Kur’an’ın Anlaşılabilmesi İçin

Göz Önünde Tutulması Gerekenler?

 

Kim Kur’an’ı öğrenirse risaleti göğsüne almıştır. Ne var ki, kendisine peygamberlik gelmemiştir.(Hakim)

 

Meal okumaya başlayan kişi, Kur’an’ın bir kısım özellikleri konusunda bilgi sahibi olur ve okurken bunları göz önünde bulundurursa birçok yanlış anlamanın önüne geçebilir ve mesajı daha iyi kavrayabilir. Elimizden geldiğince bunları aşağıda sıralamaya çalıştık.

 

Meal Kur’an’ın Yerini Tutar mı?
Kur’an mealini okumaya karar veren kişi öncelikle bilmelidir ki, okumaya karar verdiği kitap, Kur’an’ın kendisi (metni) değil, bir tercümesidir. Kur’an ile tercümesi ise aynı şeyler değildir. Aslında bu durum sadece Kur’an ve tercümeleri için değil, tüm kitap tercümeleri için geçerlidir. Kur’an, Peygamberimizin Allah’tan aldığının yazıya geçirilmiş şeklidir. Peygamber dahil hiçbir insanın sözü ve yorumu bunun içine karışmamıştır. Herhangi bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar o haliyle gelmiştir. Meal ise, sayılan özelliklere sahip bir metnin başka bir dile aktarılmaya çalışılmış şeklidir. Aktarımdaki başarı kişilerin çaba ve gayretlerine, bilgi birikimlerine bağlıdır. Yazarlarının insan olması sebebiyle birçok eksikliği, hata ve çelişkiyi barındırıyor olmaları mümkündür. Bu gözle bakılırsa, anlaşılmaz görünen bazı kısımların tercümeden kaynaklandığı düşünülerek daha derinlemesine bir soruşturmaya girilebilir. Başka meallere veya tefsirlere bakılabilir. Kur’an üzerinde bilgili kimselere başvurulabilir[i]. 

 

Meal okunurken dilin edebî güzelliğinin yok olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Arapçanın belagat ve etkileyiciliğinden okuyucu mahrum kalacak; Kur'an'ın aklı ve düşünceyi fetheden, kalbin derinliklerini etkisi altına alan üslûbunu hissedemeyecektir. Bu yüzden zaman zaman bunun herkese meydan okuyan eksiksiz bir söz olduğundan bile kuşkuya kapılabilir. Oysa Kur'an'ın etkileyiciliğinde, onun mesajı kadar, üslûbunun da payı vardır. Bu edebî üslûp,  kaya gibi sert kalpleri dahi bir mum gibi eritmiş; bir yıldırım gibi tüm Arabistan halkını tesiri altına almış ve en aşırı muhaliflerine bile kendisini kabul ettirmişti. Hatta bu kimseler, bu etkileyici kelamın etkisi altında kalmaktan korkup, onu dinlemekten çekinir hale gelmişlerdi. Şayet Kur'an böyle bir özelliğe sahip olmasıydı Arapların kalplerini kolayca yumuşatması ve kalplerini fethetmesi mümkün olmazdı. Gerçekten de Kur’an’ın üslubunu hiçbir tercümenin aktarabilmesi mümkün değildir[ii].

 

Mealleri Okusak Anlayabilir miyiz?
Kişinin kendi dilinde ortaya konulan bir metni anlamaması diye bir şey söz konusu olabilir mi? Eğer ortaya konan eser teknik bir çalışma ise o başka. Bu açıdan bakıldığında Kur’an meali sadece toplumun belli bir kesiminin anlayacağı teknik bir kitap mıdır, yoksa toplumun geneline hitap eden herkesin anlayacağı bir kitap mıdır? Kur’an, içerisinde teknik birçok konu barındırsa da toplumun geneline hitap eden bir kitaptır. Teknik bir kitap olmamakla beraber, zaman içerisinde kelimelerin yeni anlamlar kazanmasından, bazı kelimelerin terim olarak özel anlamlara sahip olmasından ve indiği ortam ile günümüz dünyası arasında anlayış farklarının oluşmasından dolayı aynı zamanda teknik bir kitap özelliği de arz etmektedir. Ortaya konan metnin hakkıyla anlaşılabilmesi için, terimlerin, tanımların, sembollerin, konuların bilinmesi büyük fayda sağlayacaktır. Ancak bu, söz konusu bilgilere sahip olunmadan Kur’an meallerinden istifade edilemeyeceği anlamına gelmemelidir[iii].

 

Sosyal hayatın her kesimi kendi kabiliyeti nispetinde onun manevi ikliminden yararlanabilir. Ancak bu, herkesin Kur’an’dan aynı dersi alacağı anlamına da gelmemelidir. Bazıları sığ bir anlayışla bu gerçeğin karşısına çıkıp derler ki: “Allah, Kur’anın ‘mübin’ olduğunu bildiriyor. Mübin: ‘açık, aşikar, aydınlık, manası belli’ demektir. Öyle ise, Allah’ın böyle nitelendirdiği kitabını, anlaşılması zor göstermenin savunulur tarafı olamaz”. Oysa Kur’anın mübin olması: Allah tarafından gönderildiğinin apaçık olması, birçok hakikati açıklaması demektir. Yoksa ondaki her şeyi hiç öğrenim görmemiş bir insanla bir üniversite profösörünün aynı şekilde anlayabileceği bir kitap olması demek değildir. İnsanlar Kur’an meali okuyarak kapasiteleri oranında ondan istifade etmeye çalışırlar. Fakat sayısız inceliklerini anlayabilmek ve ondan isabetli hükümler çıkarabilmek bazı ilimleri bilmeyi gerektirir[iv]. Kur’an’ın bazı ayetleri herkes tarafından anlaşılabildiği gibi, uzmanları bile uzun zaman düşündüren ayetleri de vardır[v].

