilirdi; başka türlü ifade edilemezdi. Ancak, sözgelimi miras ya da benzeri bir konuda konulan hükmün yerine başka bir hükmün konulması pekalâ imkân dahilindeydi. Bu konularda imkân bulunduğu halde, başka bir hüküm yerine o hükümler konulmuştur. Halbuki imkân dahilinde olan, imkân dahilinde olmayanla kıyas yapılarak bir sonuca varılmak istenmektedir ki, böyle bir kıyas ise, bilindiği gibi, usûl tekniği açısından geçersizdir.

Arap Toplumunda Olmayan Yeni Hükümler Konulması

Kur'an'ın, hükümlerini belirlerken beşer takatının üzerindeki imkânsızlıklar hariç, hiçbir komplekse kapılmadan hareket ettiği ve günün şartlarında imkânsız gibi görünen değişiklikleri talep ettiği, oldukça belirgindir. O, bir “din" getirmiştir ve bu dini beyan etmektedir.

Mesela cahiliye Araplarında, Kur'an'ın evlenilmesini yasakladığı kadınların birçoğu zaten haram olduğu halde, Kur'an buna hiç itibar etmeyerek hükmünü yeni baştan koymuştur:

"Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız, -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur. Sizin sülbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir araya getirdiğiniz evlilik haram kılındı.”

Cahiliye döneminde, bu ayette zikredilen kadınlarla üvey anne ve iki kız kardeşle birlikte evlenme durumu hariç diğer hepsiyle evlenmek zaten haramdı. Kaldı ki üvey anne ve iki kız kardeşle birlikte evlenmek de hoş karşılanmıyordu ve bu tür evlilikler nadirdi. Ama yukarıda değinildiği gibi, Kur'an hükmünü yeni baştan koyuyordu.

Diğer taraftan onun, kabullenilmesi çok zor olan hükümlerini de koymaktan çekinmediği görülmektedir. Mesela Hz. Peygamberi çok zor duruma düşüreceği belliyken, evlatlık geleneğini kaldırmış ve bu meyanda Hz. Zeyneb’in Hz. Peygamber'le evlenmesini salık vermiştir. Yine aynı şekilde o günkü iktisadı hayatta önemli bir yeri olduğu halde “riba”yı yasaklamaktan çekinmemiştir. Faizi iman ile irtibatlandırmış, tekrar faize geri dönecek olanların ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirmiş; ayrıca faizi terk etmemenin Allah’a ve elçisine savaş açmakla bir olacağını vurgulamıştır. Faizle ilgili Kur’an ifadeleri, faiz hükmünün tarihsel bir hüküm olmadığını göstermektedir. Çünkü tarihsel bir yasağa riayet etmemenin cezasının "ebediyen cehennem” olmasının ve bu riayetsizliğin Allah ve elçisine savaş açmak olacağını bildirmenin izahı imkânsız olsa gerek. Bildirilen ilahı hükümlerin kabul edilmemeleri ya da uygulamaktan kaçınılması durumunda bu tür şiddetli ikazların yapılmış olması, Kur'an'da az rastlanılan bir husus değildir.