 

Dinimizi Meal Okuyarak Öğrenebilir miyiz?
Meal okumanın gerekliliği ile mealden dini öğrenme sorunu farklı şeylerdir. Mealler, Kur’an mesajının derli toplu verildiği, onun duygu dünyasının canlı şekilde sunulduğu kitaplardır. Mealden tüm boyutlarıyla din öğrenilmez ama mealden öğreneceğimiz hem bilgi anlamında, hem de duygu, ders ve ibret alma anlamında çok şey olduğu da bir gerçektir[vi].

 

Kur’an’ın Üslubu
Okuyucu, Kur'an'ı incelemeye başlamadan önce, O'nun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Kur'an'a yabancı olan kişi, Onunla ilk karşılaştığında, bölümlere ayrılmamış; farklı konuların düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşer. Hiçbir yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur.

 

Günümüzde yazılan kitaplar genelde bir konu çerçevesinde oluşur. O konu yazarın becerisine göre işlenir. Kitabın başlıkları vardır, alt başlıkları vardır. Konular belli bir sıra içinde ele alınır. Kur’an meali okuyucusu peşinen kabul etmelidir ki, okumayı düşündüğü kitap böyle bir kitap değildir. Okuyacağı kitap, daha önce okuduğu kitaplardan hem üslup, hem de tasarım açısından çok farklıdır[vii].

 

Aynı konu farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder. Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Konuşmacı, hitabın şekli ve hitabın yönü sürekli değişir.

 

Tarihsel olaylar anlatılır; fakat anlatım tarih kitaplarındaki gibi değildir. Felsefe ve metafizik sorunlar bu konulardaki ders kitaplarından çok farklı bir şekilde ele alınır. Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunu izler; kanunları ve prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hâkimlerden farklı bir şekilde ele alır. Bunun da ötesinde Kur'an, kelimenin genelde anlaşılan anlamıyla bir "din" kitabı da değildir. Bu nedenle, okuyucu sıradan bir kitap beklentisiyle Kur'an'a yöneldiğinde, O'nun olayları sunuş üslûbu karşısında şaşkınlığa düşebilir[viii].

Kur’an sözlü bir anlatım olarak ilk muhataplarına ulaştı. İlk muhatapları vahyi Allah’ın Elçisinin ağzından, bir konuşma üslubu içerisinde dinlediler. Toplum Kur’an’ın üslubuna aşina idi. Çünkü o dönem toplumunda var olan hitabet üslub, yöntem ve tekniklerini kullanıyordu. Oysa bugün bizler Kur’an’a yazılı bir metin üzerinden ulaşmak durumundayız. Kur’an bir makaleden çok bir hatibin konuşmasına benzer.  Okuduğumuz metnin, sözel bir metnin yazıya geçirilmiş şekli olduğunu bilmemiz, zihnimizde konuşma dilinin özelliklerinin canlı tutulmasını sağlayacaktır. Bu da mealdeki birçok nüansı görmemize imkân verir, daha işin başında bazı yanlış anlamaların önüne geçer[ix].

Yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır. Sözel bir metnin cümle kuruluşları, yazılı bir metinde alışık olduğumuzdan önemli ölçüde ayrılır[x]. Sözgelimi bir meseleyi yazarak izah edeceksek, önce sorunu ortaya koyar, sonra izah etmeye geçeriz. Oysa hitabette, meseleyi ortaya atanlar hazır bulunduğundan, muhaliflerin her dediğini beyan etmeye her zaman gerek duyulmaz. Konuşmacı, sözün gelişi içerisinde bir cümleyle onların dediklerine değinir. Ses tonunu kullanarak birçok ara cümleler kullanabilir, buna rağmen sözün akışında bir kopukluk meydana gelmez. Konuşmacı birinci ve ikinci tekil kipleri sürekli değiştirerek kullanabilir. Bazen tekil, bazen çoğul olarak, bazen kendi adına, bazen ilahî bir kuvvet adına, bazen ilahî kuvvetin kendisinden naklen konuşabilir. Ve tüm bunlar bir konuşmanın en güzel yönleri olarak takdir toplar. Fakat aynı üslûp yazı yazılırken kullanılırsa bir irtibatsızlık meydana gelebilir. Bu nedenle bir konuşma yazıya döküldüğünde okuyucunun o yazıda bir kopukluk hissetmesi doğaldır[xi].

 

Kur’an’da gayb adı verilen, göremediğimiz varlıklar ya da henüz meydana gelmemiş olaylarla ilgili haberler önemli yer tutmaktadır. Özellikle bizim için gayb olan alanlarla ilgili konuları tartışırken benzetmeler, semboller, mecazlar kullanılmaktadır[xii].

 

Allah’ın sözleri, indiği toplumun lisanı ile gelmesine rağmen, üslup ve ifade biçimi açısından zaman zaman hem düz yazıdan hem de şiir dilinden farklılıklar gösterir. Çoğu zaman şiir diline yakınlığına rağmen Rabbimiz sözlerini bir şiir üslubu ve tekniği içerisinde göndermemiştir. Teknik açıdan şiir-düz yazı arası, kendine özgü bir yapı arz etmektedir. Bu anlatımı vahiy dili olarak tanımlamak daha doğru olur kanaatindeyiz[xiii].

 

Sureler Arasındaki Üslup Farklılıklarının Sebebi
Kur'an, İslâm davetinin başlangıcı ile aynı anda nazil olmaya başladı ve bu yirmi üç yıl sürdü. Kur'an'ın çeşitli bölümleri, İslâm davetinin çeşitli safhalarındaki çeşitli ihtiyaçlara göre indirildi. Bu nedenle böyle bir kitapta, diğer sıradan kitaplar ve din kitaplarındaki gibi bir üslûp bütünlüğü ve ayniliği aranmamalıdır. Kur'an’ın bölümlerinin, indirildiği dönemlerde küçük risaleler halinde yayınlanmak üzere değil, ihtiyaca göre apaçık hitabeler halinde sunulmak üzere gönderilmiş olduğu ve bu amaca uygun bir şekilde yayıldığı unutulmamalıdır[xiv].

 

Bu durum aynı zamanda, bazı hususların Kur'an'da tekrar tekrar ele alınışını da açıklar. Bir hareket ve bir davet, belirli bir safhada sadece gerekli olan şeylerin sunulmasını ve gelecek safhalarla ilgili hiçbir şey söylenmemesini gerektirir. Bir safha, aylar veya yıllarca sürse bile, hareket bu safhada kaldıkça aynı şeylerin tekrar tekrar vurgulanması icap eder. Elbette bunlar, tekdüze olmamaları için farklı kelimeler ve çarpıcı olmaları için güzel ve zarif bir dille süslenmişlerdir. Bunun yanı sıra daveti her safhada güçlü kılabilmek için, uygun yerlerde temel inanç ve ilkeler tekrarlanmıştır: Allah'ın birliği, O'nun sıfatları, Ahiret ve hesaba çekilme, ceza ve mükâfat, peygamberlik, kitaplara iman vs... Bütün sureler ibadeti, sabrı, sebatı, Allah'a inanıp güvenmeyi öğretirler. Çünkü bu hususlar davetin hiçbir safhasında gözden uzak tutulamaz[xv].

 

Konusu, ana fikri ve amacı göz önünde bulundurulduğunda bu kitapta lüzumsuz ve anlamsız tek bir nokta yoktur. Baştan sona ele alınan farklı konular, ana fikirle öylesine uyum içindedir ki, onları, farklı renk ve boyutlarına rağmen aynı kolyenin güzel taşlarına benzetebiliriz. Kur'an, göklerin, yerin ve insanın yaratılışını anlatırken olsun, evrendeki yaratıklara değinirken veya insanlık tarihinden olaylar aktarırken olsun, aynı hedefi gözetir. Amacı tabiat bilimlerini, tarihi, felsefeyi, başka bilimleri veya sanatı öğretmek değil, insanı doğru yola ulaştırmak olduğundan, Kur'an bu bilimlerin konularıyla ilgilenmez. O'nun ilgilendiği tek şey gerçeği anlatmak, onunla ilgili yanlış anlamaları ortadan kaldırmak, insanları kötü davranışlarının sonucu ile uyarmak ve tüm insanlığı doğru yola davet etmektir. Bu nedenle Bir şeyi, sadece kendi amaç ve hedefine uygun olduğu ölçüde anlatır veya o şey hakkında hüküm verir. Gereksiz ve ilgisiz ayrıntılar üzerinde durmaz ve sözü tekrar tekrar bütün konuların çevresinde döndüğü ana fikre, “hakka davete” getirir. Kur'an bu bakış açısıyla incelendiğinde tüm kitap boyunca bir konu bütünlüğünün bulunduğu da görülür[xvi].

 

Arapça Olması Kur’an’ın Anlaşılmasını Zorlaştırır mı?
Rabbimizin seçtiği kullarıyla konuşması ancak seçtiği kulun dili ile olagelmiş. Bu anlamda tarih boyunca çok farklı insanlarla konuşmuş, mesajını seçtiği kul vasıtasıyla onun toplumuna göndermiştir. Son olarak da vahyini, Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla, onun toplumunun kullandığı kelimeleri kullanarak iletmiştir. Bu vahyin dili de Arapça olmuştur. Çünkü seçilen kişi Arap toplumunda yaşamaktaydı[xvii].

Biz her peygamberi, (kitabımızı) apaçık anlatsın diye ancak, kendi halkının diliyle gönderdik. Artık Allah, dilediğini (amellerinin gereği olarak) sapıklıkta bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, eşsiz güç, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
(İbrahim 14/4)

 

İnsanoğlunun kendi dışındaki dünyayı anlamasının en önemli aracı dildir. Dil elbette kelimelerden oluşur; ancak o kelimeleri var eden, onları anlamlandıran din, gelenek, coğrafya, iklim, tarihsel ve bölgesel etkenlerdir. Bilindiği gibi Kur’an’ı Rabbimiz Arapça bir kitap olarak indirmiştir. Bizim, “ama biz Türküz, Kürdüz, Rusuz, Fransızız” dememizin fazlaca bir anlamı yoktur. Çünkü olay olmuş bitmiştir. Rabbimiz öyle dilemiştir. O halde bize düşen, Kur’an’ı indiği dilin kültürü, tarihi ve özel arka planı içinde anlamaya çalışmaktır[xviii].

 

Biz Arapça konuşan bir toplumda yaşamıyoruz, büyük çoğunluğumuz Arapça bilmemekte. Arapça konuşmayan bir toplumun Arapça bir kitaptan sorumlu tutulması ilk bakışta adil değilmiş gibi görünebilir; ama insanın ve toplumların özellikleri göz önüne alındığında hangi dilde gönderilirse gönderilsin aynı sorun kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacaktır[xix]. Çünkü bütün metinler mecburen yeryüzünde kullanılan dillerden biri ile yazılmak zorundadır.

 

Kur’an’ın “Arapça bir Kitap” olması bizim ondan uzak durmamızın mazereti sayılmamalıdır. Günümüzde Türkçeye kazandırılmış birçok meal var. Bunların hiç biri hatadan uzak olmamakla ve Allah’ın kelamını tam olarak yansıtamamakla beraber, bize Yüce Mesajdan çok şey söylemektedirler[xx].

 

Kur’an’ı Kerimin’in Arabistan’da İnmiş Olması Nasıl Anlaşılmalı? [xxi]


Herkes, Kur'an'ın tüm insanlığı hidayete ulaştırmakla görevli olduğu iddiası taşıdığını bilir. Fakat Kur'an okunduğunda, O'nun nazil olduğu dönemdeki Arap toplumuna hitap ettiği görülür. Bazı yerlerde diğer insanlara ve tüm insanlığa hitap ediyorsa da, çoğunlukla Arapların ilgisini çeken ve onların çevresiyle, tarihiyle ve gelenekleriyle ilgili konuları ele alır. Bu, tabiî olarak şöyle bir soruyu akla getirebilir: Tüm insanlığın hidayeti için indirilmiş olmasına rağmen, Kur'an, nazil olduğu dönemin yerel ve ulusal unsurlarına neden bu kadar çok yer verir?

 

Kur’an’da birçok yer ismi, dağ ismi, bitki ismi, hayvan ismi geçmektedir. Belki de birçok bölgenin insanı bu sayılanları görmemiş, duymamıştır. Bir hurma bitkisi, bir deve hatta bir zakkum bitkisi, çöl, su, ay, Uhud dağı bizim için önemli olamayabilir. Ama bunlar ilk muhatapların hayatlarında herhangi bir varlık olmanın ötesinde bir anlama sahiptiler. Bu yüzden birçok konu bu isimlerle örneklendirilerek anlatılmıştır. Okuyucu bu inceliği hesaba katmak durumundadır[xxii].

 

Kur’an günümüz ortamında indirilmiş bir kitap değil. Zaman zaman tartıştığı bazı problemler bizimkinden farklı olabilir. O, mesajını, indiği dönemin kültüründen ve yaşanan sosyal olaylardan bağımsız bir şekilde dile getirmez. Kur’an’ın indiği ortam hakkında bilgi sahibi olunursa, Kur’an’ın konularına daha derinliğine nüfuz etme imkânı elde edilebilir[xxiii].

 

İlk muhataplarının Arap toplumu olması dolayısıyla ilahi vahiyde Araplarla ilgili bir takım renklerin ve motiflerin bulunmasından daha tabii ne olabilir? Nasıl ki vahyin dili, ilk muhatapları olan Arapların kullandığı dil olması sebebiyle Arapça olmuştur. Deve örneği de böyledir. Çölde balina örneği verilmesi abesle iştigal etmek demektir. Ancak nasıl ki zaman içinde hazırlanan mealler vasıtasıyla ilahi hitap Allah’ın bütün kullarına kendi lisanlarına çevrilerek ulaştırılmış, onların bu hitabı anlamaları ve yaşamaları sağlanmışsa, tefsir çalışmaları sayesinde de çöldeki deve örneği, deniz kıyısında balığa, Afrika ormanında aslan veya zürafaya dönüşmüştür [xxiv].

 

Kur’an’ın iniş ortamının kavranılmasında, o dönemin kültürel ortamının görülmesinde tefsirlerden ve Hz. Peygamberin hayatını anlatan kitaplardan yararlanılabilir[xxv].

 

Bir sistem, sadece ilk önce belirli bir topluluğa sunulduğu için yerel olamaz. Yerel bir sistemi evrensel olanından ayıran husus özellikleri nedeniyle başka toplumlara uygulanamayan ilke ve öğretiler sunmasıdır. Evrensel bir sistem tüm insanlara eşit statü ve hak verir; ayrıca, her yer ve zamanda uygulanabilecek ilkeler ortaya koyar. Kur'an'ı yukarıda belirtilen noktalar ışığında inceleyen kimse, O'nun öğretilerinin evrensellik özelliğine sahip olduğunu görecektir.

 

Sebebin özel oluşu, hükmün genel oluşunu engellemez. Yani, bir hükme temel oluşturan özel bir olayın bulunması, o hükmün genele uygulanmasına engel oluşturmaz[xxvi].   

 

Dünyada, başından sonuna kadar hiçbir somut örneğe ve özel duruma yer vermeksizin her şeyi soyut bir şekilde ele alarak bir hayat tarzı ve modeli oluşturmak imkânsızdır. Böyle bir sistem daima kâğıt üstünde bir teori olarak kalır ve hiçbir zaman pratiğe yansımaz. Halbuki 23 yıllık davet döneminin sonunda örnek bir İslam toplumu meydana gelmiştir.

 

İnen ayetlerde söz konusu edilen hususlar, ölümsüz, evrensel gerçeklerdi ama getirilen deliller ve benzetmeler halkın alışkın olduğu çevreden alınmıştı. Onda yer alan tarihler kendilerinin ya da yakın ilişkide oldukları insanların tarihleriydi. Bu durum Kur’an’da neden belirli bölgelerde yaşamış olan peygamberlerin kıssalarının anlatılıp da, örneğin Çin’de, Amerika’da ya da Avrupa’da yaşayan peygamberlerden hiç bahsedilmediğini de açıklamaktadır. Hz. Peygamberin bugüne kadar 124 bin peygamber geldiğini bildirmesine rağmen bunlardan 30’dan azının kıssaları Kur’an’da yer bulmuştur.  

 

İndiği dönemde de günümüzde de Kur’an’ın muhatabı insandır. Kültür her dönemde, hatta aynı dönem içinde toplumdan topluma bile değişebilir[xxvii]. Ama insanın yapısı, yaşadığımız dünya, yaratanın varlığı, dünyada bulunuşumuzun amacı, toplumsal değişimin kuralları, meleklerin varlığı, ölümden sonra dirilme gibi konular hiç değişmemiştir.

 

Tarih boyunca gönderilen dinler belirli bir zaman dilimine hitap eder şekilde gelmiştir.

Hz.Muhammed’ten sonra başka elçi, Kur’an’dan sonra da başka mesaj gönderilmeyecek olmasının hikmeti, mesajın tamlığında, bozulmadan korunma garantisini bizzat Allah’ın üzerine almasında ve Kur’an’ın indiği dönem ile kıyamet arasında tayin edilen sürede aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an’ın içinde yer alan hükümlerin de sonsuza kadar bir süre için değil, süresi belli bir dönemdeki ihtiyaçlar göz önüne alınarak indirildiği de düşünülebilir.

 

Kur’an’ın Parça Parça İndirilmesinin Hikmetleri[xxviii]

Kur’an-ı Kerim, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla gelmiştir. Mekke’de inmeye başlayan vahiy, Medine’de devam etmiş ve Peygamberimizin vefatına kadar 23 yıl sürmüştür. Bu süreç içinde Kur’an ayetleri; bir olay, bir soru, Peygamberimizin içine düştüğü zor durumdan çıkarmak veya Müslümanlar için çözülmesi gereken herhangi bir problem üzerine inmiştir.[xxix]

Mekke’de inen ayetler genelde kısa ve özlüdür. Bu ayetler, oldukça zengin ve yoğun anlamlar içermektedir. Bu ayetlerde, ağırlıklı olarak iman esasları, Allah’ın birliği, yardımlaşma, putlardan ve ş irk ahlákından uzak durma, yeniden diriltilme, insanın yaptıklarının hesabını vermesi, vb. konular işlenmektedir. Müşriklerin yanlış inanç ve düşünceleri bu ayetlerde ortaya konulmaktadır. Ayrıca önceki peygamberlerin kıssaları, kıyamet, cennet ve cehennem sahneleri de anlatılmaktadır. Mekke’de inen ayetler genelde: “Ey insanlar!” hitabıyla başlamaktadır.[xxx]

 

Medine döneminde inen ayetler, Mekke’dekilere göre daha uzun ve açıklamalıdır. Bu ayetlerde daha çok, Müslümanların yapmaları gereken ibadetler, insanlarla ilişkilerinde uymaları gereken kurallar belirlenmiştir. Bu ayetlerdeki çağrı da genelde: “Ey iman edenler!” biçiminde yapılmıştır.[xxxi]

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in bütün hayatına yayılan mesajla toplum bu süreç içinde eğitilmiştir. Bu durum, Kur’an’ın getirdiği ilkelerin anlaşılmasında ve uygulanmasında önemli kolaylıklar sağlamıştır. [xxxii]

İnkár edenler: “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” dediler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için azar azar indirdik ve ağır ağır okuduk” (Furkân, 25/32).

 

Kur’an’ın indiriliş sürecini bilmek, ayetlerin doğru anlaşılmasına büyük katkılar sağlar. Bazı ayet veya sureler, bir olay veya soru üzerine inmiştir. Bu yüzden ayetlerin hangi ortam, olay, davranış ve kişiler için indiğini bilmek, çok önemlidir.[xxxiii]

Yine biz, Kur'an olarak onu, insanlara sindire sindire (ve ağır ağır) okuman için (ayet ayet, sure sure) ayırıp (gerektikçe) peyderpey indirdik.
(İsra 17/106)

 

Küfre sapanlar/inkar edenler: "Bu Kur'an ona (Tevrat ve İncil gibi) bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" dedi(ler). Oysa biz onunla senin kalbine iyice yerleştirelim diye (onu) böyle (peyderpey) indirdik. Hem de onu tertil üzere (ağır ağır güzel/düzgün bir okuyuş ile) okuduk. 
(Furkan 25/32)

 

  1. İnen ayetler Hz. Peygamberi görevi sırasında destekliyordu. Bu zor görev 23 yıl sürdü. Bu süre zarfında inen ayetlerle bazen Hz.Peygamber’e uyarılarda bulunuluyor, kimi zaman nasıl davranması gerektiği bildiriliyor, kimi zaman da teselli ediliyordu. Peygamberliğin başında ya da ortasında bir kerede tek bir kitap indirilse sonra bir daha kendisi ile iletişim kurulmasa her halde bu görevi yürütmek çok daha zor olurdu.

  2. Kur’an ayetleri ile teselli bulan sadece Hz. Peygamber de değildi. Çoğu zayıf ve güçsüz insanlardan oluşan ilk Müslümanların biricik teselli kaynağı inen ayetlerdi

  3. O günkü Arap toplumu okuma-yazmanın yaygın olduğu bir toplum değildi. İnen ayetler insanlara okunuyor, duyanlar da ayetleri ezberlemeye çalışıyorlardı. Yazıya geçirebilenlerin sayısı oldukça azdı. Bu açıdan bakıldığında ayetlerin bölüm bölüm indirilmesi ezberlemeyi kolaylaştıran bir faktördü. Müslümanlar bu şekilde sadece ayetleri ezberlemekle kalmıyor, içindeki emirleri ve yasakları uygulama imkanı da buluyorlardı.

  4. 23 yıllık dönemde inen ayetlerin yönlendirmesiyle bambaşka bir toplum ortaya çıktı. Bu ölçüde bir değişimin tek bir hamleyle yapılması mümkün değildir. Böyle bir değişim ancak adım adım yapılan değişikliklerle sağlanabilirdi. Bölüm bölüm inen ayetler de bunu sağladı.

  5. İnen ayetlerin önemli bir kısmı ortaya çıkan bir durum üzerine, Müslümanların yapması gerekenleri bildirmek üzere iniyordu. Bu ayetlerin ortada olay yokken inmesi anlamsız olurdu.

 

Muhkem ve Müteşabih Ayetler

Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez. (Ali İmran 3-7)

 

Kur’an ayetlerinin taşımış oldukları manalar, Arapçanın zenginliğinden farklı yorumlanmalara müsaittir[xxxiv]. Kur’an-ı Kerim’de yer alan ayetlerden muhkem olanların manaları açık ve net olduklarından yorumları farklı olamaz. Farklı yorum yapmaya müsait olanlar ise müteşabih olanlardır. Bunların da kesin manalarını bilmek, “murad-ı ilahi sadece budur” demek doğru değildir. Muhkem olmayan ayetlerin manaları hakkında kesin hüküm verilmemelidir. Bu tür ayetlerin birbirinden farklı her manası ihtimal dahilinde makbul ve doğru olabilir[xxxv].

 

Kur’an’ın Kendini Açıklaması
Kur’an’ın, ‘kendi kendini açıklayan’ gayet sistematik bir yapısı vardır. Kur’an’ın ayetleri, yerine göre birbirlerini tamamlayan, birbirini açıklayan nitelikleri ile ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Bir yerde kapalı olan bir ifade başka bir yerde açık; bir yerde özet olan fikir diğerinde ayrıntılı şekliyle gelebilir[xxxvi].

 

İniş Sebepleri
Ayetlerin iniş sebeplerini ve ortamını ifade eden bilgiler ayetlerin hangi durumlarda, kimleri muhatap alarak indiğini anlatır. Bu da ayetlerin arka planı hakkında ipuçları demektir ki ayetleri bu doku içinde görmek, onları anlamamızı kolaylaştırır. Fazla detaylı olmayan bir siyer (Hz. Peygamberin Hayatı) kitabının[xxxvii] okunması da bu anlama çabasına destek verecektir[xxxviii]. 

 

Kur’an’ı Kerim’in ayetleri iki kısımdır. Bir kısmı hiçbir dış sebebi bulunmadan doğrudan Allah tarafından indirilen ayetlerdir. Diğer kısmı ise özel bir sebebe bağlı olarak indirilmişlerdir. Ayetlerin iniş sebeplerini bilmenin tek yolu Hz. Peygamberden ve sahabelerden nakledilen rivayetlerdir.

Geçmiş toplumların haberlerinden bahsedenler gibi bir kısım ayetleri doğru anlamak için ise mutlaka iniş sebeplerinin bilinmesi gerekmez[xxxix].

 

Mesajın Aşamalı Olarak İndirilmesi

Hz.Peygambere ilk inananlar ailesi ve yakın çevresindeki insanlardı. Eşi Hz.Hatice (r.a), yanlarında kalan amcasının oğlu Ali (r.a), kölelikten azad ettiği ve kendisine evlat edindiği Zeyd (r.a), yakın arkadaşı Ebubekir (r.a) ilk Müslümanlar oldular. Sonra sayıları yavaş yavaş artmaya başladı. İlk üç yıllık dönem, bu şekilde halkı gizlice İslam’a davet ile geçti.

 

Dördüncü yıla girilmişti ki, inen ayetlerle davet yeni bir döneme girdi:

(Önce) en yakın akrabanı uyar (ve dâvet et). (Şuara 214)

 

Yakın akrabanın İslam’a çağrılmasının ardından sıra tüm Mekke’nin açıkça İslam’a davet edilmesine gelmişti. Bununla ilgili emir de gelmekte gecikmedi.

Artık sana emredilen şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma (onlara itibâr etme)! (Hicr 94)

 

Bu (Kur’an), kendinden önceki (İlâhî kitap)ları doğrulayan ve (dünyada) şehirlerin anası (olan Mekke) ve çevresindeki (yeryüzündeki insan)ları uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (En’am 92)

 

Bu ayetle davetin sınırları genişlemiş ve bu görev bir şehir olan Mekke ve onun etrafında olan diğer kasaba ve şehirleri de içine almıştır. Hz. Peygamberin sadece Mekke ve çevresine gönderildiğini söyleyenler Kur’an-ı Kerim’in tamamını ve onun davetinin geçirdiği aşamaları bilmeyenlerdir. Eğer bu doğru olsaydı, başkaları da davetin sınırlarını daha da daraltıp, meali yukarıda geçen Şuara 214 ayetine dayanarak Hz. Peygamberin sadece kendi akrabalarına gönderildiğini söyleyebilirlerdi. Ama aşağıda geçen ayet ile davet tüm insanlığı kapsar hale geldi:

(Resûlüm!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın sizin hepiniz için (gönderilen) peygamberiyim. O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı kendisinindir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, hem diriltir hem öldürür. O halde Allah’a inanın; Allah’a ve O’nun sözlerine inanan, ümmî peygamber Resûlü’ne de inanın. Ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf 158)  

 

Aynı yöntem Kur’an’da yer alan yasaklarda da görülebilir. İçki yasağında da aşamalı bir geçiş uygulanmış, sonunda tamamen yasaklanmıştır.[xl] İslam davetindeki aşamalı ilerleyiş bilinmezse ayetler arasında çelişki varmış izlenimi ortaya çıkabilir.

 

Mekke Dönemi Sureleri[xli]
Allah (cc) görevine başlama emri aldığında, kendisine emanet edilen görev için, elçisinin eğitilmesine yönelik emirler gönderdi. Aynı zamanda hakikatle ilgili temel bilgileri verdi; insanları yanlış davranışlara yönelten yanlış anlamaları cevaplandırdı ve onları ahlâkın temel ilkelerini kabul etmeye ve insanlığın kurtuluş ve refahını sağlayacak tek doğru yolu benimsemeye çağırdı.

 

Bu ilk mesajlar kısa ve yoğun cümlelerdi ve hitap ettikleri topluluğun zevkine uygun olarak akıcı ve etkileyici bir dile sahiptiler. Edebî üslûpları öylesine etkileyici idi ki muhataplarının kalplerine nüfuz etti. Bu mesajlarda evrensel gerçeklerin anlatılmasına rağmen, hitaplar yine de yerel bir havaya bürünmüşlerdi ve hitap ettikleri topluluğun tanıdığı çevreden örnekler, olaylar ve görüntülerle destekleniyorlardı.

 

Davetin bu ilk safhası üç-dört yıl sürdü ve birkaç iyi kişinin daveti kabul edip, geleceğin İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturması ile sonuçlandı. Kureyşin çoğunluğu bu davete karşı çıktı. Bununla birlikte, Kur'an'ın daveti Mekke sınırları dışına taştı ve diğer kabilelere de ulaştı.

Bundan sonra İslâm Daveti, dokuz yıl kadar süren ikinci safhasına girdi ve eski düzenle yeni din arasında sert bir çatışma başladı. Sadece Kureyş değil, onun taraftarları da daveti susturmak veya en azından bastırmak için bütün imkânlarını kullanmaya başladılar. Yanıltıcı propagandalar, haksız suçlamalar ve saçma iddialarla karşı çıktılar. İnsanları İslâm'dan uzaklaştırmak için şüphe ve kuşkular yaydılar. Yabancıların, Hz. Peygamber'i (s.a) dinlemesine engel oldular ve İslâm'ı kabul edenlere her çeşit işkenceyi yaptılar. Müslümanları baskı ve korku altında tutmak için onları sosyal ve ekonomik yönden boykot ettiler. Eziyetleri o dereceye ulaştı ki müminlerin bir kısmı iki kez Habeşistan'a, sonunda da hep birlikte Medine'ye hicret etmek zorunda kaldılar.

 

Tüm bu engelleme ve işkencelere rağmen yeni din yayılmaya devam ediyordu. Mekke'de en azından bir üyesi Müslüman olmayan aile kalmamıştı. Bu da İslâm düşmanlarının kaygılarını artırıyordu. Kendi kardeşlerinin, yeğenlerinin, oğullarının, kızlarının, kız kardeşlerinin… İslâm'ı kabul ettiklerini, onun samimi bir savunucusu olduklarını ve dinlerini savunmak için gerekirse canlarını bile vermeye hazır olduklarını gördüklerinde işkencelerini daha da ağırlaştırdılar.

 

Bu uzun ve şiddetli mücadele boyunca Allah, şartların gerektirdiği şekilde, duyanların düşünce ve davranışlarını değiştiren etkileyici mesajlar göndermeye devam etti. Bir taraftan bu mesajlar Müslümanlara görevlerini bildiriyor, onlara hep birlikte İslâm toplumunu oluşturmaları için gerekli olan bağlılık ve fedakârlık ruhunu aşılıyor; ibadet yollarını, yüksek ahlâkı, karakter temizliğini öğretiyordu. Müslümanları bu dünyada başarı ve Ahiret’te ebedî saadetle müjdeleyerek rahatlatıyor ve cesaretlendiriyordu. Diğer taraftan da bu mesajlar İslâm davetine karşı çıkan ve ilgisiz kalanlara da uyarılar yöneltiyordu. İbret almaları için komşu toplulukların tarihlerinden örnekler veriliyordu.

Bu dönemde İslâm günden güne yayıldı ve O'na karşı çıkan güç de aynı oranda kuvvetlendi. Bu arada Müslümanlar farklı inanç ve hayat düzenine sahip insanlarla karşılaştılar ve bu da yeni problemlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu nedenle inen ayetlerde de çok çeşitli konulara değinilmeye başlandı. On üç yıl süren Mekke döneminde indirilen surelerin arka planı kısaca budur.

 

Medine Dönemi Sureleri[xlii]
İslâm daveti, Mekke'de on üç yıl boyunca karşı çıkışlara göğüs gerdikten sonra, Medine'de, Arabistan'ın her tarafından gelen Müslümanları bir araya toplayıp, güçlü bir birlik haline gelinmesine imkân sağlayan yeni bir merkez buldu.

 

Artık İslâm toplumu düzenli bir devlete ve silahlı bir savaş gücüne sahipti. Tüm bu engel ve zorluklara rağmen, on yıllık bir çatışmanın sonunda tüm Arabistan'a boyun eğdirilmesi başarılmış ve evrensel mesajı tüm dünyaya duyurabilecek bir konuma gelinmişti.

 

Allah her özel durum için Peygamberine ayetler indirdi. Bu ayetlerin bazılarında bir korkutucunun ateşli ifadesi vardır; bazılarında ise bir kanun koyucunun direktifleri yer alır. Bazıları bir eğitici, öğretici ve ıslah edicinin metodunu benimser ve toplumu düzenleme, devlet kurma, hayatın çeşitli meselelerinde medenî bir ilişki geliştirme yollarını öğretir. Bazıları, İslâm toplumunun himayesi altına sığınan kafirler ve münafıklarla ilgili direktifler verir. Bazı bölümlerde, Müslümanlara, kitap ehli ile savaş halinde oldukları güçlerle ve anlaşma yaptıkları müttefikleri ile nasıl bir ilişki içinde olmaları gerektiği öğretilir. Bazı ayetler de müminleri, Hidayet'e ulaştırmak için emirler verir; zayıflıklarından ötürü uyarır ve Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmeye teşvik eder. Bazıları, onlara zaferde ve yenilgide, zenginlikte ve fakirlikte, savaşta ve barışta uygulanması gereken ahlâki kuralları öğretir.

Bunların arasında münafıklar, kitap ehlini, kâfirleri ve müşrikleri İslâm'a davet eden veya onları kalın kafalılıklarından ötürü azarlayan, kendileri için hazırlanmış azaba karşı uyaran ve yanlış yol üzerinde devam etmelerine hiçbir özür bırakmayacak şekilde onları geçmiş ümmetlerin hayatından ders almamakla suçlayan bölümler gelmektedir.

 

On yıl boyunca Medine'de indirilen surelerin arka planı işte böyleydi. Bundan da anlaşıldığı üzere, bu surelerde öne çıkan üslûbun Mekke'dekilerden farklı olması gerekiyordu.

 

 

Dipnotlar

[i] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 77-79

[ii] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[iii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 43-44,55

[iv] Kur’an’ı Kerim’i Anlamaya Yönelik Metotlar, 32-34 – (Suat Yıldırım’dan nakil)

[v] Kur’an’ı Nasıl Anlamalı, Candan, 83

[vi] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 60

[vii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 102-103

[viii] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[ix] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 106-108

[x] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 218

[xi] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 226

[xiii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 195-197

[xiv] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xv] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xvi] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xvii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 15

[xviii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 12-14

[xix] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 17

[xx] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 18

[xxi] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xxii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 84,127

[xxiii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 183

[xxiv] Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı, 166

[xxv] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 66

[xxvi] Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı, 50

[xxvii] Kur’an Meali Okuma Klavuzu, 184

[xxviii] Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Dr.Bekir Karlığa’nın yazdığı ek bölümden özetlenmiştir

[xxix] İnancım (Temel İslam Bilgileri). Mehmet Emin Özafşar. Diyanet İşleri Başkanlığı: 2010

[xxx] İnancım (Temel İslam Bilgileri). Mehmet Emin Özafşar. Diyanet İşleri Başkanlığı: 2010

[xxxi] İnancım (Temel İslam Bilgileri). Mehmet Emin Özafşar. Diyanet İşleri Başkanlığı: 2010

[xxxii] İnancım (Temel İslam Bilgileri). Mehmet Emin Özafşar. Diyanet İşleri Başkanlığı: 2010

[xxxiii] İnancım (Temel İslam Bilgileri). Mehmet Emin Özafşar. Diyanet İşleri Başkanlığı: 2010

[xxxiv] Kur’an’ı Kerim’i Anlamaya Yönelik Metotlar, 111

[xxxv] Kur’an’ı Kerim’i Anlamaya Yönelik Metotlar, 101-106

[xxxvi] Yol Haritamız Kur’an, 39-40

[xxxvii] İnternette yararlanılabilecek kaynaklar: www.sonpeygamber.info, www.peygamber.info

[xxxviii] Kur’an Anlaşılsın Diye, 37

[xxxix] Kur’an İklimine Seyahat, 56

[xl] Kur’an’ın Evrenselliği, 220-250

[xli] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü

[xlii] Tefhim’ül Kur’an, Giriş Bölümü